Türkiye bir toplum mu?

18.10.2015 09:23 BİRGÜN FİKİR
“Türkiye toplumunu” bir arada tutan pozitif bir etiko-politik içerik yoksa, bir arada durduran şey ne peki? Bence buna verilebilecek tek değilse de ana cevap “suç ortaklığı”dır

> NECMİ ERDOĞAN necmi@metu.edu.tr Doç. Dr. ODTÜ

İlk bakışta tuhaf gelebilir ama günümüz Türkiye’si ile ilgili olarak sorulması gereken temel soru şu: Türkiye bir toplum mu?

Toplum basitçe “bir arada duran” veya aynı topraklarda yaşamak “zorunda kalan” insanlar topluluğunun adı değil de, bir dizi insani (siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki, hukuki vs.) kurucu bağ (“toplumsal bağ”, “asabiye”) ile birbirine bağlanmış olan insanların varoluş biçimi demek ise, “Türkiye toplumu” denen şeyin tutunumunu sağlayan böyle “pozitif” normlar var mı? Elbette ki bir toplumun kurucu bağları ideolojik-politik mücadelelerin asli konusu ve ürünüdür ve hiçbir toplum mutlak şekilde “tek bir kültürel iklimde” yaşamaz. Yine de toplumsal güç ilişkilerinin yarattığı hegemonik denge, mücadele edilirken üzerinde en azından kısmen ortaklaşılan üst kodlar yaratır ki kurucu bağların bunlarda temellendiğini söyleyebiliriz. Bu, farklı toplumsal güç ve kesimlerin kendi “kalın ahlaklarının” ötesinde son kertede ortak bir “ince ahlakı” paylaşmaları demektir ki “uygarlık” iddiasındaki bir ülkede bu ahlak ayrışan biçimlerde anlamlandırılsa da “insanlık onuru”, “insana saygı”, “özgürlük”, “adalet”, “eşitlik” ve “kardeşlik” gibi kodları içermek durumundadır. “Türkiye toplumunun” siyasal, kamusal ve gündelik hayatını lafzın ötesinde gerçekten düzenleyen bir “ince ahlak” olmadığı ölçüde, bu soruya olumlu bir cevap vermek mümkün değil. Burada söz konusu olan, Gramsci’nin hegemonyayı tanımlarken kullandığı ifadeyle ”ahlaki-düşünsel birlik” olduğu ölçüde, verdiğimiz olumsuz cevap Türkiye’nin bir “organik bunalım” içinde olduğuna da işaret ediyor demektir. Yeni bir durum da değil bu aslında. Zira “Türkiye toplumunun” son elli yılı, zaman içinde farklı şekiller alsa da süregiden bu bunalımı otoriter, faşist, milliyetçi-muhafazakar vb. yollarla bastırmaya veya “idare etmeye” çalışan muhtelif restorasyon (veya “pasif devrim”) projeleriyle dolu.

“Türkiye toplumunu” bir arada tutan pozitif bir etiko-politik içerik yoksa, bir arada durduran şey ne peki? Bence buna verilebilecek tek değilse de ana cevap “suç ortaklığı”dır. Yani Türkiye bir “toplum” ise, olsa olsa suç ortaklığı toplumudur. Makro ve mikro faşizmin kol gezdiği, sömürücülük, zalimlik ve hırsızlığın gururla taşınan payeler haline geldiği, saldırgan bir mülk edinici bireyciliğin alenen hüküm sürdüğü, bütün doğal ve tarihsel güzelliklerin arsızca yağmalandığı ve dahi bütün bunlar olurken gündelik hayatın hiçbir şey olmuyormuş gibi devam ettirilebildiği bir yerde negatif de olsa asli bağ suç ortaklığıdır.

Envanterden rasgele örnekler verelim: 90’larda polisin yaptığı yargısız infazları balkonundan alkışlayan insanlar ile Ankara katliamında parçalanmış insan bedenleri arasında yürürken gülümseyen polislerin suç ortaklığı. Van depremi sonrasında depremzede Kürtlere koliler içinde taş göndererek “oh olsun!” diyen, yıllardır komşusu olan insanı Kürt diye linç etmeye kalkışan veya cesedi ipe bağlanarak arabayla çekilen birinin fotoğrafını gördüğünde kılını kıpırdatmayan insanların suç ortaklığı. Kendisi veya çocuğu bedelli askerlik yapmış veya Güneydoğu’ya gönderilmemek için bin bir takla atmış olan ve fakat yoksul aile çocuğu askerlerin öldürülmesini lüks arabasının arkasına astığı bayrakla protesto etmeyi “ihmal etmeden” alışveriş merkezinin yolunu tutan ve dahi orayı temizleyen Türk-Kürt emekçilere kibir ve tiksintiyle bakan insanın suç ortaklığı. Bir binanın tepesine intihar etmek için çıkmış birini intihardan vazgeçmesi üzerine yuhalayanların suç ortaklığı. Yaya olarak yolda karşıdan karşıya geçmeyi, araba kullanmayı ve hatta kaldırımda yürümeyi alarm hali olarak yaşatan insanların suç ortaklığı. Kısa sürede bozulan kaldırımlar yaparak köşeyi dönenler ile arabasını kaldırıma park ederek engellileri bir kat daha engelli hale getirenlerin suç ortaklığı. Söz konusu alarm haline “söylenip duran” insanların suç ortaklığı. Asgari ücretli emekçi kadar vergi verip de bindiği lüks otomobille giderken -yine kendisi gibi hileli iş gören müteahhitlerin yaptıkları- yolların bozukluğundan şikâyet eden sarraf veya doktorun suç ortaklığı. Döndükleri Avrupa seyahati sonrası aktarma uçuşunun ertelenmesi nedeniyle konaklatılacakları otele gitmek için otobüse hücum ederek tekerlekli sandalyedeki yaşlı ninenin binmesine tüm uyarılara rağmen fırsat vermeyen ve ancak üçüncü otobüse binebilen ninenin Anadolu şivesiyle şaşkınlığını anlatmasına kahkahayla gülen “medeni” insanların suç ortaklığı. Evinde çalıştırdığı gündelikçi kadına zorla tuz ruhu ve çamaşır suyunu karıştırarak temizlik yaptıran ev sahibi kadın ile kasksız-korunmasız işçi çalıştıran tersane-inşaat sahibi adamın suç ortaklığı. Beraber çalıştığı yabancı uyruklu bakıcı kadının kazandığı paraya göz diktiği için onu ihbar eden emekçi gündelikçinin suç ortaklığı. Alt sınıf gençleriyle alay etmekten zalim bir keyif alan orta sınıf gençlerinin suç ortaklığı. Çocuğunu sınava hazırlamak için on binlerce lira harcamışken sınav sorularının çalınmasına ses etmeyen ve dahi bu hırsızlığı protesto eden solculara polis tarafından “müdahale” edilmesini kılı kıpırdamadan seyreden orta sınıf ebeveynin suç ortaklığı. Fitresini-zekatını kendi işçisine verecek kadar ahlaksızlaştığı ve kurnazlaştığı halde bütün sorunların müsebbibinin dinsizler olduğunu söyleyen din tüccarının suç ortaklığı. Kürt mevsimlik işçileri üç kuruşa çalıştırırken camisine sokmak istemeyen dindarlar ile onları kamyon kasalarında istifleyerek ölüme sürükleyen müteşebbislerin suç ortaklığı. Üreticiyi tohumundan edenler, kazanç hırsıyla zararlı kimyasal ilaçlar kullanırken kendi tüketimi için özel üretim yapan üreticiler, üreticinin alın teriyle vurgunculuk yapan aracılar ve organik gıda tüketerek kendi sağlığını sağlama almaktan başka bir şey yapmayan tüketicilerin suç ortaklığı. Kocasından şiddet göreceğini bal gibi bildiği bir kadını korumak için kılını kıpırdatmayıp da kendini hukuken sağlama alacak türden “kağıt üstünde” işlemleri ihmal etmeyen görevlilerin suç ortaklığı. Pencereden gördüğü manzara karşısında tek yaptığı bilgisayar başına oturup “sokakta öldüresiye adam dövüyorlar” tweet’i atmak olan insanla yalnızca eşinin dostunun göreceğini bildiği protesto mesajları atarak muhalefet etmiş olmayacağını bildiği halde bunu yapmaya devam eden insanın suç ortaklığı. Herhangi bir örgütlenme çabası bile göstermeyip de her fırsatta “Bu halk koyun be kardeşim!” deyip duran “bilinç sahiplerinin” suç ortaklığı. Solun günah melekliğini yapmakta huzur bulan eski veya sözde solcuların suç ortaklığı. Hopa’yı sele boğanlar ile bu seli öngörerek Başbakan’ı protesto ederken “gazla boğulan” devrimci öğretmen Metin Lokumcu’ya “Ergenekoncu” teşhisinde bulunan ve şimdilerde payandalığını yaptığı iktidarı eleştirmeye koyulmuş olan liberal aydının suç ortaklığı…
Bu envanter, “siyasal toplumdan” gündelik hayatımızın küçük ayrıntılarına kadar uzayıp gider. Bu zincirleme suç ortaklıklarının bir bağ oluşturduğunu söyleyebiliriz ama bu bağ bir “toplumun” bağı değil, bir “suç şebekesinin” bağıdır. Birbirinin suçundan güç alan ve birbirinin suçunda kendini rahatlatan, tek ortaklığı masumiyet pozunun ardına saklanmış suçluluk duygusu ve hatta alenen ve övünçle yaşanan suçluluk hali olan, suçunu bir susuş kumkuması veya sinik bir ağız kalabalığı ile bastıran, her an bir diğerini imhaya yönelebilecek halkalardan oluşan bir şebeke. Bu şebekeyi işleten ve onun işleyiş tarzını belirleyen ise sermayenin seli ve mantığından başka bir şey değildir. Yalnızca onun malum neoliberalizmi bilumum hukuksuzluklara yol verdiği veya “Toplum diye bir şey yok” düsturuyla toplumsal mekânı herkesin herkese karşı yürüttüğü bir savaş alanına çevirdiği için değil; ona karşı mücadele edenleri baskıcı ve ideolojik aygıtlarıyla nefessiz bırakmaya çalıştığı için de.

Marx’ın devlete ilişkin olarak yaptığı “sivil toplumun örgütlü ve yoğunlaşmış gücü” tanımını sözünün ettiğimiz suç ortaklığı açısından da düşünmeliyiz belki de. Zira devlet aygıtının ve ona egemen olan muktedirlerin kendi yazılı yasalarını çiğnemeleri veya zulüm ve sömürü düzenini hukuk haline getirmeleri ile “Türkiye toplumunun” gündelik hayatının sıradan kötülük ve hukuksuzlukları (diyelim madende emekçinin, kaldırımda engellinin, sokakta köpeğin haklarına yönelen “küçük” ihlaller) arasında müstehcen bir rezonans var. Yönetenlerin siyasal sorumluluklarını yok saymaları ile yönetilenlerin kendilerini kamusal sorumlulukla yüklü özneler olarak görmemeleri arasında; devletin olağanüstü hali kural haline getirmesi ile yurttaşının kuralsızlığı kural haline getirmesi arasında; kamusal hizmetlerin düzensizleştirilmesi ve metalaştırılması ile sahip olduğu ekonomik veya sosyal sermaye ile kendi gemisini yürütmekle meşgul olma arasında da böyle bir rezonans söz konusu. “Türkiye toplumuna” damgasını vuran bir “suni dengeden” veya “ortak duyudan” söz edeceksek, bunun önemli bir bileşenini kendini gerçekten aktif ve sorumlu bir özne olarak görmeme üzerine kurulu pratik ideoloji oluşturuyor. Ezilenlerin ayakta kalabilmek için kaçınılmaz olarak başvurdukları taktik ve hileleri bir tarafa bırakırsak, yasanın etrafından dolaşma, yasayla asalakça bir ilişki kurma veya yasanın dayattıklarını dert etmeden kendi hayatını sürdürmeyi doğallaştıran bu pratik ideoloji yasayı aşmak veya değiştirmek için ortak bir irade geliştirmenin önüne ciddi bir engel olarak çıkıyor.

Tabii tümüyle karamsar bir tabloyla da karşı karşıya değiliz. Tali konuma itilmiş veya “kalıntıya” dönüşmüş olsalar da, kadim insani, ortaklaşmacı, dayanışmacı gelenekler “halkımız” arasında yaşatılmaya devam ediyor. (“Halkımızın” vaktiyle Kıvılcımlı’nın Karaözü köylüsü için söylediği gibi “eşit kan kardeşliğinden” gelen “bir nevi sosyalizmi hala yaşadığını” artık düşünemesek de.) Dahası sözünü ettiğimiz şebekeye karşı, eşit, özgür ve barışçıl bir varoluşa dayalı bir toplumsal bağ kurmak isteyenlerin öne sürdükleri bir başka ortaklık daha var. Yasanın etrafından dolaşmak yerine karşısına çıkanların, Van’daki depremzedelere taş değil de ilaç gönderenlerin, Soma’da öldürülen maden işçilerine üzülmekle yetinmeyip çocuklarına bisiklet götürmeyi akıl edenlerin ve aktif ve sorumlu bir özne olduğunun bilinciyle Ankara garının önünde yerini almışken katledilenlerin gösterdikleri ortaklık. Zaten suç ortaklığı zincirinin en baş halkasını da muktedirlerin ve yardakçılarının onların iradelerine hışımla saldırmaları oluşturuyor. Türkiye’nin bir “toplum” haline gelmesi ancak onların önerdiği bağ etrafında mümkün olabilir. Ancak bu yolla, bu ülkeyi yurt belleyenler içinde yaşadıkları veya maruz kaldıkları bu suç ortaklığı hali ile yüzleşebilir ve bu “müesses nizamın” yerine kendi kurucu güçleriyle yarattıkları bir eşit ve özgür yurttaşlar topluluğu düzenini koyabilirler. Yani Devrim denilen “olay”, Türkiye’yi bir toplum olarak (yeniden) kurmanın diğer adı olacaktır. Sermayenin ve oligarşik devletin “kendini evrenselleştiren suçtan” başka bir şey olmayan yasasının “suç” saydığı ve bilumum siyasal teknolojilerle bastırdığı bir adalet arayışından başka bir şey olmayan Devrim. Benjamin’in terimleriyle söyleyelim, “yasa koruyucunun” “mitik şiddetine” karşı ezilenlerin “çığlığının” şiddet olmayan şiddeti. Ezcümle, yüzyıllık ünlü slogan bir toplum olmayan Türkiye için her zamankinden daha fazla geçerli: “Ya sosyalizm, ya barbarlık!”