birgün

13° PARÇALI BULUTLU

DÜNYA 26.08.2021 07:05

Taşlar yerinden oynadı, yeni dengeler oluşuyor

Bugün gelinen noktada Ortadoğu ve Avrasya bağlamında yeni bölgesel dengelerin oluştuğunu görmek mümkün. Rusya, Çin ve İran yeni denge politikasında yerini almaya çalışıyorlar. ABD ve Almanya gönüllü olarak Afganistan’dan çıkmadı. Bu bir bölgesel stratejinin sonucuydu. Çünkü ABD ve müttefikleri açısında Afganistan'daki savaş uzun vadede ne kazanılabilir ne de finanse edilebilirdi.

Taşlar yerinden oynadı, yeni dengeler oluşuyor

Prof. Dr. Kemal Bozay

Güney Asya’nın Orta Asya ve Avrasya’ya açılan kapısı niteliğindeki 38 milyonluk Afganistan, jeo politik ve jeo stratejik önemi nedeniyle küresel güç merkezlerinin oyun sahnesine dönüşmüş durumda. 20 yıl önce ‘terör operasyonları’nın üssü olduğu gerekçesiyle Afganistan’ı işgal eden ve 15 Temmuz 2021 itibariyle bu ülkeden çıkan ABD için Taliban bir bahaneydi. Köln Uluslararası Yüksek Okulu Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Bozay’a göre ABD’nin çekilmesinin arka planında küresel yeni bir strateji söz konusu.

Amerikan emperyalizminin Afganistan’dan çekilmesi bu ülkenin küresel stratejisinde nereye oturuyor?

ABD öncülüğünde ve Alman ordusunun katılımıyla NATO birliklerinin 20 yıllık savaş ve işgalin ardından Afganistan'dan ani bir kararla geri çekilmeleri ülke açısından yeni bir kaosu beraberinde getirdiği bir gerçek. ABD ve müttefiklerinin Afganistan’da yeni bir ‘ulus-devleti’ oluşturma, insan haklarını güvence altına alma ve islamist tehlikeyi önleme gibi politikaları bir nevi iflas ettiğini bugün gelinen noktada daha iyi görebiliyoruz. Neticede NATO güçlerinin terk ettiği ülkenin faturası savaş sürecinde on binlerce sivilin öldürülmesi ve harap olmuş bir ülkenin tablosu. Dolayısıyla son haftalarda NATO’ya bağlı ABD ve Almanya devlet sözcülerinin şimdi Taliban'ın iktidarı almasından yakınmaları açıktan ikiyüzlülüktür.

ABD’nin bölgesel ve küresel stratejilerinde Afganistan ilk dönemler önemli bir yer oynadı. Burada Afganistan’ın jeo-politik önemine de dikkat çekmek gerekir. Afganistan genel tabloya baktığımızda büyük oranda az gelişmiş ülkeler arasında bulunmakta. Ülke genel hatlarıyla bir dizi siyasi, askeri ve ekonomik olarak daha güçlü komşu ülkelerle çevrili, fakat geleneksel olarak zayıf bir merkezi hükümete sahip olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde Afganistan’ı işgal eden ve ya değişik misyonlarla ülkeyi kontrol altında tutan emperyal güçlerde ülkede merkezi hükümetin zayıf kalmasına daima katkıda bulunmuşlardır. Dolayısıyla komşu ülkeler siyasi, ticari ve askeri destekle yola çıkarken Afganistan’da ivme kazanan savaşın değişik taraflarına güç vererek, ülkeye müdahale etmekle de geri kalmamışlardır. Bu noktada Afganistan bir nevi emperyal güçlerin arka bahçesi işlevini görürken, diğer taraftan bölgede çıkarları olan ülke ve güçler için bölgesel ve küresel çatışmaların mekânı olarak da yerini almıştır. NATO bünyesinde toplanan emperyalist güçler, çıkar politikalarını da gözeterek bölgede değişik aktörlerle işbirliği halinde hareket etmişlerdir.

Küresel politikalar bağlamında bir başka noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor: Son haftalarda NATO’ya bağlı emperyal güçlerin Afganistan’ı terk etmesinden bir kaç hafta sonra radikal İslamcı Taliban’ın iktidarı ele geçirmeleri bir trajediye benziyor. Taliban hareketinin ilk dönemler ABD ve NATO tarafından finanse edildi ve esas olarak Pakistan'daki askeri kamplarda eğitildiği bilinen bir durum. Bu hareketin desteklenme ve güçlendirilmesinin arkasında o dönemler Sovyetler Birliği tarafından desteklenen sosyalistlerin öncülüğündeki Afganistan Demokratik Cumhuriyeti'nin zayıflatılması bulunmaktaydı. Dolayısıyla başını ABD ve NATO’nun çektiği ve Federal Almanya’nın desteklediği Afganistan politikasının arkasında insan haklarını güvence altına alma ve ülkede kalkınmayı sağlama fikrinden öte emperyalist çıkarlar öne çıkmıştır.

BÖLGESEL BİR STRATEJİNİN SONUCU

ABD’nin bütünlüklü, bölgesel stratejisinin bir parçası mı yoksa ‘tekil’ bir plan mı?

Aslında tablo ortada: NATO’ya bağlı ABD ve Almanya askerlerini gönüllü olarak Afganistan’dan geri çekmedi. Bu gelişmeyi dolayısıyla ‘tekil’ bir plan olarak değerlendirmek doğru olmaz. Açıktan bölgesel bir strateji olduğu kendini göstermekte, çünkü ABD ve müttefikleri açısında Afganistan'daki savaş uzun vadede ne kazanılabilir ne de finanse edilebilirdi. Bölge açısında küresel bağlamda boy gösteren değişimleri de görmek lazım. Bu noktada ABD ve müttefikleri Afganistan’a dönük stratejilerinde önceliklerini değiştirmek zorunda kaldılar. Örneğin 2017 yılında Çin bölgede ABD'nin yeni ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ bağlamında ‘stratejik rakip’ olarak sınıflandırılmıştı. ABD ve müttefikleri şimdi Çin'in bir dünya gücü olmasını engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Afganistan’da ve bölgede bulunan kuvvetlerin geri çekilmesinin arkasında, Pasifik'te bir nevi Çin'e karşı oluşacak yeni bir ittifakın oluşması ve duvarın örülmesi yatmaktadır.

Diğer yandan ABD’nin Afganistan’da geri çekilme stratejisi yeni bir gelişme değil. Aralık 2018’de Donald Trump hükümeti sürecinde Afganistan’da konumlanan ABD askeri güçlerinin azaltılması kararı alınmıştı, oysa bir yıl öncesinde Trump ‘Biz Ulus-Devleti kurmak için değl, terörist öldürmek için burdayız’ (‘Weare not nation-building again. We are killing terrorists’) ifadelerini kullanmıştı. Sonraki süreçte Trump politik rotasını değiştirerek Afganistan yükünün ABD’ye mali bakımdan pahalıya mal olduğundan yakınmaya başladı. Bu noktada Trump dış politika bağlamında bir değişime girdiğini söyleyebiliriz.

Irak’tan çekilme, Suriye’de yaşananlar, Filistin-İsrail planı, İran stratejisi, Libya, Yemen kararlarıyla birlikte ele alındığında büyük Ortadoğu-Avrasya tablosunda Afganistan’ı nasıl okumak gerekiyor?

Ortadoğu’da şekillenen yeni bölgesel dengeler politikası, özellikle Irak’tan çekilme, Suriye’de yaşanan gelişmeler, Kürt sorunundaki güncel yaklaşımlar, Filistin-İsrail çelişkisi, son olarak Afganistan’da yaşanan gelişmeler küresel alanda siyasal dengelerin bir yandan bir düzlem içerisinde gelişmediğini diğer yandan yeni dengelerde değişimlerin yaşandığını gösteriyor. Bunun arkasında kuşkusuz farklı gelişmeler söz konusu. Trump döneminde, ABD'nin Hindistan, Pakistan, İran, Çin ve Rusya ile olan ilişkilerinin gidişatında Afganistan'a dönük manevra alanı ağır bir yük oluşturuyordu. Örneğin, Rusya son yıllarda Taliban'a sınırlı da olsa askeri yardımlar sunmuştu ve bölgede sözde ‘alternatif’ barış diplomasisi bağlamında ABD’nin politikalarını engellemeye çalışıyordu. Bu bağlamda Kasım 2018'de Moskova'da ‘Uluslararası Afganistan Konferansı’ gerçekleşti ve Şubat 2019'da Afganistan'ın iç barış görüşmelerinde Rusya ‘ev sahibi rolü’ üstlenerek yeni diplomatik bir hamle attı. Öte yandan Afganistan'da esas olarak bir ekonomik yatırımcı rolünde kendini lanse eden Çin’de bölgeye daha fazla siyasi perspektiften bakmaya başladı. Örneğin Çin hükümeti 2015'ten beri Taliban ve Afgan hükümeti arasında arabuluculuk yaparken, 2018 yılından beri terörle mücadele amacıyla Badahşan eyaletinde bir Afgan askeri üssünün inşasını finanse etmekte. Yani bölgesel açıdan siyasal dengelerin düz bir noktadan gelişmediği, jeo-politik, ekonomik ve politik çıkarlar doğrultusunda yeni dengelerin ve değişimlerin geliştiğini görmek mümkün.

HER AKTÖR POZİSYON ALMA ARAYIŞINDA

ABD bundan sonraki hamlesi ne olacak?

ABD ve müttefiklerinin Afganistan’da insan haklarını güvence altına alma ve bölgede demokrasiyi getirme gibi bir misyonu üstlenmediğini aktüel gelişmeler açıktan ortaya çıkardı. ABD’nin küresel çıkarları bağlamında şuna dikkat çekmekte fayda var: Başını ABD ve müttefik Almanya’nın çektiği NATO güçlerinin Afganistan’daki 20 yıllık savaş politikalarının arkasında insan haklarını güvence altına alma çabası bulunmamaktadır. Bölgesel bağlamda burada askeri stratejik çıkarlar, ticaret ve hammadde yollarına erişim çabası ağır basmaktaydı. Küresel bağlamda ise, Rusya’ya karşı bir kuşatma politikası ve İran’da olası bir rejim değişikliğinin (Regime Change) güçlenmesi, bölgenin bu politikalara tabi kılınması ve emperyalist çıkarlara yönelik çelişkilerin ortadan kaldırılması öne çıktı. Örneğin Federal Almanya Cumhur Başkanı Horst Köhler 2010 yılında Afganistan bağlamında açıktan ‘Ekonomik çıkarları güvence altına almak için askeri operasyonlar gereklidir’ dediği ve egemen güçlerin bundan hoşlanmadığı için istifa etmek zorunda kalmıştır.

Bugün gelinen noktada Ortadoğu ve Avrasya bağlamında yeni bölgesel dengelerin oluştuğunu görmek mümkün. Burada Rusya, Çin ve İran yeni bir denge politikasında yerini almaya çalışıyorlar. Gerek ABD gerekse de Almanya bu konuda yeni dengeleri gözeten bir noktada hareket edecekleri görünüyor.

Gelecek hamleler konusunda ilk öneri Joe Biden tarafından geldi: “Diplomasimizin yeni bir düşünce değişimine ihtiyacı var.” Biden bu değişimin kilometre taşlarını pek oturtmamış. Fakat öne çıkan yeni denge politikalarını dikkate almak ve bölgesel çıkarları dengelemek oldu. Bu gelişme diyalog ve çözümden öte kuşkusuz yeni egemenlik ilişki ve çelişkilerini beraberinde getirecek.

Bütün bu tabloda Türkiye’yi bekleyen roller, tehlikeler neler?

ABD ve Almanya’nın Afganistan’da attığı politik hamleden sonra AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan gelişmeleri çıkarları doğrultusunda lehine çevirmeye çalıştı. Türkiye ordusu bir yandan NATO’ya bağlı ISAF misyonunun bir parçası olurken diğer yandan Taliban ile diplomatik kanalları da açık tuttu. Böylece Türkiye küresel Afganistan politikasında yeni bir rol üstlenmeye çalışıyor. AKP iktidarı yeni dış politikasında bir yandan ABD ile yıpranmış ilişkileri cilalamaya ve diğer yandan Türkiye'nin NATO ittifakı dışında artan bağımsızlığını güçlendirmeye çalışıyor. Zira Erdoğan yıllardır Afganistan'da, ortak İslami kökenleri nedeniyle Türkiye'nin diğer ‘batılı’ aktörlere karşı doğal bir avantajı olduğunu defalarca vurgulamıştı. Oysa Afganistan’da yaşanan savaş ve kriz yeni bir göç dalgasını da doğurdu. Türkiye sınırlarına doğru Afganistan’dan kitlesel bir mülteci akımı söz konusu. Türkiye topraklarında Suriye’den sonra Afganistanlı mülteciler ikinci büyük grubu oluşturmakta. Tahminen 300 bin Afgan Türkiye’de yaşamakta. Şimdiden görünen durum, yeni mülteci dalgasının Türkiye boyutunda hızla büyüyen ırkçılığa ve mülteci düşmanlığına ivme kazandıracağıdır.