Sorunlar o kadar ağırlaşıyor ki, ekonomide estirilen suni rüzgârlar, alttaki bozuk zemini örtmeye yetmiyor. Ülke ekonomisi hızla bozulmaya, çarpıklaşmaya devam ediyor

Teşvik rüzgârları bozuk zemini örtmeyi başaramıyor

Türkiye ekonomisindeki son gelişmeler, çoraklaşmış bir toprakta adeta hormonlu ürün yetiştirmeye benziyor. Kısa vadede göz dolduracak, fakat uzun vadede verimsiz hale gelmiş toprağın hepten yok olmasına neden olacak cinsten.

16 Nisan referandumuna kadar olan süreç içersinde, hükümetin olanca kamu kaynağını yavaşlayan piyasaları canlandırma yönünde kullandığı görülüyor. Örtülü ödenek kullanımının ocak ve şubat ayında tarihi denebilecek ölçüde arttığı, yılın ilk iki ayında 459.2 milyon lira para harcandığı belirtiliyor. Bu yaklaşık aylık yüzde 60-70 arası bir artış demek.

16 Nisan’ın bir bitiş çizgisi olarak görüldüğü kuvvetle muhtemel, çünkü ne verilen teşvikler üretken-gelir getirici alanlara yöneliyor, ne de gerçek anlamda istihdam yaratılıyor. Uzun vadeli, yapısal çözümlerden uzak duruldukça ülke ekonomisi geri dönülmesi çok zor, çarpık bir yola giriyor

Kesenin ağzı açılıyor, işçi alana teşvik, müteahhitlere teşvik, emeklilere ikramiye dağıtılıyor; bunun yanında vergi indirimi ve yabancılar ile gurbetçilere konut satışı KDV istisnası, perakende sektörüne yönelik ÖTV indirimi vb pek çok paket hayata geçiriliyor. Siyasette, uluslararası ilişkilerde referanduma doğru son derece ‘gergin’ olan hükümet, ekonomide olağanca bonkör bir tavır sergiliyor. Aslında tüm paketler, ekonomiye bir 5 yıl öncesinin havasını geri getirme çabasının ilerisine gitmiyor. Gelir yok ama tüketim olsun, üretim yok ama piyasada para dönsün.

Oysa şu an eski ile ipler tamamen kopmuş durumda. Faizler tüm dünyada yukarı yönlü, paranın yönü gelişmiş-merkez kapitalist ülkelere doğru dönüyor. Özelde ise Türkiye hem yavaş büyüme, hem enflasyon hem de işsizlik sorunları ile aynı anda boğuşmak zorunda. Para gelsin çarklar dönsün dönemi geride kaldığı için ciddi bir likitide sorunu ve dahası düşük büyümede bile yükselen dış açıklara yönelik ciddi finansman sorunları var.

Sorunlar o kadar ağırlaşıyor ki, ekonomide estirilen suni rüzgârlar, alttaki bozuk zemini örtmeye yetmiyor. Ülke ekonomisi hızla bozulmaya, çarpıklaşmaya devam ediyor ve dış dünyadan gelen sinyaller ülkede açığa çıkan risklerin artık sürdürülemeyeceğini ortaya koyuyor. Üç risk burada öne çıkıyor; borçluluk, enflasyon ve dış ekonomik ilişkiler. Bu risklerdeki sinyallerin büyük ölçüde bozuluyor oluşu da, ülkeyi durgunluğa, işsizliğe ve üretimsizliğe daha fazla sürüklüyor. Enflasyonu, daha geniş değerlendireceğimiz bir başka yazıya bırakarak, dış borçlar ve dış ekonomik ilişkilerle ilgili gidişatı şöyle açıklamak mümkün:

Dış ekonomik ilişkiler zarar yazıyor
Ocak ayında cari denge 2,8 milyar dolar açık verdi. Cari açığın 2016 yılı Ocak ayına göre bu Ocak ayında 561 milyon dolar daha genişlemesindeki en önemli etkenlerden biri dış ticaretteki açığın artışı oldu. Dış ticarette açık 2016 Ocak ayına göre yüzde 10 arttı. Uzun zamandır aslında bu eğilim izleniyor. İhracatta niceliksel gerilemeye niteliksel gerilemenin de eşlik etmesi, Türkiye’nin dış dünyaya neyi nasıl sattığı konusundaki sorunları artırıyor. Ayrıca ihracat pazarlarının ekonomik açıdan hâlâ toparlanamaması ve ikili, hatta AB ülkelerindeki gibi çoklu yaşanan siyasi gerilimler, önemli ölçüde ekonomiye zarar yazıyor.

Türkiye’nin ihracat yapısı hem gelir bakımından hem de ülkeye katma değer bakımından, hem de hacimsel olarak ihracatta güç kaybı ve gerilemeye neden oluyor. Ülke bugün ithalatı özendirici politikalarla birlikte yüksek teknolojiyi ithal eden, küresel pazara düşük teknolojili, katma değer yaratmayan, kolay ikame edilebilen ürünleri ihraç edebilen bir konumda. İhracatını da ithalat ettikçe yapabiliyor üstelik. Yüksek teknoloji sınıfındaki ürünlerin toplam üretim içindeki payı 2000’de yüzde 5 iken 2002’de yüzde 2’lere kadar geriledi. Her ne kadar tartışmalı bir konu olsa da dünya, Endüstri 4.0 adı altında ileri üretim tekniklerini konuşurken, Türkiye’de kalkınma ve toplumsal refaha büyük katkı sağlama potansiyeli olan sanayi sektörü hem niteliksel hem de niceliksel gerilemesini sürdürüyor. 1998’lerde imalat sanayiinin GSYH içindeki payı yüzde 23,6’lerde iken, 2011 yılında bu oran yüzde 16,1’e bugünlerde ise yüzde 15’lere inmesi, bu gerilemeyi ortaya koyuyor.

Dolayısıyla rekabetçi bir güç olmaktan giderek uzaklaşan, teknolojik ilerlemenin gerisinde kalan ülkenin, sattığı malları daha ucuza üretebilmesi, ihracatta elinde kalan tek güç. Bunu da bugüne kadar emek maliyetlerini ucuzlatarak yaptı. Fakat bugün üretim girdilerinin büyük bir kısmını oluşturan ithal girdilerin fiyatlarının kur etkisiyle artıyor oluşu, bu özelliği de aldı götürdü. Üzerine bir de diplomatik ‘krizleri’ eklersek, hem mevcut görünümün hem de gidişatın iyi gözükmediği ortada.

Gelir yok, borç çok
Bilindiği gibi geçen Eylül ayında Türkiye'nin kredi notunu bir kademe düşürerek ‘yatırım yapılamaz’ yani ‘çöp’ seviyesine indiren Moody's, geçen günler içinde Türkiye'nin kredi notu görünümünü ‘durağan’dan ‘negatif’e indirdi ve Ba1 olan kredi notunu teyit etti. Bu kararın nedenlerine ilişkin yapılan açıklamada, kurumsal yapıda yaşanan bozulma ve dış borç riski öne çıktı. Kurumsal yapıdaki bozulma, ülkenin yarınına olan güveni büyük oranda tahrip ederken, kurumların tek başına bağımsız karar verme yetisinin de kaybolduğunu ortaya koyuyordu. Hal böyle olunca, örneğin Merkez Bankası’nın bugün alternatif kanallardan faiz artırımı yoluyla izlediği sıkı para politikasının 16 Nisan sonrasında nasıl bir politikaya dönüşeceğine ilişkin kimsenin tam anlamıyla bir öngörüsü olamıyordu. Nitekim Moody’s’in de altını çizdiği bu bozulma, ülkede yatırım ve tüketim kararlarını olumsuz etkilemesi bakımından ekonomi alanında kendi çapından fazla bir daralmaya yol açıyor.

Tüm bu olumsuz koşullar, halihazırda gelirin düştüğü ekonomide toparlanabilme olasılıklarını da gündemden düşürüyor. Diğer bir taraftan ise borç kalemi şiştikçe şişiyor. Bugün ülkenin dış borcu yaklaşık olarak 420 milyar dolar civarında. Bunun yüzde 72’ye yakın kısmı özel sektöre ait. Özel sektör borçlarının yüzde 44’ü ise kısa vadeli borçlardan oluşuyor. Merkez Bankası verilerine göre Türkiye’nin 1 yıl içinde ödemesi gereken toplam döviz borcu 160 milyar dolar civarında. Bu borçlar hangi gelirle ödenecek? Bu borçların yarısından fazlasının dolar üzerinden yapıldığı göz önüne alındığında dolar kurunun seyri ne olacak? Bu soruların yanıtları konusunda ekonomik ve siyasi iklime bakıldığında kimse iyimser olamıyor.

•••

Artan bu riskler karşısında çözüm olarak sunulanın kamu bütçesinden yapılan harcamalarla sınırlı olması, bu çözümleri seçim harcaması niteliğinde görmemize neden oluyor. 16 Nisan’ın bir bitiş çizgisi olarak görüldüğü kuvvetle muhtemel, çünkü ne verilen teşvikler üretken-gelir getirici alanlara yöneliyor, ne de örneğin teşvik vererek gerçek anlamda istihdam yaratılıyor. Uzun vadeli, yapısal çözümlerden uzak duruldukça ülke ekonomisi geri dönülmesi çok zor, çarpık bir yola giriyor.