birgün

6° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 27.12.2020 10:21
author

Sözcükler mi güçlü, çizgiler mi?

Sözcükler mi güçlü, çizgiler mi?

İzmir Uluslararası Mizah Festivali biter bitmez, kaç gündür uzak kaldığım ‘büyülü fener’in kapısını çaldım. İKSV’nin düzenlediği İstanbul Uluslararası Film Festivali’nin ‘Eşit Bir Yaşam’ başlığını taşıyan seçkisinden güzel bir film karşıladı beni. “Margaret Atwood: Sözcüklerin Gücü” adlı belgesel… Şair, romancı ve Aktivist, Kanadalı Yazar Margaret Atwood’un yaşam öyküsünü anlatan film, iki yönetmenin, Nancy Lang ve Peter Raymont’un imzalarını taşıyor.

22 dilde, 60 kitabı yayınlanan Atwood’un, yaşama sevincinden hiçbir şey yitirmeden sürdürdüğü kariyerindeki ‘yıldızının parladığı anlar’ı, dünyadaki eşitsizliğe, ayrımcılığa karşı verdiği mücadeleyi duyarlı bir sinema diliyle aktaran film, ‘yaratıcı belgesel’ kavramının ne menem bir şey olduğunu anlayamayanlar için ders niteliğinde. Atwood’u tüm dünyada üne kavuşturan yapıt, 1985’te yazdığı “Damızlık Kızın Öyküsü” olmuş; yapıt sinemaya (1990 tarihli filmin yönetmenliğini Volker Schlöndorff, başrolleri Natasha Richardson ve Faye Dunaway üstlenmişti) ve televizyona (başrolde Elizabeth Moss) uyarlanmış, operası bile yapılmıştı. “Damızlık Kızın Öyküsü” bir distopya. Bir çevre felaketi sonrası kadınların kısırlaştığı dünyamızın totaliter rejimle yönetilen bir ülkesinde, görevleri toplumun üst kademelerindekilere çocuk yapmak olan kadınların boyun eğmekle, başkaldırı arasına sıkışmış yaşamlarını konu alıyor. ‘İtaat’in başlıca kural, din ve ‘milliyetçilik’in başlıca araç olduğu bu toplumsal düzende, kadınlar hep kurban; itaatsizliğin cezası ise ölüm… Elbette, aşk da bu cezayı hak ettirecek ciddi bir suç. Cezayı diğer kadınlar veriyor, sürünün dışına çıkmaya niyetleneni linç ederek… Hitler rejiminde kitleleri hizada tutmak için düzenlenen kitlesel gösterileri anımsatan bir törenle... Erkeklerin egemen olduğu bu toplumda, doğurgan olmayan alt seviyedeki kadınların yazgısı ise, ağır çalışma koşullarına mahkûmiyet. “Ülkem için” diye başlayan yeminlerin, ‘Eski Ahit’ten metinlerin yetmediği durumlarda, ilaçlarla uyuşturuluyor kadınlar.

GERÇEKLERE DAYANAN DİSTOPYA

Atwood, bu hayali ülkedeki kuralları yaratırken, kendisinin ya da başkalarının maruz kaldığı olaylardan yararlanmış. Romanda anlattığı mekânları betimlerken, üniversite eğitimini aldığı Harvard’dan esinlendiğini söylüyor. “Hiçbir şeyi uydurmadım; olayların hepsini gazete sayfalarından, dünyada olup bitenlerden yararlanarak yazdım” diyor. “Dört çocuk isteyen” Romanya’nın devrik diktatörü Çavuşesku’dan ve Hitler’in SS subaylarına ‘ari ırktan’ çocuklar vermekle görevli ‘biyolojik eşler’den söz açıyor… Margaret Atwood’u gençlik yıllarında en çok etkileyen romanlar, Orwell’in “1984”ü, Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı ve Ray Bradbury‘nin “Fahrenheit 451”i olmuş. Ama, kendi distopyasını erkeklerin gözünden değil, kadının bakış açısından yazmaya karar vermiş.

Kadının yerinin evi olduğunu söyleyen cemaatlerin, radikal dincilerin söylemlerine karşı çıkan, kadın hakları ile ilgili gösterilerin ön safında yürüyen, konferanslar veren yazar, feminist olmadığını, meselesinin insan hakları olduğunu söylüyor. Ve söylemekle kalmıyor, Amnesty International gibi bir insan hakları örgütünde, uluslararası yazar örgütü PEN’de aktif görevler üstleniyor. Gey hakları için mücadele veriyor… 70’li yıllarda kazanılan hakların 80’li yıllarda geri alınmaya başlamasıyla “Damızlık Kızın Öyküsü”nü yazdığını söylüyor. ‘Neo-liberal demokrasi’lerde insan haklarına getirilen kısıtlamalara, yasaklara dikkat çekerek, toplumu “çok geç olmadan” uyanmaya çağırıyor. Trump’ın başkan seçilmesinin ardından “Ahitler”i kaleme alıyor. Demokratik özgürlüklerin tehdit altında olduğunu söyleyerek… Elbette, “Damızlık Kızın Öyküsü”ndeki gibi bir silahlı direniş değil istediği, toplumun bilinçlenmesi… “Linç ve yakıp yıkmanın olmadığı bir orta yol bulunamaz mı?” diye soruyor Atwood. Kadınlar, onun kitabındaki mücadeleci ruhtan öylesine etkileniyor ki, mitinglere, yürüyüşlere “Damızlık Kızın Öyküsü”ndeki gibi, rahibeleri çağrıştıran kırmızı cüppeler ve beyaz başlıklarla katılıyorlar. Atwood’un farkındalık yaratmak için çaba gösterdiği bir başka konu da, çevresel felaketler, okyanusların kirliliği, balinaların öldürülmesi, doğanın dengesinin alt üst edilmesi…

ATWOOD’DAN GENÇ KUŞAKLARA

Genç kuşaklara iki tavsiyesi var Margaret Atwood’un: “Oy kullanın… soru sorun”. Ve, ekliyor: “Gerçek önemsiz değildir!” Sosyal medyayı kullanmakta gençlerden geri kalmıyor; Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin ardından “uyarıcı işaretleri görmedik, geç kaldık”, “demokratik kültür tehdit altında” diyen cesur paylaşımlar yapıyor, çocuk kitapları yazıyor… Bu belgeseli, dünyada olanları resimli romana bakar gibi izleyen, “bana değmeyen yılan bin yaşasın” diyen (elbette, sürüye katılmayanlar da var, onlar alınmasın), post-modern kültürün ürünü aydınların (hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar) izlemesini isterdim. “Ben postacı mıyım, mesaj vereyim” diyen bir başka usta yazarın aslında neyi kast ettiğini anlamak işlerine gelmediği için başlarını kuma gömerek gerçekleri görmekten kaçınanlar, “yazmak, benim için, bir mesaj verme ihtiyacının sonucudur” diyen 81 yaşındaki kadından utanırlar belki.

MİZAHTA VE ELEŞTİRİDE ÖLÇÜ

İstanbul Film Festivali’nin seçkisinde izlediğim İnsan Hakları üstüne başka filmler de var. Onları haftaya bırakıp, son günlerde İzmir’de yaşadığımız ‘karikatür krizi’ne ilişkin birkaç söz söylemek istiyorum. Yok, aydınların suskunluğundan söz edecek değilim. İzmir’deki bir olay İstanbul’dan kolay duyulmuyor. Ana akım medyanın “üç maymun”u oynaması bir yana, konunun ‘riskli’ olması da, sanatçılarımızın Büyükşehir Belediye Başkanı’na destek vermek yerine suskun kalmasına yol açmış olmalı…

Tehdit boyutuna uzanan bu karalama kampanyasının esas amacının, toplumdaki demokrasi ittifakı beklentisini zedelemek olduğunu görebilmek için politik analist olmak gerekmez. Muhalefet partilerinden biri ya da birkaçı, festivalin ve sanatçıların ifade özgürlüğünü savunacak; onlar da kendilerine siyasi malzeme sağlayacaklar… Bu kampanya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Şeb-i Aruz nedeniyle düzenlediği bir etkinlikte Türkçe Kuran okunmasını fırsat bilerek yürütülen kampanya ile birlikte düşünüldüğünde, gerçek niyetin ne olduğunu anlaşılacaktır… Toplumda kin ve nefret duyguları yaratarak, bundan oy devşirmeyi hedefleyen bu saldırıların ne denli yanlış olduğunu düşünüyorsam, Danimarkalı ve Fransız karikatürcülerin, çeşitli ülkelerde yüzlerce insanın ölümü ile sonuçlanan olaylara neden olan, akılcılıktan uzak, ‘kışkırtıcı’ ve toplumu ayrıştırıcı karikatürlerinin de o denli yanlış olduğunu düşünüyorum. Tıpkı, festival kapsamında on ülkenin usta karikatüristleri ile söyleşiler yapan karikatürist dostum İzel Rozental gibi… Ve, tıpkı, AKP-MHP-Vatan Partisi cephesinin hedef haline getirdiği dünyaca ünlü iki karikatürcü gibi...

Evet, Le Monde çizeri Fransız Karikatürist Plantu de, İsrailli Karikatürist Michel Kichka da bizim gibi ayrımcılığa karşı ve barıştan yana... ‘Charlie Hebdo’ ile hiçbir ilişkileri olmadığı gibi, bu türden karikatürlerin yanlış olduğunu savunan ve dünyada hoşgörü ikliminin egemen olması, ötekileştirmenin ortadan kalkması için “Barış için Karikatür” (Cartooning for Peace) hareketini kuran sanatçılar arasında ikisi de… Tüm dinlere saygı duyulması gerektiğini, bir kültürün kutsal değerlerini aşağılamanın ‘ifade özgürlüğü’ kavramı ile bağdaşmadığını savunuyorlar (Plantu’nun Işid’li kadınları çizdiği karikatürünü, İslam düşmanlığı olarak nitelendirmek hangi insafa sığar?). Bu iddiaları ortaya atanlar bunu bilmez mi? Bal gibi bilirler, ama bazı karikatürlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eleştirilmiş olması yeterlidir onlar için…

Belediye’nin bu tezgâha gelmemiş olması, onları üzmüş olmalı ki, “İhanet Festivali İptal Edildi” (oysa yalnızca bir akşamın programı yayından kaldırıldı), bu kez “Türkiye Düşmanlarının Sesi Kesildi” manşetleri altında, söyleşi programında yer alan Tunuslu, Japon, Hollandalı, İtalyan, Burkina Faso’lu, Taylandlı, Etiyopyalı çizerlerin tümünün fotoğraflarını gazetelerinin birinci sayfasına koyarak, Türkiye’yi ve insanımızı çok seven bu sanatçıları hedef göstermeyi marifet bildiler. Ülkemizin, insan hakları karnesine yeni bir kırık eklemeyi başardıkları için övünebilirler…

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol