birgün

24° AÇIK

GÜNCEL 31.01.2020 08:29
author

Toplumu savunmak gerekir

Herkesin bildiği gibi Türkiye en etkin deprem kuşaklarından biri üzerinde (Akdeniz-Alp-Himalaya) yer alıyor. Topraklarımızın yüzde 93’ü, nüfusumuzun ise yüzde 98’i çeşitli derecelerde deprem tehdidi altında. Bu gerçekliğe ve geçmişte yaşanan onca acı ve ekonomik kayba rağmen toplumsal hafıza zayıflığı, yaşanan felaketlerden gerekli derslerin alınmamış olması aynı sorunları yıllar sonra tekrar tekrar tartışmamıza neden olmakta. Elazığ’da meydana gelen deprem sonrasında ortaya çıkan manzara, başımıza gelen her afette bir biçimiyle tekrarlanıyor.

Afet durumları için yapılandırılmış devlet kurumlarının hazır olmaması, yardım organizasyonunun yetersizliği, yardım faaliyetinin siyasal şova dönüştürülmesi ve toplumsal kutuplaşmanın kışkırtılması depremin toplumsal sonuçlarını daha da ağır hale getiriyor.

Son yıllarda sıklığı ve şiddeti giderek artan depremler ülkemizde yaşayan herkesi tedirgin ediyor. Bu tedirginliğin en büyük nedeni içinde yaşadığımız yapıların depreme dayanıksız olduğunu biliyor olmamız.

Bunun bilinciyle yaşayıp, bunu düzeltebilmek adına hiçbir şey yapamıyor olmak, kaygılarımızı daha da derinleştiriyor. Çünkü depreme karşı hazırlıklı olmak bireysel imkanlarımızla alacağımız tedbirlerle sınırlı bir durum değil.

Depreme hazırlıklı olmak yer seçiminden başlayarak imar planlarının afet riskine göre hazırlanmasına, içinde yaşadığımız binaların tasarım, inşa, denetim ve bakım süreçlerine, halkın deprem konusunda eğitilmesine, deprem öncesi, deprem esnası ve sonrasında yapılacak çalışmalara kadar geniş bir halkayı kapsıyor.

Bu halkanın herhangi birindeki zayıflık, diğer önemleri de işe yaramaz hale getirmektedir. Dolayısıyla depreme hazırlıklı olmak bütünüyle bir devlet politikasıdır. Ülkeyi ve toplumu depreme karşı hazırlıklı hale getirmek devleti yönetenlerin sorumluluğudur.

Ülkemizde yaşanan depremleri ve diğer doğal afetleri göz önünde bulundurduğumuzda bu konuda çok geri bir noktada olduğumuz ortadadır. Depremi politik kılan şey de, bulunduğumuz bu geri noktayı aşmak için gerekli adımların bir türlü atılmamasıdır.

Ülkemizi yönetenlerin bu konudaki imar aflarına, kentsel dönüşüm projelerinin rant amaçlı oluşturulmasına, deprem toplanma alanlarının lüks konutlara ve dev AVM’lere dönüştürülmesine, deprem vergilerinin amaç dışı kullanımına kadar uzanan sorumsuz siyasi yaklaşımı, coğrafyamızın taşıdığı doğal riskleri ölümcül hale getirmektedir.

Kent planlamasından konut yapımına kadar her şeyi rant kaynağı olarak gören, bilimsel gerçekleri, mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı mesleklerinin gereklerini ısrarla göz ardı eden siyasal iktidar, bu tercihleriyle toplumun can güvenliği tehlikeye atmaktadır.

Yıllarca her platformda dile getirdiğimiz taleplerin altını bir kez daha çizeyim: Depreme dayanıklı yerleşim alanları ve yapılar tasarlamanın, üretmenin, deprem hasarı ve can kayıplarının azaltılmasının bilinen tek yolu mühendis, mimar ve şehir plancılığı hizmetlerinin eksiksiz bir şekilde uygulanmasıdır. Denetimsiz ve kaçak yapılaşmaya derhal son verilmelidir. İmar afları yasaklanmalıdır.

Deprem öncesi, deprem sırası ve sonrasında yapılacak çalışmalara ilişkin kamu yararı ve ülke çıkarını gözeten ulusal bir deprem politikası belirlenmeli, bu çerçevede bir Ulusal Deprem Stratejisi ve Türkiye Deprem Master Planı hazırlanmalıdır. Ülkemizin deprem ve afet planları geliştirilmeli, deprem zararlarını azaltma önlemleri, İmar Yasası ve diğer ilgili mevzuatlara yansıtılmalı, kent planlaması, yapı üretimi ve yapı denetimi konusu bütünlüklü bir şekilde ele alınmalı, ülkemiz yapı stokunda gerekli mühendislik incelemeleri yapılarak riskli yapılardaki risklerin giderilmesi çalışmaları ivedilikle başlatılmalıdır. Yapı Denetimi ile ilgili kamusal yapılanmalarda TMMOB ve bağlı Odalar, görev, yetki ve sorumlulukları tanımlanarak temsil edilmelidir.

Ülkemizde her doğa olayının bir felakete dönüşmesinin ardında daha fazla rant uğruna insan yaşamını ve bilimsel gerçekleri hiçe sayan, piyasa güçlerinin çıkarlarını halkın çıkarlarının üstünde gören siyasal yaklaşımlar yatmaktadır.

Çözüm toplumcu politikalardan ve bu doğrultuda mücadeleyi ve dayanışmayı büyütmekten geçmektedir!

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız