Sosyal demokrasi ölüm döşeğinde
Loren Balhorn Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Avrupa Parlamento seçimlerine bazı ‘muallak’ fakat güçlü sloganlarla girdi. ‘Bir Araya Gelin ve Avrupa Güçlensin’ bunlardan biriydi. Diğer önemli bir slogan ‘Cevap Avrupa’ oldu. Parti yüzde 15’in biraz üzerinde oy alarak tarihinin en büyük yenilgisini yaşadı. Dolayısıyla yola ‘doğru soruları sorarak’ çıkıp çıkmadıklarını düşünmek gerek. Sosyal demokratlar Almanya’nın […]

Loren Balhorn
Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), Avrupa Parlamento seçimlerine bazı ‘muallak’ fakat güçlü sloganlarla girdi. ‘Bir Araya Gelin ve Avrupa Güçlensin’ bunlardan biriydi. Diğer önemli bir slogan ‘Cevap Avrupa’ oldu. Parti yüzde 15’in biraz üzerinde oy alarak tarihinin en büyük yenilgisini yaşadı. Dolayısıyla yola ‘doğru soruları sorarak’ çıkıp çıkmadıklarını düşünmek gerek.
Sosyal demokratlar Almanya’nın problemlerine yönelik söylemlerinde ağırlıklı olarak ‘Daha Fazla Avrupa’ savını kullanıyorlar. Kendilerini istikrarlı ve ‘hafif yenilikçi’ bir parti olarak tanıtmaya çalıştılar ve sağcı popülistlere alternatif olmaya çalıştılar. Fakat bu rolü Yeşiller’e kaptırmış gibi görünüyorlar –Yeşiller bu seçimde Almanya’da ilk defa yüzde 20’nin üzerinde oy aldılar. SPD başkanı Andrea Nahles’in ve favori aday Katarina Barley’nin yüzünde yenilgi ifadesi vardı. Şansları tükenmişti ve şimdi ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Seçim sonuçları parti açısından felaket niteliğinde olsa da, sonuç hiç de beklenmedik değildi. Sosyal Demokratlar son yirmi yıldır bir yenilgiden diğerine koşuyorlar. Yürüttükleri siyasete Oliver Nactwey ‘siyasetsiz siyaset’ diyor ve bu yöntem onlara yüzbinlerce üye, milyonlarca oy kaybettiriyor. Avrupa Parlamentosu seçiminde yaşananlar, bir zamanlar dünyanın en mağrur ve en güçlü sosyalist partisi olan bu partinin yaşadığı engellenemeyen düşüşün son kanıtıydı, hepsi bu.
İşçisiz İşçi Partisi
SPD on yıllardır aldığı desteği kaybediyor ve endüstriyel proletarya parçalanıp, partinin tabanını oluşturan işçi sınıfı çevreleri birbirilerine yabancılaşırken olup bitene seyirci kalıyor. Bu süreç 2000’li yıllarda hız kazandı çünkü SPD neoliberal sosyal politikalar benimsemeye başladı. Alman sol parti Die Linke de bu esnada, 2005 yılında kuruldu.
Oskar Lafontaine ve diğer solcu Sosyal Demokratların partiden ayrılması, SPD’ye sahip olduğu en popüler şahsiyetleri kaybettirdi ve seçmen tabanının önemli bir bölümünü de partiden uzaklaştırdı. Fakat Die Linke birkaç başarılı yıl geçirdikten sonra Sosyal Demokrasi’nin kayıplarından daha fazla nemalanamadı. Son seçimlerde aldığı yüzde 5,5’lik oy oranı, Avrupa seçimlerinde aldığı en düşük oy niteliğinde. Die Linke ‘aykırı parti’ mahallesine hapsolmuşken ve Yeşiller yenilikçi neoliberalizmin yeni bayraktarı konumuna gelirken, SPD’nin sol kanadında gidişatı değiştirecek biri maalesef kalmadı.
Bunun yerine genç beyaz yakalıların Yeşillere yöneldiğini görüyoruz. Yaşlı mavi yakalılar ise oylarını Almanya için Alternatif Partisi (AfD) gibi sağcı partilere veriyorlar. AfD doğu Almanya’da bilhassa güçlü. Saksonya ve Brandenburg eyaletinde çoğunluk elde ettiler ve bu eyaletlerde sonbaharda yapılacak seçimlerde galip gelme ihtimalleri yüksek. SPD’ye halen destek veren işçilerin çoğu 60 yaşının üstünde – bu da biyolojik sebeplerden ötürü ‘geleceğe dair umut vermeye’ yetmiyor.
Yeşillerin cazip görünmesinin bariz sebepleri var. Gelecek için Cuma protestoları aylardır manşetlerde ve iklim değişikliği birçok seçmenin önem verdiği bir konu. Yeşiller iklim değişikliği konusunda modern, yenilikçi yanıtlar veriyormuş gibi görünüyorlar ve şehirli, orta sınıf çevrelerin kültürel duruşlarına oynuyorlar. Tarihsel olarak işçi sendikalarıyla ya da diğer işçi sınıfı kurumlarıyla ilişkileri olmadığı için farklı gruplar arasında rahatça geçişkenlik kurabiliyorlar ve böylece liberal Avrupacı ideolojiyi ‘soluk’ Sosyal Demokrat rakiplerine kıyasla çok daha ikna edici biçimde sahiplenebiliyorlar. Daha da önemlisi, SPD’nin aksine Merkel iktidarı boyunca muhalefetteydiler ve ‘yenilik’ vaadini ikna edici bir çerçevede ortaya koyabiliyorlar. Tarihlerinde ilk defa 2012 seçimlerinde gerçekten Şansölye koltuğuna oynayabilirler.
Sandık çıkışlarında yapılan anketlere göre daha ‘alttan’ gelen bir gelişme var; o da AfD’nin işçi sınıfında güçlü bir tabana sahip olduğu.
Lider siyasetçileri bakımından ‘zenginlerin partisi’ konumunda olan AfD, Doğu Almanya’da ve hatta kısmen Batı Almanya’da da tepki oylarını topluyor. Alman Sendikaları Konfederasyonu’nun yaptığı açıklamaya göre, üyelerinin yüzde 13’ü bu seçimde AfD’ye oy verdi.
Şahit olduğumuz eğilimlerin yeni bir ‘siyasi blok’ oluşturup oluşturmayacağını zaman gösterecek. Fakat eğer oluşturursa, solcuların parlamentoda çoğunluk kurması imkânsız hale gelecek, Sol partiler ve sendikalaşmış işgücü açısından siyasi arena çok daha karmaşık hale gelecek.
SPD köşeye sıkışmış durumda. Yıllar boyu gitgide yıprandılar ve teşkilatlarında çoğunlukla ‘kariyer siyasetçileri’ varken, gerçek idealistler hemen hemen hiç yok. Geleneksel seçmen tabanı Sağcı ve Solcu partilerin tümüne karşı tepkisel bir tavır geliştirdi ve ortalıktan kayboldu. Partinin liderleri siyasi karizma, politik vizyon ve bu vizyonu gerçekleştirmek için gereken geniş destekten yoksunlar. Eğer büyük koalisyon bir dönem daha sürdürülürse, parti yüzde 10 oy oranına sevinecek noktaya gelecek.
Onu heybetli bir sosyal güç haline getiren kitlesel işçi sınıfı desteğinin yokluğunda Sosyal Demokrasi, seçmenlere sunulan ‘fikir pazarında’ faaliyet gösteren ‘siyasi girişimlerden’ biri haline geldi. Merkel’in kanatları altında geçirdikleri uzun yıllar neticesinde isimleri fazlasıyla lekelenmiş görünüyor ve partinin siyasetçiler yüzlerini nereye döneceklerini şaşırmış gibiler.
Gökte kara bulutlar
Geniş koalisyon hükümeti iktidarının ikinci yarısına girerken SPD’nin cazibesini bir şekilde geri kazanacağını hayal etmek güç. Eylül ve Ekim aylarındaki yerel seçimler büyük olasılıkla AfD için yeni zaferler, merkez sol ise yeni yenilgiler getirecek. Ulusal koalisyon ne olacak bilinmez ama muhtemelen Sosyal Demokratları içermeyecek.
Enkazdan duyulan tek mantıklı ses, SPD gençlik teşkilatı başkanı Kevin Kühnert’inki oldu. Kühnert geçtiğimiz sene partisinin tekrar Merkel koalisyonuna katılmasına karşı çıkarak adını duyurmuştu. Geçtiğimiz haftalarda ise büyük şirketlerin ‘ortak mülkiyet’ statüsüne alınması gerektiğini söyleyerek yine manşetlerde yer buldu ve genellikle partisini çeşitli konularda sola yaklaştırmaya çalışıyor. O ve Flensburg şehrinin belediye başkanı Simone Lange gibi şahsiyetler partinin içindeki sayılı fakat gür sesli solcuları temsil ediyorlar. Şimdi seslerini duyurma şansı bulabilirler. Önümüzdeki hafta parti başkanı Nahles güvenoyuna tabi tutulacak ve muhtemelen kaybedecek. Fakat Kühnert ve müttefikleri zafer kazansa dahi, Sosyal Demokrat kimliğinin kurtarılıp kurtarılamayacağı muamma.
Sosyal Demokratların Alman siyasetinde belirleyici aktörler olarak varlığı son bulmak üzere. Bu büyük oranda Avrupa değerleriyle ilgili olsa da Alman toplumu açısından da önemli sonuçları olacaktır. Dünyanın ‘aralıksız faaliyet yürüten’ en eski siyasi partisi olan SPD, işçi sınıfının temel haklarını kazanmasında önemli rol oynadı ve ikinci dünya savaşı sonrası dönemde sermaye kesimleriyle gerilimli fakat üretken ittifaklar kurarak toplumu modernize etti. Almanya bugün yüksek yaşam standartları, liberal sivil toplumu ve güçlü refah devletiyle anılıyor ve bu SPD olmasa mümkün olmazdı.
Ülkede geleneksel partiler serbest düşüşe geçmişken Yeşiller’in fırsatı değerlendirerek hükümette önemli bir güç haline gelecekleri kesin görünüyor. Bu da siyasi krizi birkaç yıl daha erteleyebilir. Fakat sonrasında ne olacağı büyük bir soru işareti.
Sağ büyüyor ve ufukta ekonomik daralma var. Güçlü bir Sosyal Demokrat Parti’ye her zamankinden fazla ihtiyaç var. Eğer köklü ve beklenmedik bir değişiklik olmazsa, SPD kendini tarihin çöplüğünde bulacak.
Çeviren: Fatih Kıyman
Kaynak: Jacobin


