Tanıdık evliliğin gerçeküstü eşiği

Deniz Burak BAYRAK
Gecenin bir saatinde, nereden geldiği belirsiz orta yaşlı bir kadın, yabancı bir evin kapısından içeri giriyor. Kuzenlerini aradığını söylüyor; evde yalnız olan Genç Adam ise bu kuzenlerin burada yaşamadığını ifade ediyor. Ancak kadın gitmiyor. Trump Sahne’de sahnelenen ‘Geç Kalanlar’ için perde böyle başlıyor ve bu açılış, yalnızca zamansal değil; duygusal ve varoluşsal bir yolculuğa çıkacağımızın habercisi oluyor.
Yazar Pervin Ünalp, oyunun merkezine ‘insanı tanıma’ meselesini yerleştiriyor. Tanımak, sevmek, engelleri aşmak, kendini keşfetmek, tartışma kültürü, evli bir kadına biçilen roller ve özellikle iletişimsizlik. Metin, bu temalara referans veriyor. Erkek ve kadının diyaloglarıyla ilerleyen süreçte, bir anlaşamama hâli ile evi terk etme gibi durumların varlığı ortaya çıkıyor. “Her birliktelik insanın kendini yeniden keşfetmesidir” ya da “Yaşamlarımızı başkalarının avuçlarına bırakmışız, çekip alamıyoruz. Sadece suçlu arıyoruz” gibi cümleler, oyunun düşünsel iddiasını da netleştiriyor.
Tam bu noktada metnin en kırılgan alanı beliriyor. “Evlilik kutsal mı?”, “İlişkimize emek verdim” gibi söylemler, felsefi bir tartışma alanı açmak yerine klişe dramatik zemine yaslanıyor. Bu tercihler, oyunun ilk perdede kurmaya çalıştığı gizemli atmosferi zayıflatıyor. İki perdeli yapının dramatik dengesi de dikkat çekici. İlk perdede Genç Adam’ın karısına dair öfkeli dili baskınken, ikinci perdede travmatik geçmişi -annesinin onu küçük yaşta terk etmiş olması- daha görünür hâle geliyor. Bu travmanın özellikle 2’nci perdede yükselmesi, karakterin sert kabuğunun altındaki kırılganlığı açığa çıkarıyor. Buna karşılık, Çiçek Dilligil’in canlandırdığı kadının anlatısındaki sevecen ton, karakterler arasındaki duygusal karşıtlığı güçlendiriyor.
PEMBE DİZİ ESTETİĞİ
2’nci perdede Genç Adam’ın karısının sahneye girmesiyle oyun yeni eksene kayıyor. Evli bir kadına biçilen roller, sözle değil, durumlar, bakışlar ve canlandırmalarla tartışmaya açılıyor. Ancak bu bölümle oyun, yer yer bir pembe dizi estetiğine yaklaşan tesadüflerle örülmüş anlatıya yaslanıyor. Olay örgüsünün basitliği, söylemsel tekrarlar, metnin sürreel potansiyelini açmasına engel oluyor. Finale doğru oyun belirgin melodram çizgisine giriyor. Bu yapı, metinsel olarak tartışmalı olsa da sahnede güçlü karşılık buluyor. Özellikle Ece Özdikici, bir kaybın hüznünü içselleştirilmiş; bu hüznü sahici ve ölçülü performansla taşıyor. Bu duygusal yoğunlukta müziğin rolü de yadsınamaz; müzik, sahnedeki kırgınlığı destekleyen bir işlev görüyor. Oyunculuklar, oyunun en güçlü yanı. Ümit Erlim, bastırılmış öfke ile çocukluk yarası arasındaki geçişleri başarıyla kurarken; Çiçek Dilligil, gizemli varlığını açıklamaya çalışmadan o varlığı sahnede tutmayı başarıyor. Tuba Oral, sınırlı sahne süresine rağmen karakterinin temsil ettiği toplumsal rolü net bir yerden kuruyor. Rejide ise Nihat Alpteki var.
Oyun anlatı düzleminde yeni ya da sarsıcı bir söz söylemese de, tanıdık bir karı-koca ilişkisini gerçek üstü bir eşikte konumlandırma çabasıyla izlenmeyi hak ediyor. Oyun, seyirciyi zorlamaktan çok tanıdık duygularla yüzleştiriyor; bu da kimi anlarda metni sıradanlaştırsa da sahne üzerindeki güçlü oyunculuklar sayesinde dikkate değer bir tiyatro deneyimine dönüşüyor. Belki de oyunun asıl soruları şunlar: Geç kalan kim? Eve gelen mi, evden gidemeyen mi yoksa yıllardır aynı çemberin etrafında dolaşıp duran biz mi?


