Şövalyeler, kulüpler ve hiç eskimeyen meseleler
İyi bir çocuk kitabı okuru ve eleştirmeni olan Safter Korkmaz, çocuk edebiyatı kanonunun en tanıdık ve asla bayatlamayan temalarından yepyeni ve taptaze bir hikâye çıkarmayı başarmış: “Cankurtaran Şövalyeleri - İstanbul Dehlizlerinde”

GÖKHAN YAVUZ DEMİR
Belki de hakikaten güneşin altında yeni bir şey yoktur ve üstad Borges bütün hikâyelerin çoktan anlatılmış olduğu tezinde yerden göğe haklıdır. Her geçen gün daha da renklenen ve çeşitlenen çocuk edebiyatı da bu tespitten muaf değil. Sonuçta çocuk edebiyatının tüketicileri, her ne kadar çocuk olsalar da evvela birer okurlar. Her iyi okur gibi onlar da heyecanlı, gizemli, kendilerini gündelik hayattan alıp maceranın kollarına atan hikâyeler okumak istiyor. Meselâ Enid Blyton’un “Afacan Beşler” veya “Gizli Yediler”ini hatırlayalım. Çok bildik ama hiç eskimeyen hikâyelerdi ama yine de iyi okur olan her çocuğu kendi içine çekecek kadar cazip ve baştan çıkarıcıydılar da. Hazine bulan, bir suç şebekesini çökerten, büyük bir gizemi aydınlatan kahramanlar, her yaştan okuru büyüler fakat bu kahramanlar okurun bir de yaşıtıysa o büyünün etkisiyle boy ölçüşecek hiçbir şey yoktur.
İyi bir çocuk kitabı okuru ve eleştirmeni olan Safter Korkmaz, çocuk edebiyatı kanonunun bu en tanıdık ve asla bayatlamayan temalarından yepyeni ve taptaze bir hikâye çıkarmayı başarmış. “Cankurtaran Şövalyeleri - İstanbul Dehlizlerinde” içinde çocukların kurduğu gizli bir kulüp, eski bir hazine haritası, dehlizler, kulübün yegâne toprağı olan boş araziye göz dikmiş rakip bir çete, dayanışma, güven, ihanetin sızısı ve rakip çeteyle husumetin sonlanması için oynanan hayat memat meselesi hâline gelmiş bir futbol maçı gibi çocuk edebiyatının merkezî temalarını barındırıyor. Korkmaz hikâyesini bazen bu meseleleri yerel kostümlere bürüyerek, bazen de açıkça Ferenc Molnar’a ve onun meşhur “Pal Sokağı Çocukları”na referans vererek anlatıyor. Edebiyatın geleneğinin gücünden işte böyle beslenilir: tekrar etmeden beslenerek ve devam ettirirken zenginleştirerek.
Kitabın içine, kahramanlara ve olaylara girmeden, bu macerayı desenleriyle canlandıran Ali Çetinkaya için de anasının ak sütü gibi helal bir parantez açalım. Bu tarz hacimli romanlarda genellikle az sayıda resim olur ve bunlar da neredeyse her bölüme bir adet düşecek şekilde paylaştırılır. Bazen bu resimler hikâyenin o kadar gerisinde kalır ki okur onları ya fark etmez yahut da onlara hızla göz atar. Oysa Ali Çetinkaya bu gizemli maceranın ruhuna öyle derinden nüfuz etmiş ve kendisine ayrılan alanın sınırlarına o kadar sığmamış ki insan keşke bu çizgi roman tadındaki desenlerden daha fazla çizseymiş demekten kendini alamıyor.
Bu gözle bakıldığında “Cankurtaran Şövalyeleri,” yazar ve çizerin hakikaten birbirlerinin yaptıkları işi çok daha görünür kıldıkları; yazının imajı, imajın da yazıyı zenginleştirdiği az sayıdaki parlak çalışmadan biri olmuş.
Korkmaz hikâyesine mesleğini hakkıyla yapmaya çalıştığı için yine tayin edilmiş bir demiryolu müdürünün yeni vazife yerine karısı ve oğlu Uğur’la beraber varmalarıyla başlıyor. Sürekli şehir değiştirmekten bezmiş bir anne ile yapması gerekeni yapmaktan vazgeçemeyen bir babanın taşınma telaşesi içindeki küçük atışmaları esnasında Uğur’un derdi kendine yetip de artmaktadır. Yine yeni bir okul, yeni bir çevre ve yeni bir başlangıç. Bu kadar bilinmeyenin ve belirsizliğin içinde yeni arkadaşlar edinmenin güçlüğü Uğur’un gözünü haklı olarak korkutmaktadır. Fakat işler umduğu kadar zor gitmez ve lojmandan komşusu Sami’yle birlikte mahallenin çocuklarıyla kısa sürede kaynaşır.
Boş arsada oynanan futbol kadar bütün farklılıkları ve yabancılıkları sıfırlayan bir birliktelik olmasa gerek. Uğur her ne kadar oynadığı futbolla yeni arkadaşlarının gözbebeği olsa da hâlâ bilmediği ve sonra öğreneceği şeyler olduğunun farkındadır. Fakat futbol oynadıkları o arsanın sahibinin kim olacağına dair mahallenin diğer çocuklarıyla bir iddia maçı oynayacak olmaları olayların akışını o kadar hızlandırır ki Uğur evvelâ kendini yeni arkadaşlarının gizli kulübüne üye olurken, ardından da bir sahaftan ellerine geçen eski bir haritanın bir hazineyi gösterip göstermediğini anlamaya çalışırken bulur.
Bir taraftan günü yaklaşan maça hazırlanmak için idman yapmaları gerekirken, diğer taraftan İstanbul’un yeraltındaki bir hazinenin yerini gösterdiğini düşündükleri haritadaki dehlizlerin girişini bulmaya çalışırlar. Bu arada Çeto ve çetesi, Cankurtaran Şövalyelerinin neredeyse attığı her adımdan, aldığı her karardan haberdardır. Dehlizlerin girişi nerededir? Maçı nasıl kazanacaklardır? Eski konaktaki yaşlı kadın vampir midir? Deli Selim hakikaten canavar mıdır? Ama daha da önemlisi Cankurtaran Şövalyelerinin içinde Çeto ve çetesine haber taşıyan muhbir kimdir?
Bütün bu soruların cevapları birbiri peşi sıra hızla çevrilen sayfalarda okurunu bekliyor. Sonra o eski arazinin kimin olacağının belli olduğu o an geliyor. “Pal Sokağı Çocukları”nın aksine burada hakiki bir savaş cereyan etmiyor. Korkmaz arazi meselesinin çözümü için savaş yerine savaşın daha medeni bir metaforu olan futbolu kullanıyor. Ve romanın son bölümünde bizi “beşte devre onda biter” bir final maçı bekliyor.
Maçla birlikte Cankurtaran Şövalyelerinin İstanbul dehlizlerindeki ilk macerası da bitiyor. İlk macera diyorum, çünkü Safter Korkmaz’ın hikâyeyi en iyi yerinde bırakmayacağını ve Cankurtaran Şövalyelerinin maceralarının devamının geleceğini eleştirmen sezgilerimle tahmin, okur coşkumla temenni ediyorum.


