birgün

4° AÇIK

EKONOMİ 07.09.2021 07:13

Sonbahar başında ülke ekonomisi

Sonbahara girerken bir yandan büyüme şampiyonlukları ilan edilip ihracat patlaması destanları yazılırken, diğer yandan sade yurttaşların yaşamına yansıyan hiçbir olumlu gelişme gözlenemiyor.

Sonbahar başında  ülke ekonomisi

YÜZDE 21,7 BÜYÜME İSTATİSTİĞİN BİR CİLVESİ

Türkiye ekonomisinin 2021 yılı ikinci çeyreğinde yüzde 21,7 büyüdüğü açıklandı. Bu istatistik haliyle sade yurttaşın “Bu büyüme benim yaşamıma hiç yansımadı ki!” tepkisini vermesine yol açtı. Halkın haklı tepkisinin nedenleri şöyle sıralanabilir: Birincisi, bu büyüme 2020’de pandeminin patlak vermesiyle yılın ikinci çeyreğinde ekonominin yüzde 10,4 daralmasının bir cilvesi. Hatırlanırsa salgının yarattığı panik ortamında aniden olağandışı bir döneme girilmiş, hayat ve dolayısıyla ekonomi aniden durmuştu. TÜİK’in kendi rakamlarıyla, 2019’un Nisan-Haziran dönemine göre 2 yılda elde edilen büyümenin yüzde 9,08 olduğunu kolaylıkla hesaplayabiliyoruz. Bu da yıllık ortalama yüzde 4,5’luk bir tempoya denk geliyor ki, Türkiye ekonomisinin geçmiş büyüme performanslarına paralel bir duruma işaret ediyor. Aynı istatistik azizliğinin, başta yüzde 22 ikinci çeyrek büyümesi açıklayan İngiltere gelmek üzere, birçok ülkede ortaya çıktığını görüyoruz.

Ikincisi, bu büyümeden aslan payını sermaye kesiminin aldığını anlıyoruz. İşgücü ödemelerinin katma değer içerisindeki payı 2020’nin aynı döneminde yüzde 37, 2021 birinci çeyrekte yüzde 35,5 iken, bugün yüzde 32,9’a kadar gerilemiş. Buna karşın işverenlerin cebine giren net işletme artığı yüzde 42,8’den, yüzde 49.8’e yükselmiş. Diğer bir ifadeyle, ülkede zaten bozuk olan gelir dağılımı daha da adaletsiz bir hale gelmiş.

Üçüncüsü, büyümenin ana bileşenlerine baktığımızda özel tüketimin 13,8 puan, yatırımın 5,4 puan, ihracatın 6,9 puan katkı verdiğini görüyoruz. Buna karşın talebin 5 puanı üretimden değil, stoktan karşılanmış. Yatırımların 2020 yazında faizlerin suni bir şekilde aşağı çekilmesi sonucu, elverişli finansman koşullarıyla uyarıldığını söyleyebiliriz. İhracatı da TL’nin hızlı değer kaybının tetiklediği ortada. Özel tüketimde de yurttaşların gelirlerinin artışından ziyade borçlanmanın rol oynadığını, borç istatistiklerinden rahatça okuyabiliyoruz. 2020 Nisan ayında 211 milyar lira olan konut kredileri 2021 ikinci çeyreğin sonunda 67 milyar lira artışla 278 milyar liraya ulaşmıştı. Aslında pandemiyi bahane ederek müteahhitlerin elinde biriken konut stokunu, kamu bankaları çekişli düşük faizli ipotekli kredilerle eritme furyası kısa sürdü. 2020 Eylül’den bu yana nominal olarak konut kredileri artmazken, reel olarak geriledi. İhtiyaç kredileri ise 2020 Nisan ayında 292 milyar lira iken 2021 Haziran sonunda 413 milyar liraya, bugün ise hız kesmeden 429 milyar liraya yükselmiş bulunuyor. Burada açık bir sınıfsal ayrım var. Konut kredileri, faizlerin yüzde 9’a indiği Haziran 2020 ile yüzde 12 civarında seyrettiği Ağustos 2020 arasında ivme kazanıyor. Çoğunlukla pandemi döneminde eve kapanınca tasarrufları artan, düşük faiz fırsatını kazanca çevirmek isteyen varlıklı kesimlerin talebinden kaynaklanıyor. İhtiyaç kredilerine ise, daha çok alım gücü harcamalarına yetmeyen, Covid döneminde işini kaybetmiş ve/veya geliri düşmüş alt-orta kesimler rağbet ediyor. 2020 Nisan sonunda ihtiyaç kredisi faizleri yüzde 8,3 iken de, bugün yüzde 23 civarında seyrederken de kredi talebi hız kesmiyor. Kredi kartları bakiyeleri de 2018 krizinde faizlerin keskince sıçramasıyla 2020 Mayıs’ında 103 milyar liraya kadar geriledikten sonra, hızla artarak 2021 Ağustos sonunda 179 milyar liraya kadar yükseliyor. Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Lütfü Elvan bireysel kredilerin sınırlandırılması için bankalar ile görüşmeler yapıldığını açıkladı. Buradan, borçlanmaya dayalı ekonomik büyüme potansiyelinin önümüzdeki dönemde iyice sınırlanacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

ENFLASYON YURTTAŞIN İFLAHINI KESİYOR

Geçtiğimiz hafta büyümenin ardından Ağustos ayı enflasyon verileri geldi. Yurttaşlarımızın kendi yaşamlarında hissettikleri enflasyon ile resmi açıklamaları bağdaştıramadıkları gerçeğini hatırlattıktan sonra, resmi rakamların dahi ekonomi yönetiminin kendi tahminlerini hızla geride bıraktığını söyleyelim. Aylık yüzde 1,22, yıllık yüzde 19,25 tüketici enflasyonu, Merkez Bankası’nın son güncellediği yüzde 14,1 tahmininin de oldukça üstünde. Yılın ilk sekiz ayındaki fiyat artışı yüzde 11,65. Yılsonu yüzde 14,1 hedefini tutturmak için tüketici fiyatlarının önümüzdeki 4 ayda ortalama yüzde 0,60 artması gerekiyor ki, bu da hiç olası görünmüyor.

Tüketici enflasyonunun önümüzdeki dönemde de yükselme eğiliminde olacağını görebilmek için iki göstergeye bakmak yeterli. Birincisi, son oniki ayın ortalama enflasyonu yüzde 15,78. Yıllık enflasyonun ortalama enflasyondan yüksek seyretmesi, başlı başına artış ivmesine işaret eder. İkincisi ise, yurt içi üretici fiyat endeksinin aylık yüzde 2,77, yılık yüzde 45,52 artış göstermesi. Aradaki makas tam yüzde 26,27. Zaman içinde üretici fiyatlarının tüketim ürünleri fiyatlarını yukarı çekmesi kaçınılmaz görünüyor.

Dar gelirli yurttaşlarımızın tüketim deseninde, en yoksul yüzde 20’nin sepetini temel alırsak, konut ve kiranın yüzde 31,2, gıda ve alkolsüz içeceklerin yüzde 30,7 ağırlığı bulunuyor. Gıda fiyatlarının yıllık yüzde 29 artmış olması, haliyle yoksulların bütçesini daha fazla sarsıyor. Konutun ise manşet enflasyona paralel yüzde 19,30’luk bir enflasyon sergilediği görülüyor. Ne var ki son haftalarda özellikle büyük şehirlerde ev sahiplerinin fahiş kiralar talep ettiği haberleri geliyor. Çünkü düşük faiz furyasında satın aldıkları evleri 2020’de yüksek kiralarla verememişlerdi. Şimdi geçen yıl ertelenen düğünlerin yapılması, üniversitelerde yüzyüze eğitimin başlayacak olması nedeniyle son 1 yılda fiyatı yüzde 29,2 artan konutlarından rant kazanma fırsatı yakalamış görünüyorlar. Ne yazık ki bu olgu da, önümüzdeki aylarda, özellikle düşük gelirli kesimlerin deneyimlediği enflasyonda sıçramaya neden olacak.

MALİ DİSİPLİN SÜRÜYOR

Ekonomi yönetiminin kredi genişlemesine, dolayısıyla borçlandırmaya dayanan büyüme stratejisinde, bütçede kesenin ağzını açmaktan uzak durması, neoliberalizmin köşe taşlarından “mali disipline” sadık kalması dikkat çekiyor. Başta ABD metropol kapitalist ülkeler yüzde 10’ları aşan bütçe açıklarıyla Covid fırtınasını atlatmaya çalışırken, Türkiye’nin faiz dışı harcamalarını kıstığı görülüyor. Yükselen faizler nedeniyle 2021’in Ocak-Temmuz döneminde faiz harcamaları yüzde 43,6 sıçrarken, faiz dışı harcamalardaki yüzde 14,7 artışın enflasyonun gerisinde kaldığı fark ediliyor. Faiz harcamalarındaki 35 milyar lira düşülünce, geriye 43 milyar lira gibi çok sınırlı bir bütçe açığı kalıyor. Nitekim ilk 7 ayda 36,2 milyar lira faiz dışı bütçe fazlası verildiği de istatistiklere yansıyor. İşsizlik sigorta fonundan ödenen kısa çalışma ödeneği ve nakdi ücret desteğinin de haziran sonunda kesilmesiyle, pandemi sürecinde emek kesimine sağlanan hemen hemen hiçbir destek kalmamış oluyor. Muhtemelen, 10 Eylül’de açıklanacak temmuz ayı işgücü istatistiklerinde işsizliğin daha da tırmandığına tanık olacağız.

Sonbahara girilirken; bir yandan büyüme şampiyonlukları ilan edilir, ihracat patlaması destanları yazılırken, diğer yandan sade yurttaşların yaşamına yansıyan hiçbir olumlu gelişme gözlenemiyor. Tam aksine yüksek işsizlik, endişe verici bir artış gösteren bireysel borçlar, satın alma gücünü gittikçe eriten enflasyon altında ezilen geniş halk kesimlerinin geçim koşulları her geçen gün kötüleşiyor.