birgün

19° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN FİKİR 20.09.2015 10:00

Türkiye’de Din ve Siyaset: Dindarlaşma mı? Sekülerleşme mi?

Aslında bütün mesele şu soruda yatıyor: 21. Yüzyıl’da inanç özgürlüğü nasıl sağlanır? Ve kimilerinin Allah’ı “Bozon parçacıkları”nda aradığı bu çağda, bilime ters düşmeden nasıl dindar olunur?

Türkiye’de Din ve Siyaset: Dindarlaşma mı? Sekülerleşme mi?

> TANER TİMUR

Bence hiç kuşku yok; Dindarlaşma ! Fakat bunun nasıl bir « dindarlaşma » olduğunu sona bırakarak, hemen şunu da ekleyelim : Kimilerine göre de AKP döneminde dini duygular güçlenmiyor ; aksine zayıflıyor; Türkiye giderek daha da sekülerleşiyor ve bizler de –galiba kaderimiz- yine bir tarihi yanılgı içindeyiz. Oysa artık vesveselerimizden kurtulalım ve kendimize gelelim.

İşte sık sık dillendirilen bir görüş ve doğrusu böyle düşünenlerin sayısı da az sayılmaz. Üstelik bunlar boş da konuşmuyorlar ; anketler, alan araştırmaları yapıyorlar ; ona buna danışıyor, kimi ilahiyatçılara kulak veriyorlar ve sonra da « laikçi »lere dönüp « görmüyor musunuz ? diyorlar ; yeni kuşaklarda dine eskisi kadar ilgi yok ; başörtülü hanım sayısı azalıyor ; gençler arasında flörtler artıyor ; hatta eşcinseller bile –üstelik Ramazan ayında - yürüyüş yapmaya başladı! ». Daha ne olsun ? Hani, « Siz bakmayın Erdoğan’ın, Dolmabahçe’de çalışırken, Kadıköy vapurundan inenlerin kılık kıyafetinden rahatsız olmasına ! Toplumsal süreç çok farklı bir şekilde işliyor ! » der gibiler.. Ve « bulgu »larını da sıralıyorlar.

Son olarak benzer bulguları Hollanda’da bu konuda doktora yapan bir araştırıcıdan dinledik. Volkan Ertit, geçen Çarşamba günü Hürriyet’te Ahmet Hakan’la yaptığı söyleşide bu argümanları ileri sürüyordu. Ve dün de (17 Eylül) Taha Akyol aynı yönde bir yazı yazmış. « Dindarlaşma » başlığı altında..

• • •

Aslında Akyol da çok farklı bir şey söylemiyor. O da « dindarlaşma » görüntüsü altında « dinin içinin boşaltıldığı » kanısında. Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile ilahiyatçı Faruk Beşer’i de tanık göstermiş. « Türkiye’nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil » ; demiş Bardakoğlu ; « şekil ve sembolleri, bolca kullanılan dini kelime ve kavramları ölçü alırsak ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz… Gerileme var ».

Akyol, bu yozlaşma ve metalaşma sürecinde, dini bayramların da giderek « tatile çıkma » şekline dönüştüğünü esefle hatırlatıyor. Ve bunun aslında Batı’da da yaşanan bir süreç olduğunu ekliyor. Bir çok nedenle.. « Gelişen iş hayatında ‘kârın maksimizasyonu’ duygusunun son derece güçlenmesi ; şehirleşme, iletişim, modern eğitim » gibisinden.. « Amerika, diyor Akyol, aynı süreci yaşadığı halde dindar bir toplumdur ; Amerika’nın Avrupa’daki gibi Kilise hakimiyeti yaşamadığını, baştan beri liberal özgürlükler olduğu için dinin siyasi kavga konusu olmadığını belirtmek gerekir ». Acaba ?

• • •

Rastlantı bu ya, başkanlık seçiminin yaklaştığı bu günlerde Amerika’da da din ve siyaset ilişkileri sık sık gündeme geliyor. Daha bir hafta önce bir yazar (Paul Waldman), Washington Post sütunlarında (11 Eylül) « Neden Amerika’da Başkan adayları Allah konusunda bu kadar çok konuşuyorlar ? » diye soruyordu ; « Neden bütün adaylar, Allah’a olan derin inançlarını göstermek için, hiç olmazsa bir kez Kilise’de çekilmiş bir fotoğraflarını sergilemiyorlar ? ».. Üstelik sadece Cumhuriyetçiler değil.. Demokratlar da.. Yoklamalarda önlerde giden Hilary Clinton dahil..

Üç gün önce de, başka bir yazar (David Niose), aynı gazetede, « Amerikalılar dini terk ederken, diyordu, bizler hala neden vergilerimizle kiliseleri finanse ediyoruz ? ». Öyle ya rakamlar ortadaydı. Son anketlerin gösterdiğine göre 18-33 yaş arası Amerikalıların üçte birinden fazlası dinle ilişkisi olmadığını söylüyordu. Ve bu oran giderek de artıyordu.

Aslında ileri sanayi ülkeleri arasında hala en dindar ülke olan Amerika’da dinin ilginç bir işlevi var. Yaklaşık iki yüz yıl kadar önce, Tocqueville, ünlü eserinde, “Dindarların tek dürtüsünün çıkar olduğunu sanmıyorum; fakat menfaatin, bizzat dinlerin insanları gütmek için kullandıkları başlıca araç olduğunu düşünüyorum ve kitleleri sadece bu noktadan yakaladıklarından ve bu şekilde popüler olduklarından kuşku duymuyorum” diye yazmıştı. Anlaşılan değişen fazla bir şey yok. Paralarının üstüne “In God, we trust!” diye yazmış bir ülke için hiç de şaşırtıcı bir gözlem sayılmaz. Artık gerisini doları olmayanlar düşünsün. Amerika’da dinin işlevi dedik ya; yazılanlara bakılırsa, buna bir çeşit yozlaşma; “afyonlaşma” da diyebilirsiniz..

• • •

Avrupa’da ise durum daha farklı. Orada din duyguları çok daha zayıflamış durumda ve dini tartışmaları da genellikle Müslüman vatandaşları gündeme taşıyor. Çoğu kez tesettür sorunları dolayısıyla; yer yer İslamofobi’ye isyan şeklinde; yer yer de kanlı olaylarla.. Charlie Hebdo katliamı gibi. Bu iğrenç cinayetten sonra Fransız basınında din duygularıyla ilgili bir anket sonuçları yayınlanmıştı. Bunlardan 2012 yılında Gallup’un 57 ülke çerçevesinde yaptığı ankete göre, Fransızların % 63’ü kendilerini “dinsiz”, % 40’ı da “ateist” olarak tanımlıyor. Kilise’ye gidenlerin oranı ise çok daha az. Pazar aynine giden Fransız oranı sadece % 4,5 kadar. Ve bu rakamlarla Fransa, Çin, Japonya ve Çek Cumhuriyeti’nden sonra dini duyguları en zayıf dördüncü ülkeyi teşkil ediyor. (Le Monde, 7 Mayıs 2015).

• • •

Yukarıdaki rakamlara bakınca, insan, resmi söylemde devamlı “% 99 Müslüman” olarak sunulan ülkemizin aslında ne kadar dini bütün bir ülke olduğunu daha iyi anlıyor. Ve bu konuda hala büyük töhmet altında bırakılan “Kemalist”lere de biraz acıyor. Öyle ya; siz seksen yıl “laikçilik” yapacaksınız; din iman tanımayıp Müslümanları ezeceksiniz; camileri ahır yapacaksınız ve.. sonunda da böyle bir tabloyla karşılaşacaksınız! Vardığınız noktada, dövülen de, vurulan da, yakılan da siz olacaksınız. Ve Çankaya da sonunda “Beştepe Külliyesi”ne dönüşecek! Ne dersiniz? Bu işte bir yanlışlık yok mu?

• • •

Aslında bütün mesele şu soruda yatıyor: 21. Yüzyılda inanç özgürlüğü nasıl sağlanır? Ve kimilerinin Allah’ı “Bozon parçacıkları”nda aradığı bu çağda, bilime ters düşmeden nasıl dindar olunur?

Sanıyorum ki bu konuda bizim en büyük sıkıntımız “inanç” sözcüğü altında hala esas itibariyle dindarlığı anlamamız. Bu ülkede “inançsız olmak”, hala “dinsiz olmak” anlamına geliyor. Siz istediğiniz kadar ilmi, felsefi, etik inançlara sahip olun; istediğiniz kadar dindarların kutsal kitaplarda buldukları gerçeklere, bilim ve meditasyonla ulaşmaya çalışın. Sayılmıyor. Laik toplumlarla en büyük farkımız da burada ortaya çıkıyor. Örneğin Fransızların % 63’ü “dinsizim” diyor, ama asla “inançsızım” demiyor”. Herkesin kendisine göre, kutsal saydığı bir inancı var ve herkesten buna saygı göstermesini bekliyor. Ve saygı da görüyor. Charlie Hebdo katliamından sonra milyonların katıldığı yürüyüşün ortak sloganı “inanç özgürlüğü” idi. İslam aleyhtarı tek bir slogan bile atılmadı. İşte laikliğin gerçek anlamı da burada yatıyor.
Gerçekten de laik devlet, bizde çoğunun sandığı gibi, siyasal iktidarın tarafsız olduğu bir devlet değildir. Tam aksine, devletin aktif görev aldığı, herkesin inancını özgürce yaşayabilmesi için gerekli önlemleri aldığı bir siyasal kuruluştur. Bizde bu konudaki radikalizmi (ya da “laikçiliği”) sık sık eleştiri konusu olan Fransa’da, 1905 Kanunu bu ilkeye dayanıyordu. Eğer Fransız tecrübesini eleştireceksek, bu ilkeyi değil, bu ilkeden –son yüzyıl içinde sık sık da yaşanmış olan- sapmaları, bu ilkeyi çiğneyen iktidarları eleştirelim. Fakat önce iğneyi kendimize batıralım.

• • •

Gerçekten de bizde durum nedir?
Bizde durum, aslında, laik bir devlette olması lazım gelenin tam aksi bir manzara sergiliyor. Devlet müdahale ediyor; hem de çok etkin bir biçimde müdahale ediyor; fakat inanç özgürlüğünü sağlamak için değil, belli bir inancı desteklemek için seferber oluyor. Bütçesi birkaç bakanlığın bütçesine eşit Diyanet İşleri Başkanlığı adeta Sünni Müslümanlığın karargâhı, Sünni militanların okulu gibi çalışıyor. Ve biri de çıkıp “Diyanet Kurumu kaldırılmalıdır!” diyince, kıyametler kopuyor. Bu koşullarda AKP yöneticileri de ortaya çıkıp, hiç sıkılmadan ve bir hikmetmiş gibi, “İnsan laik olmaz, Devlet laik olur!” diyebiliyorlar..

• • •

Şimdi bu genel gezintiden sonra tekrar başa dönelim ve ilk cümlelerde sorduğumuz soruyu yineleyelim: Türkiye giderek daha da dindarlaşıyor mu? Yoksa daha derinlerden gelen sosyal dalgalar dürtüsüyle daha seküler mi oluyor? Bu soruya araştırıcı Volkan Ertit, elde sosyolojik veriler, “toplum sekülerleşiyor!” diye yanıt veriyor; fakat “devletle din arasındaki değil, toplumla din arasındaki ilişkileri” incelediğini de ekliyor. İlginç! Sanki farkına varılmadan söylenmiş, çok önemli bir ayrıntı!.. Araştırıcı, Devlet’in elinde toplumu din konusunda etkiyecek son derece etkili silahlar olduğunu; toplum bilimleri dilinde “Devletin ideolojik aygıtları” dediğimiz araçlar bulunduğunu unutmuş görünüyor. Biraz önce Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan söz etmiştim.. “Eğitim reformları” da zamanında çok konuldu. Şimdi isterseniz, biraz da, kuruluşu ve dayandığı ilke çok farklı bir kurumdan, YÖK’ten söz edelim..

• • •

Son iki yıl içinde YÖK, bu ülkede en üst düzeyde din araştırma kurumları hakkında çok önemli bazı kararlar aldı. İlahiyat fakültelerinin müfredat programlarına müdahale eden, felsefe derslerini kaldıran, hatta İlahiyat fakültelerinin adını değiştirmeye yönelik kararlar.. Ve özgür düşünceli ilahiyatçıları bile isyana sevk etti. Öyle ya, sanki 2000’li yıllarda, İslam dünyasında bin yıl önce yaşanmış tartışmaları yeniden yaşamaya başlamıştık. Sanki Gazali’nin “Tehafut”una, İbn Rüşd’ün yanıtını yeniden hatırlatmak zorunda kalıyorduk.. Bırakalım gerisini.. modern düşünceyi, Descartes’ın Sorbon’lu ilahiyatçılara önerisini, Aydınlanma’yı, Kant’ı, Hegel’i, Tarihi maddecileri ve günümüzde, Allah’ı, kuanta fiziği bulguları ışığında tartışan fizikçileri.. “Sekülerleşme”de vardığımız nokta buydu..

• • •

Bir ülkenin uygarlık derecesini en iyi ortaya koyan ölçüt, o ülkenin tartıştığı ve çözmeye çalıştığı sorunlardır. Bizim son yıllarda en çok tartıştığımız sorunlar ise, din, İslamcılık, laiklik ve kadınlarımızın tesettürü gibi sorunlar oldu. İnsanlar, “yaşam tarzları”nı korumak için, bu kaygılarla sokaklara döküldüler, işlerinden oldular, hapislere girdiler.. Hatta iktidar sözcülerinin açıkça dillendirdiği gibi, Kürt Sorunu’nun temelinde bile din ve devlet ilişkileri yatıyordu. Yeni Şafak yazarı, bir şehit anasının “bu savaş, aslında Müslümanlarla kâfirlerin savaşıdır” diyen sözlerini makalesine başlık yaparken, tam da bu niyeti özetliyordu. (Y. Kaplan, 21 Ağustos 2015). Ve şimdi de bu ortamda birileri çıkıp ülkenin giderek “sekülerleştiğini” iddia ediyorlar. Tam da “devletliler” laik cumhuriyeti bir İslam Cumhuriyeti kurmaya çalışırken..

Ne diyelim?

Biz “laikçiler” elbette ki “yolunuz açık olsun!” diyemeyiz. Direneceğiz. Çünkü biliyoruz ki, bu yol, insanlık tarihinde yüzlerce kez denenmiş ve hepsinde de çıkmaza girmiş bir yoldur.. Üstelik çok ağır bedeller ödenerek..

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol