Google Play Store
App Store
Tanıklığın yarım yüzyılı aşan yankısı: Seyfi Bey
Fotoğraf: Depo Photos

Tuğçe ÇELİK

Postdramatik tiyatro, klasik dramatik yapının kalıplarını kırarak öykü anlatmaktan çok varoluşun deneyimini sahneye taşır. Alman tiyatro bilimci Hans-Thies Lehmann’ın kavramsallaştırdığı bu yaklaşım, oyuncuyu karakteri ‘canlandıran’ olmaktan çıkarıp ona tanıklık eden bir özneye dönüştürür. Armağan Çağlayan’ın Celal Kadri Kınoğlu rejisiyle 107’nci kez Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelediği ‘Seyfi Bey’ adlı 90 dakikalık tiyatro oyunu, bu anlayışın güncel bir örneği olarak yalnızca tiyatro metni değil, bir kültürel bellek sahnesidir.

Çağlayan, oyunda yıllar önce metin yazarlığını yaptığı Huysuz Virjin’in yaratıcısı Seyfi Dursunoğlu’na yalnızca bir saygı duruşunda bulunmaz; onun yaşamı aracılığıyla Türkiye’nin yarım yüzyılı aşan kültürel ve politik serüvenine de tanıklık eder. Oyun, 1970’lerin özgürlükçü kabarelerinden ve 12 Eylül askeri darbesinin karanlık yıllarına, 1990’ların televizyon ekranlarından 2000’lerin muhafazakâr medya iklimine uzanan bir çizgi izler. Dursunoğlu’nun sahne kimliği bu tarihsel akışta hem bir ifade özgürlüğü alanı, hem de bir baskı simgesi olarak belirir.

GÜLMEK POLİTİK EYLEME DÖNÜŞTÜ

Ülkede 12 Eylül darbesiyle birlikte sanat alanı sıkı denetime girdi, mizahın yönü değişti, gülmek politikleşti, alay etmek ise tehlikeli hale geldi. Dursunoğlu’nun ‘Huysuz Virjin’ karakteri bu baskı atmosferinde toplumun cinsiyet, ahlak ve iktidar kalıplarına ironik bir ayna tuttu. Ancak o aynaya bakmak herkes için kolay değildi. Dursunoğlu sahnede özgürce konuşurken, ekranda RTÜK baskılarıyla, toplumda ise ahlaki denetimle karşılaştı. Oynadığı karakter bir yandan kahkahalarla alkışlanırken, öte yandan kendisine ‘nerede durması gerektiği’ sürekli hatırlatıldı.

‘Huysuz Virjin’, yalnızca bir kabare karakteri değil, toplumsal cinsiyetin kalıplaşmış söylemlerine meydan okuyan bir parodidir. Kadınsılığı sahne maskesi haline getiren bu figür, heteronormatif sahne düzenine mizahi bir çatlak açar. Türkiye’de queer temsillerin kamusal alanda yer bulamadığı yıllarda, Dursunoğlu bedensel direniş alanı yaratmıştır. Mizah, burada yalnızca bir eğlence değil, baskı karşısında bir hayatta kalma stratejisidir. Kahkaha, politik bir savunma biçimine dönüşmüş; sahne, erkek egemen toplumun çeperinde bir özgürlük bölgesi haline gelmiştir.

‘Seyfi Bey’ bu çatışmaları yeniden sahneye taşır. Çağlayan’ın performansı abartıya dayanmaz; tam tersine, sadeliğiyle etkileyici hale gelir. Tek perdede, sade bir dekor ve sınırlı ışıkla kurulan atmosfer, izleyiciyi samimi bir yüzleşmenin içine çeker. Bu biçim bilinçli bir estetik tercihtir. Böylece abartıdan arınmış anlatım, içtenliğin sesine dönüşür. Oyunun gücü büyük jestlerde değil, içten seste saklıdır.

Dursunoğlu’nun hikâyesi aynı zamanda Türkiye’nin ifade özgürlüğü tarihinin aynasıdır. Onun sahnedeki ‘Huysuz Virjin’ kimliği, baskılara rağmen mizahın toplumsal eleştiri gücünü yaşatan bir direnç alanıdır. Çağlayan, bu belleği bugünün sahnesine taşıyarak susturulmuş bir sesin yankısını yeniden duyulur kılar.

Bir ülke bazen sahnede bir sesi yeniden duyarak hatırlar. ‘Seyfi Bey’, tam da bu sessiz hatırlamanın biçimidir: mizahın hafızasında direnen bir sanatçının, geçmişin karanlığına karşı gülümseyen yüzüdür. Sadeliğiyle derinleşir, kişisel bir hikâyeden çıkıp kolektif bir belleğe evrilir ve tiyatroyu hatırlamanın kendisine dönüştürür.

‘Seyfi Bey’ kasım ayında farklı şehirlerde sahnede olacak; 11’inde İzmir, 12-13’ünde İstanbul, 14’ünde Ankara, 15’inde Samsun ve 18’inde Dursunoğlu’nun memleketi olan Trabzon’da ülkenin yakın tarihine tanıklığını seyircilerle paylaşacak.