Tekrarlar ve yenilikler
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Kış gecikti İstanbul’da. Güneşin varlığı ne kadar sevindirse de iklimdeki bu değişimler tedirgin ediyor insanı. Aslında tedirgin edici ne çok şey var. Hiçbir şey eskisi gibi değil ve olmayacak. Yeniliklerin insanları korkutması, psikolojik açıdan o kadar anlamlı ki... Bir yandan yeni olana ilgi duyuyor olmamız da anlaşılır bir şey. Örneğin çocuklar, hem tekrarları çok severler, hem de çabucak sıkılıp yeni bir oyun, yeni bir oyuncak peşinde koşabilirler. Aynı şey yüzlerce kere yapıp sıkılmayan, ya da daha yeni bir oyuna başlar başlamaz başka bir oyuna geçen çocuklar görmüşsünüzdür. Bu iki kutup arasında gidip gelmeleri çelişki gibi dursa da değil. Yetişkinler de hem hiçbir şey değişmesin, olduğu gibi kalsın isterler, hem de rutinden boğulup değişimi arzularlar.

Tekrarlar, rutinler, çocuklara da yetişkinlere de güven ve umut verir, geleceği kontrol ediyormuş yanılsaması, sanki zaman durmuştu. Obsesif kompülsif bozuklukta karşımıza çıkan tekrarlar, bir kontrol çabasıdır nihayetinde; zamanı durdurabilirsek yaşamayız, yaşamazsak da ölmeyiz. Gelecek ve yenilikler, belirsizlik anlamına geliyor, tekrarlarsa kesinlik... Her şeyin kesin ve belirli olduğu bir hayat sıkıcı, belirsiz olduğu hayat ise korkutucu... Çocuklar da, yetişkinler de bu iki kutup arasında salınıp dururlar. Eşini aldatan biri kesinlikten belirsizliğe doğru eğilim içindedir örneğin, ama ilginçtir ki eşinden ayrıldığı taktirde içine düşeceği belirsizlikten korktuğu için de eşinden ayrılmayı istemez, bu yüzden aldatmayı seçer. Belirsizliklerden alınan keyif, sahip olunan kesinliklere bağlıdır.
Avrupa’dan Türkiye’ye gezmeye gelenler, buradaki belirsizlik ve kaostan keyif aldıklarını söylerler sıklıkla; çünkü Avrupa’daki hayatları, trafik, kurallar öylesine düzenlidir ki, sıkıcıdır. Türkiye’den Avrupa ülkelerine gidenler ise düzen ve kesinlikleri öve öve bitiremezler.

Günümüzde kaygı bozukluklarındaki artışın, tam da bu kesinlikler ve belirsizliklerle ilgili olduğunu düşünüyorum, farklı nedenlerle de olsa bu iki kutup arasında gidip gelmelerin yarattığı bir dengesizlik. Günümüz insanının teknolojik gelişmeler nedeniyle kendini sınırsız hissetmesi ve ‘yapabilme’ gücündeki artış ile tümgüçlülük yanılsamasına kolayca kapılması, bu salınımı daha sert yaşamasına neden oluyor. Bilgisayar oyunlarıyla büyüyen çocukların, her şeyi kontrol edebileceği yanılsamasına kapılması kaçınılmaz. İki yaşındaki bir çocuğun, gördüğü bir resmi, sanki dokunmatik ekrandaki bir görüntüymüş gibi parmaklarıyla büyütmeye çalıştığına tanık olmuştum.

Hayatımızda rutinler olmalı benliğimizi dağılmaktan koruyan, ama rutinlerden ibaret bir hayat da canlı bir hayat değil. Tekrarları ve yenilikleri dengelediğimiz oranda keyifli bir hayat yaşayabiliyoruz. En azından benim için öyle. Gazeteye yazmak, radyo programı yapmak, bisiklete binmek, uzun yıllardır tanıdığım dostlarımla buluşmak, beni ben yapan tekrarlarım. Ama ‘ben’ dediğimiz şey, olmuş bitmiş bir şey olmadığı için, yeni insanlar tanımak, yeni yazarlar keşfetmek, yeni tatların ve hazların arayışı içinde olmak da beni ben yapan şeyler.

Kışın gecikmesine dair bir düşünceden buralara geldim, iklimdeki belirsizlikler gerçekten tedirgin edici bir noktadan daha ileriyi, korkuyu işaret ediyor uzun zamandır. Deprem dahil her konudaki bu yaygın umursamazlık, kaygıyla baş etmenin en kestirme yolu olan yadsımayı işaret ediyor. Freud, yabancılaşmanın bizi inkâr ettiğimiz şeylerden koruduğunu iddia etmişti, ama yabancılaşma, sürekli kaçmaktan başka bir şey değil, kaçarak kurtulan görülmemiştir.