Tepeden tırnağa korkuyorlar!
Artık rüzgârın titrettiği çalının ardında vahşi hayvan var sanan, her hışırtının geldiği yere namlusunu çeviren, gölgesinden korkan hırsının tutsağı bir yönetimle karşı karşıyayız

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN* gurkan.oztan@gmail.com
Otoriter rejimlerin kendi varlıklarını güvence altına almak adına kullandıkları yönetim mekanizmasının en önemli ayaklarından biri, korku ve tedirginlik atmosferini körüklemektir şüphesiz. Halkın mevcut iktidarın ilelebet hükmetmeye devam edeceği varsayımı ile biat etmesi ya da sinizme kapılıp köşesine çekilmesi korku rejimlerinin hedefleri arasındadır. Muktedirler yandaşlarına paye ve makam dağıtarak, muhalifleri de kırk katır mı kırk satır mı metodu ile yıldırmaya çalışarak sistemin idamesini sağlayacaklarını umut ederler. Ancak tehdit ve gözdağı üzerine kurdukları iktidarları bir süre sonra bizzat kendilerini esir alır. Korku salma bir yönetim tekniği olmaktan çıkar; muktediri sürekli bıçak üstünde yatıran paranoid bir ruh haline dönüşür. Bundan sonra iktidarın her hareketi ve tasarrufu artık kendine yönelecek ‘tehditleri’ bertaraf etmek üzerine kuruludur. AKP, Haziran direnişlerinden bu yana yaratmak istediği korku rejiminin pençesinde kıvranan bir siyasi aktöre dönüştü. Haziran direnişleri, ilk defa sarsılmaz gördüğü iktidarının halkın sokaklarında düşme tehlikesine açık olduğunu gösterdi. Bildikleri, tanımlayabildikleri bir kalkışma değildi karşılaştıkları ve bu nedenle zihinlerinde yarattığı travma çok derin oldu. Haziran direnişlerinin etkisi öyle güçlüydü ki iktidar bloğunu çatlattı ve bu sefer müttefik bildiğinden yediği darbeyle AKP çevresindeki paranoid hal katmerlendi. Artık rüzgârın titrettiği çalının ardında vahşi hayvan var sanan, her hışırtının geldiği yere namlusunu çeviren, gölgesinden korkan, hırsının tutsağı bir yönetimle karşı karşıyayız.
Muhasara alanları
İktidar partisi korkuyor ve o korktukça AKP döneminde yükselen bürokratların, zenginliğine zenginlik katan sermaye çevrelerinin uykuları kaçıyor. Bu nedenle toplumsal muhalefetin hem taşıyıcısı hem de üreticisi olma konumdaki alanlardaki kuşatma hız kazanıyor. Bunları medya, sanatsal kültürel faaliyetler ve üniversiteler olarak sıralamak mümkün. Özellikle üç alanı bir ya da birden fazla yönden kesen vakalarda kuşatmayı daha net hissediyoruz. Epey bir süredir üniversitelerdeki işleyişe dair eleştirel yazılar Ezgi Başaran’ı TİB marifetiyle sansürleme girişimi tam da bu kesişme durumuna örnek. Ana akım medyadaki rant ilişkilerini ve iktidar baskılarını birçok kez BirGün yazarları ve eleştirel tavrından ödün vermeyenler kaleme aldı. Hem medya hem de inşaat şirketi sahibi olan grupların hâlihazırda yürüttüğü projelere bakınca oralarda aykırı ses çıkaran kimsenin barınamayacağı açıktı. Can Dündar’dan Rıdvan Akar’a ve Pınar Öğünç’ten Enver Aysever’e uzanan yıldırma politikalarının ardında meslek etiğine ve vicdana yönelmiş sistematik saldırılar vardı. Muhalif basın üzerindeki iktidar saldırısı bugün birden fazla alanda yoğunlaşıyor. Öncelikle muhalif medyanın faaliyet sahaları ve olanakları dolaylı yollardan sınırlandırılıyor; cesaretle gerçekleri yazan habercilere dava üzerine dava açılıyor. BirGün üzerindeki yıldırma operasyonlarına karşı gazete çalışanlarının nasıl direndiğini her gün elinize aldığınız gazetenizden öğreniyorsunuz. Öte yandan polis marifetiyle muhalif medyaya korku salma operasyonları da devam ediyor. 25 Aralık operasyonlarıyla ilgili haber nedeniyle Karşı Gazete’ye yapılan polis baskını bunun en güzel örneği. Merkez medyayı ve birçok büyük haber ajansını parmağında oynatan iktidar, kendi kaynakları ve okuyucu desteği ile direnen gazetelerden ve haber portallarından korkuyor! Bu gidişle korkuları daha da artacak!
Haziran’a sansür
Saldırıların yoğunlaştığı bir diğer alan ise sanatsal kültürel faaliyetler. Bu çerçevede otoriter bir yönetimin izlediği ahlakçı ve milliyetçi sansür politikaları değil dikkat çekmek istediğim. Zira bu bahiste Türkiye AKP öncesinde de çok kötü bir karneye sahip. Neticede başakların cılız görünmesinin (bkz. Metin Erksan’ın Aşık Veysel’i anlatmak için çektiği Karanlık Dünya’sı) sansüre takılma nedeni olduğu bir ülkenin çocuklarıyız. Burada kast ettiğim iktidarı sarsan Haziran direnişlerini anımsatan her sanatsal faaliyetin bir şekilde kovuşturmaya ya da sansüre uğraması. Gezi’nin anlatılmasından, kolektif hafızadaki imgelerinin tazelenmesinden korkan muktedirlerin izlediği siyaset sadece sanata değil özgürlükçü topluma da saldırıyor. Son örnek Antalya Altın Portakal Film Festivali. Reyan Tuvi’nin yönettiği “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” adlı eser ön jüri tarafından belgesel yarışmasına seçilmesine rağmen yarışma programından çıkarıldı. Durumdan vazife çıkaranların ve “iletişim eksikliğine” sığınanların, sanatsal ölçüt olarak iktidarı ürkütmeme gibi kadim bir konformizme savrulması korkunun sadece tepelerde değil aşağılarda da kol gezdiğinin kanıtı. Hepimizin hafızasında canlı olan ve üzerine halen tartışmaya ve konuşmaya devam ettiğimiz direnişlerin temsilinden korkmaları aslında ne denli büyük bir başarıya imza attığımızın göstergesi.
Üniversite’de kuşatma
İktidarın kuşatma altına aldığı üçüncü saha ise akademia. Özellikle son üç yılda üniversitedeki baskıların öncesiyle karşılaştırılamayacak ölçüde arttığını hepimiz biliyoruz. Üniversite üzerindeki baskıların çok katmanlı ve de çok özneli olduğunu tespit etmek mümkün. Bunlardan merkezi ve kurumsal olanları zaten akademisyenlerin bir şekilde mücadele etmeye alışık olduğu, bilindik bir mecra. YÖK ve rektörlüklerle olan uzun maceranın trajikomik öykülerini bu satırlarını okuyan sizler çokça işitmişsinizdir. Ancak olup bitenler bunlarla sınırlı değil. Son yıllarda üniversitelerde örgütlenen İslamcı kanat tedhiş faaliyetlerine sürekli yenilerini ekliyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde IŞİD’i kınayan afişi bahane ederek saldırıya geçen gruplar bu gidişatın ürünü. Kendilerini göstermek, gözdağı vermek ve korkutmak istiyorlar. Merkez üniversitelerin çevresinde özellikle çeşitli dernekler ve vakıflar adı altında yerel idarelerin de kimi zaman açık kimi zaman örtük desteğiyle güçleniyorlar. Öte yandan üniversitelerde ara kademelerde öğretim üyesi ve araştırma görevlisi arkadaşlarımız yıldırma operasyonları ile yüz yüzeler. Gün geçmiyor ki bir meslektaşımız hakkında soruşturma açılmasın bir diğeri işinden olmasın. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecindeki hukuksuzluklara işaret eden ve Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunan Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz için açılan soruşturma ve verilen kınama cezası bu sürecin son örneklerinden yalnızca biri. Akademik ve insani sorumluluğunu yerini getirdiği için adiyle koridorlarında dolaşmak zorunda kalan arkadaşlarımız sadece kendilerini değil mesleklerinin onurunu da savunuyor. Tehditler alıyoruz ama korkmuyoruz; biliyoruz ki asıl bize saldıranlar korkuyor; tüm telaşları ibrenin ters tarafa döndüğünü fark etmelerinden kaynaklanıyor.
Birleşik muhalefette ortaklaşma
Dayatmacı siyasete karşı sokakların sesinin yükseldiği, demokrasiden ve emekten yana olanların dayanışma arayışlarına girdiği bu konjonktürde iktidar, direnişin ve alternatifin nereden geleceğini biliyor. İktidarın eteklerinde paye sahibi olanlar ise kendi bekalarının mevcut düzenin sürmesine göbekten bağlı olduğunun farkında. Tüm bu nedenlerden dolayı saldırı ağırlaşıyor. Kurşuni bir gökyüzünün altındayız. Bu nedenle bilhassa bahsettiğim üç sahada kendi öz örgütlenmelerimiz dışında yeni birlikteliklere ihtiyacımız var. Birleşik muhalefet hareketi, bahsettiğim yeni birliktelik ve dayanışma alanı olarak umut veriyor. Mesleki sorunlarımızın müstakil dinamikleri ile ortak problemlerimizi beraberce düşünüp tartıştığımız mecralarda ortaya çıkan dinamizmin hepimizi baskılara karşı daha güçlü ve direngen kılacağı muhakkak. Bu nedenle medyada, kültür ve sanat kurumlarında ve üniversitelerde faaliyet gösteren dostlarımızı yanımıza çağırıyoruz.
* Akademisyen, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bİlgiler Fakültesi


