birgün

14° PARÇALI BULUTLU

GÜNCEL 16.09.2015 09:22

'Sultanlar gelir geçer kentler ayakta kalır'

'Sultanlar gelir geçer kentler ayakta kalır'
ONUR EREM
@onurerem

Küreselleşme, kent ve göç üzerine çalışan dünyaca ünlü sosyolog Saskia Sassen önceki hafta İstanbul’daydı. 1991’de yayınladığı ‘Küresel Kent: New York, Londra ve Tokyo’ kitabıyla ses getiren Sassen, ABD’de Columbia Üniversitesi ve İngiltere’de London School of Economics’te profesörlük yapıyor. Uluslararası Sosyal İlerleme Paneli’nin Bilgi Üniversitesi’nde düzenlediği toplantıya katılan Sassen ile son yıllarda yaşanan değişimleri konuştuk:

Küresel Kent kitabınızı yazmanızın üzerinden çeyrek yüzyıl geçti. 1991’de kitabı yayımladığınız dönemdeki küresel kentlerle günümüzdekilere baktığınızda nasıl bir değişim görüyorsunuz?
Sermaye 1980’lerden itibaren mekâna ihtiyaç kalmadığını iddia etti. “Yeni ekonomide mekânların önemi kalmadı. Dijital ürünler ve hizmet sektörü mekâna bağımlı değil” diyerek bunu dünyaya satmaya çalıştılar ama ben buna inanmadım.

Kitabı yayımladığım dönemde bir kentçi değildim, küresel akımları inceliyordum. Aşırı uzmanlaşmış sektörlere baktığımda en büyük şirketlerin tüketicilere değil diğer şirketlere ürün satan şirketler olduğunu gördüm. Ve bu üç kentte yoğunlaşıyordu: New York, Londra ve Tokyo. New York inovasyon, ‘yaratıcı muhasebe’, uzmanlaşmış hukuk ve finans merkeziydi. Londra girişimci kentiydi. Sadece büyük sermayeyle ilgilenen New York’un aksine, Britanya İmparatorluğu’nun mirasını taşıyan kentte Afrika’nın ve Küresel Güney’in küçük kapitalistleri bile kendi sermayelerini değerlendirecek kurumlar bulurdu. Tokyo ise sermaye ihracatçısıydı.

Paralarını New York’taki finans sektörüne aktarıyorlardı.

Ben kitabı yazdıktan sonra, 1990’larda küresel ekonomi gerçek anlamda küreselleşti. Öncesinde yalnızca belli bir coğrafyada sınırlı olan küresel sermaye daha önce giremediği Doğu Avrupa, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki her köşeye kadar ulaştı. Bunun ardından, var olan büyük kentlerin de küresel kentlere dönüşmesine tanık olduk. O noktadan sonra küresel kentin tanımı da biraz değişti. Küresel kent artık bir köprü işlevi gören kentlere deniyor: Farklı bölgelerden sermaye, alıcılar, yatırımcılar için güven veren işlevsel platformlara ve uzmanlara sahip kentler. Küresel ekonominin yayılması için kilit öneme sahipler.

Kentlerin güçsüz kitlelere tarih yazma imkânı sağladığına dikkat çekiyorsunuz. Küresel kentler toplumsal mücadeleler açısından diğer kentlerden nasıl farklılaşıyor?
Sistemdeki cepheleri değişiyor. ‘Cephe’den kastım farklı dünyalardan aktörlerin, herhangi bir angajman kuralı olmadan birbirleriyle karşılaştığı ve genellikle birbirlerini öldürdükleri alanlar. 1800’lerde cephe, imparatorluklarla keşfedilmemiş toprakların sınırlarıydı. Sonrasında sermayenin sınırlarına dönüştü. Bugün ise dünyanın ‘fethedilmesiyle’ eski anlamda cepheler kalmadı, sistemin cepheleri kendi içine taşındı ve bu cepheler bugün küresel kentlerdir. Farklı aktörler bir angajman kuralı olmadan bu kentlerde birbirleriyle karşılaşıyor. Neoliberal güçlere karşı direnişler de bu kentlerde büyüyor. Occupy hareketleri veya Gezi bunun örnekleriydi.

Bu hareketler bir süre parladıktan sonra sönüyor ve bazı insanlar “Başarısız oldu” diyor. Ben buna katılmıyorum. O parlama anının daimi kalması mümkün müdür? Değildir. Bir meydanı sonsuza kadar işgal edemezsiniz. Bu hareketler bir sürecin ilk adımlarıdır. Sonraki adımlar seçim sonuçlarında veya başka türlü karşımıza çıkabilir. Bu küresel kentler sayesinde kitleler gücü ele geçirmemelerine rağmen tarih yazabiliyorlar İstanbul veya New York gibi kentlerde.

Arap ülkelerinde, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki işgal hareketlerinin gerçekleştiği mekânı tanımlarken ‘küresel sokak’ kavramını kullanıyorsunuz. Bu kavramla ilgili iki soru soracağım: Küresel sokak nasıl ortaya çıktı? Mekân işgalleri neden küresel sokağın en önemli özelliklerinden biri oldu?
Dünya kentlerindeki mülkler büyük şirketler tarafından o kadar çok alınıyor ki, küçük sokakları, meydanları ‘mega projelerle’ dönüştürüyorlar. Benim için temel mesele iyi, işleyen bir kent, büyük bir çeşitliliğe sahip, çok sayıda çatışmanın, aktörün ve cephenin olduğu kentler belirsiz mekânlara ihtiyaç duyar. Özel mülkiyete değil, kamuya ait olan küçük bir meydan, küçük bir sokak. Etrafı özel mülkiyetle çevrilmiş lüks meydanları kastetmiyorum.Diğer tüm alanlar şirketlerin talepleriyle dönüştürüldüğü için bir noktadan itibaren sokak, geriye kalan az sayıda mekândan biri haline geldi. İşgal hareketleri bize belirsiz mekânların ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Tahrir Meydanı çok güzeldi. Aslında bir meydan bile olmayan, araç trafiğinin döndüğü bir kavşaktı. Ama insanlar oradaydı ve orası işgal mekânıydı. Gezi küçük bir mekândı, belirsiz bir alandı ve insanlara tarih yazma imkânı sundu. Benim için küresel sokak, yalnızca yoğun yerleşimin olduğu özel mülkiyetten oluşan bir ‘kent’e karşı hakiki kent hakkında tartışma imkânı sunuyor.

Sorunun ikinci kısmına gelince, neden dijital bir çağda mekân işgal etmek? Daha derin bir şey var ve bunu yeni kitabım ‘Making Territory’de yazacağım: İnsanın en eski içgücülerinden biri olan toprağı sahiplenme içgüdüsüyle ilişkili. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Tahrir’deki işgal bittikten bir süre sonra tekrar işgal için çağrı yapıldı. Çok az kişi, yaklaşık 500 kişi geldi ama yine de işgal ettiler. Normalde az sayılabilecek 500 kişilik bir eylem, meydan işgali sayesinde küresel medyanın çok büyük ilgisini çekti ve fotoğraflar, videolar tüm dünyada haberlere çıktı. O 500 kişi, dertlerini internette bir imza kampanyasına çevirseler belki 5 milyon kişiye imzalatırlardı ama bu kadar etkili olmazdı. Küresel basın bunu yine bilirdi, ama ortada bir gösteri olmazdı. Kentler en küçük müdahaleyi bile bir gösteriye dönüştürme potansiyeline sahiptir. Belirsiz mekânlar sayesinde kentler bunu yapabilir, bu yüzden bu mekânlar var olmalı.

Türkiye’de hükümetin meydanları ve sokakları bu kadar baskı altına almasının nedeni güçsüzlerin tarih yazmasını engellemek mi sizce?
Kesinlikle. Toplumdaki tepkinin bir gösteri haline dönüşüp medyanın ilgisini çekmesini en başından engelliyor. Kentler minimum müdahale ile bir gösteri yaratma imkânı sunar. Banksy’ye bakın örneğin. Kentlerdeki ufak bir müdahalesi bile büyük ilgi çekiyor.

Gerçek bir kentin bu özelliklerini koruyabilmemiz için bu mekânların özelleştirilmemesi lazım. Bazı insanlar büyük ofis binalarını ‘kendi içinde bir kente’ benzetir. Oysa orası özel mülkiyettir, insanlar işlerini bitirip çıkar ve birileri sizi o binalardan istediği zaman kovabilir. Artık işgal edebileceğimiz mekânlarımız da elimizden alınıyor.
Mutenalaştırma/soylulaştırma, bugün kentlerde yaşanan ‘temizliği’ anlatmak için fazla nazik bir terim. Londra, New York gibi büyük kentlerde geleneksel olarak kent merkezinde oturan orta gelirli avukat, profesör gibi insanların bile kent merkezlerindeki kiraları karşılayamadığı bir çağdayız. Bu çok büyük bir dönüşüm. Kentlerin kent olma özelliğini kaybetmesine yol açar. Ama kentlerde her zaman iktidarın tam anlamıyla giremediği, kontrol edemediği bölgeler vardır, var olmaya devam edecektir.

Kentlerde gerçekleşen ölümlerin kırsal alandakilere göre çok daha fazla tepki çektiğini söylüyorsunuz. Bugün Türkiye’deki Kürt kentlerinde yıllardır görülmemiş bir savaş yaşanıyor. Türkiye toplumunda ise önceki dönemlere göre daha fazla tepki var. Kürt kentlerinde devam eden savaş hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu savaşa dair bilgiler toplumda yayıldıkça tepki de artacaktır. Kentlerde gerçekleşen ölümlerin kırsal bölgelerdeki ölümlere göre farklı bir etkisi vardır. 6 milyon kişi Kongo’daki savaşta ölürken tamamen görülmezdi. Ama bugün büyük kentlerde 5-6 kişiyi öldüren olaylar yaşandığında tüm dünya konuşuyor.
Seçim sonucu, Erdoğan ve partisini mahvetmiş olmalı. Kürt olmayanların da Kürtleri desteklemesi onlarda şok etkisi yarattı. Tarihteki uzun trendlere bakınca sultanlar, imparatorluklar gelir geçer ama kentler ayakta kalır, nüfusları devam eder. İstanbul’a bakın örneğin, kaç kral, kaç padişah, kaç devlet eskitti...

KÜRESEL PROJE: Yürütmeyi özelleştirip yasamayı güçsüzleştirmek

Dünyada yasamanın güçsüzleşmesi, yürütmenin de özelleşmesine dair bir trend olduğunu söylüyorsunuz. Türkiye’de de Cumhurbaşkanı Erdoğan yasamayı devreden çıkarmayı planlıyor. Bu trendin arkasındaki nedenlerden bahsedebilir misiniz?
Bu düşünceyi büyük uğraşlar sonucu geliştirdim, yeni yayınlanacak kitabımın özünde de bu düşünce var.
Bu trend dünyadaki bazı politikalarla, şirketlerin küreselleşmesi ve her şeye sahip olmasına yol açan gelişmelerle başladı. Özetle deregülasyon ve özelleştirme politikaları bizi bu noktaya getirdi. Buraya masum bir şekilde gelmedik, bir küresel proje ile geldik. Bugün artık liberal devlet kavramı çöktü, yurttaşlarını yarı yolda bıraktı. Yasamanın bir gücü kalmadı pek çok ülkede.

Liberal demokrasi bütün eksikliklerine rağmen önemli bir fark yaratmıştır: Parlamento. Bu proje, parlamentonun içini boşaltmayı amaçlar. Liberal demokrasilerde meclisler yurttaşların en etkili olduğu kısımdır. Ancak yürütme ve yargıda yurttaşların böyle bir etkisi yoktur. Bu yüzden, yurttaşların elindeki tek gücü de yok etmek için dünya çapında bilinçli olarak yürütülen bu proje, liberal demokrasinin en kritik ayağının içinin boşaltılmasına yol açmıştır.

Yasamanın fonksiyonları ise yok olmadı, sadece yer değiştirdi. Bir kısmı uzmanlaşmış hizmet sektörüne geçti. Özelleştirmelerin ardından hükümetler ‘uzman görüşü, danışman’ diyerek uzmanlaşmış özel sektörün, hizmet sektörünün temsilcilerini hükümetin içine taşıdı. Fonksiyonların diğer kısmı da merkez bankaları gibi özerk teknik kuruluşlara geçti.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız