birgün

9° HAFİF YAĞMUR

KÜLTÜR SANAT 13.01.2022 09:18

Tekinsizliğin cazibesi

Tekinsizliğin cazibesi

Esme Aras

2012 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü kazandığı Beşinci Köşe, İçimdeki Kalabalık ve En Çok Onu Sevdim kitaplarının ardından, Gamze Güller’in Durmuş Saatler Dükkânı adını verdiği öyküleri (2020) İletişim Yayınları tarafından okurlarıyla buluşturuldu.

Kitabın kapağından anlaşılacağı üzere öykülerin karanlık bir atmosferi hatta insana ürkünç gelen bir yanıda var. Akrep ve yelkovan kendi yörüngesinde dönenip dururken, yüz yedi sayfalık kitaptaki on dört öykü de o daire etrafında gelişir, döngüsel zamanla tamamlanır. Bu yolla okurunu şimdinin dışına çıkarıp bir geçmişe bir geleceğe götüren, yarattığı sıra dışı karakterleriyle zaman döngüsünde sıkışıp kalmış insan çaresizliğini içsel ve dışsal zamanı yer değiştirerek anlatmayı başaran, düşle gerçeği ayırmanın pek mümkün olmadığı gerçek üstü dünyalar yaratan öyküler yazmış Gamze Güller.

Hayatın tuhaflıklarının karanlık öykülerle anlatıldığı, yalnız karakterlerin, sabun gibi bir anda elden kayıp giden zamanın kitabı olan Durmuş Saatler Dükkânı, salgın hastalık kıskacında sokağa çıkma yasaklarından, kısıtlamalar ve kapanmalardan nasibini aldıve öykülerin okurla buluşması beklenmedik şekilde gecikti. Zaman hem kitap hemde yazarı için önce durdu sonra yavaş yavaş işledi. Yazarına göre kitap zorluklarla başladı hayatına, bolca tökezleyecekti. Ama sonunda ayağa kalkıp yürüyeceğinden, hatta koşacağından hep çok emindi. Nitekim bir süre sonra okur, kitabı kucaklayarak yazarın elini bırakmadı.

İnsanevladı hayatın hep kendi yatağında akıp gideceğini sanır ama genelde öyle olmaz. Hastalık, ayrılık, ölüm, yalnızlık, anlaşmazlık, sevgisizlik, iletişimsizlik, mutsuzluk, yabancılaşma da hayata dairdir. Yazarın açtığı o gizemli kapıdan içeri giren okur, hayatın gerçeğinden bir süreliğine çıkmış olur. Kendi sarmalında birbirini kovalayan öykülerde lunaparkın janjanlı dünyasından, içimizde buz tutan nehirlere, küçük kız çocuklarına anlatılan masallardan rüyalar âlemine savrulur. Ne yaparsak yapalım sonuçta insanın kendisiyle hesaplaşması hiç bitmez.

Kitabın ilk öyküsü “İçeride Kim Var?” biçim içerik bakımından uyumludur. Erkek karakter, gün içinde adımlarını sayarak,sırayla bakkal-manav-kasap-kuruyemişçi ekseninde gidip gelir. Önceden buna eczane de dâhildir. Evde ise halının püskülleri daima aynı yöndedir, sehpanın üzerindeki dantelin orta göbeği her zaman abajurun yuvarlak ayağına denk gelir, masada hep aynı noktada durur sürahi, duvara yakın. Obsesyon belirtilerinin görüldüğü öykü karakterinin ne bir arkadaşı ne de evcil hayvanı vardır. Onun her yeni günü değişmez bir döngüyle sonlandırması gibi öykü de aynı dairesellikle tamamlanır. Karakterin vestiyer dolabında kendisiyle yüzleşme ânına, yazarın kurduğu bu oyuna, okur o esnada tanık olur.

Gerçeküstü anlatımın hâkim olduğu, fantastik metaforik arasında duran öykülerde özellikle zaman kavramı eğilip bükülür. “Rüyalarımın Kadını” öyküsündeki karakter, takıntılarla örülü dünyasında, hayalinde yarattığı bir kadınla yaşar ve o hayal onun gerçekleri görmesini engeller. “Rüya Tekerleği”nde ise karanlık bastırdığında çıkagelen rüyalar âlemi, hangisinin gerçek dünyamız olduğunu düşündürür okura.

Uçlarda yaşayan, ayrıksı, çılgın, farklı karakterler yaratmış Gamze Güller. Kimisi o çemberi kırıp çıkmış, kimisi farklı baş etme yolları geliştirmiş, kimisi gözünün önündekini görmemekte ısrarcı. Öykülerde öne çıkan bir diğer unsur da insan ve mekân ilişkisidir. İkisi de birbirini biçimlendirir, tanımlar, değiştirip dönüştürür. Aynı zamanda bir mimar olan yazar, bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getirir: “Mimarlıkta da edebiyatta da her şey insan için tasarlanır. Hem konforlu, fonksiyonel alanlar/anlatılar yaratmak hem de estetik bir haz uyandırmak ikisinin de temelini oluşturuyor. Bu nedenle yazdıklarımda mekân anlatının ayrılmaz bir parçası benim için.”

Deneyimli bir öykü yazarı olarak yazmaya yeni başlayanlara atölyelerde eğitmenlik yapmayı, ortak kitaplar, seçkiler ve dergilerde yazmayı sürdüren, iyi öykü kitaplarının editörlüğünü üstlenen yazarın “Hayatım Roman” öyküsünde işlediği editör-yazar mektuplaşması çok ve uzun yazmanın, her detayı anlatmanın hatta yaşanan her şeyi olduğu gibi aktarmanın edebiyat olmadığına iyi bir örnektir.

“Nehir” öyküsünde ise Unutuş ırmağı Lethe ile kayıkçı Kharoon mitine yaptığı bilinçli gönderme konusunda, “Epigrafta bahsi geçen Styx nehri öyküyü yazarken hep aklımdaydı ve ben de onun akış yönünde ilerledim. Bana yol gösterdi,” diyen Güller okurunu buz tutan bir nehir boyunca gezintiye çıkarır. Küçük bir kız çocuğuna anlatılan masallar o kız çocukları büyüdükçe buz tutar, ilişkiler donar. Kadın karakter, buza kesen bir kentin içinden geçen nehrin kıyısında yürürken, aslında içinden geçtiği kendi yaşamıdır.

Bir başka kadın karakterden dinlediğimiz “Her Şey Nasıl Başladı Meral?” öyküsünde yazar, kalemiyle bir doktorun yaşamına dokunur. Hastanenin içinde ve dışında hayat herkes için farklı bir tondaakıp giderken karakterin kendisine, yaptığı işe, insanlara kısacası hayatına nasıl da yabancılaştığı nahif bir anlatımla yazıya dökülür.

Kitaba adını veren son öyküye geldiğimizde ise yüksek katlı şımarık yüzlü apartmanların arasına sıkışıp kalmış hüzünlü bir cephesi olan dükkânda karşımıza çıkan, “zamanın önünden koşmaya çalışmak yerine peşinden gitmeyi” öğütleyen yaşlı kadının ağzından ve onu konuşturan yazarın nitelikli kaleminden süzülen bir cümle, kitabı okumayı bitirip kapağını kapattığımızda aklımıza çivilenir: “Zaman ışık gibidir, tutamazsınız.”