birgün

18° AZ BULUTLU

GÜNCEL 30.09.2020 04:00

Türkiye’nin şehir kimliklerinde dil ve iskânın izleri

Başlangıçta ekonomik-güvenlik sebeplerle başlayan; modernleşme ile birlikte etnisitenin baskın hale geldiği iskân politika ve uygulamaları şehirlerin etnokültürel haritasında önemli değişiklikler yaratmıştır.

Türkiye’nin şehir kimliklerinde dil ve iskânın izleri

Yaşadığınız şehirde en çok konuşulan ikinci dilin hangisi olduğunu hiç merak ettiniz mi? Bugün elimizde buna dair veri yok. Belki de var fakat kamusallaşmış değil. Oysa geçmişte bu verilerin üretilmesini gerektiren bir siyasi hedef vardı ve böylece şehirlerin dilsel kimliklerini öğrenme imkânı da oluşmuştu. 1935 yılında yapılan ikinci Genel Nüfus Sayımına göre ülkede 22 dil konuşulmaktaydı ve şehirler birçok dilin mekanlarıydı. 1935 verilerine göre Artvin’de 53.646 kişinin anadili Lazca, Mardin’de 57.317 kişinin Arapça, Kayseri’de 14.931 kişinin Çerkesce, Kırklareli’nde 8.822 kişinin Pomakça, Eskişehir’de 8.328 kişinin Tatarca, Çanakkale’de 7.600 kişinin Rumca, Kocaeli’nde 7.550 kişinin Boşnakça, Sivas’ta 3.94 kişinin Ermenice, Edirne’de 1.743 kişinin anadili Kıptice idi. Diyarbakır, Van, Muş, Mardin gibi şehirlerde ise nüfusun çok büyük bölümünün anadili Kürtçe idi. Şehirlerin sokaklarında bu diller yaygınlıkla konuşulurdu.

Şehir kimlikleri, ilgili literatürde genelde mekanlar (meydanlar, anıtlar, yapılar) bağlamında yer almıştır. Mekanlar, elbette bu kimliğin önemli göstergelerinden birisidir. Eğitim kurumları, fabrikalar, yönetim binaları, tren garları, sanat kurumları, konaklama mekânları vb. Fakat şehirler aynı zamanda çeşitli etno-kültürel, dilsel, dinsel nüfus kesimlerinin yaşam alanlarıdır. Hatta bu kimlikler, mekanların yapıcı dinamikleridir. Dolayısıyla şehrin mekanlarını, onları inşa eden kimliklerle; onların dilleri-kültürleriyle birlikte anlamak gerekir. Örneğin Arap şehri dediğimizde hem şehrin mekânsal niteliklerini hem de onu kuran Araplık halini birlikte ele almak lazım. Aynı şey Fransız, Türk, Alman, Kürt bütün şehirler için geçerlidir.

İmparatorluk zamanlarında şehirler etnik-dinsel kimlikleriyle anılırdı; Süryani, Müslüman, Ermeni mahalleleri gibi. Bunlar, gelenekleri yönünden benzemeseler de aynı politik sistem içinde yer alıyorlardı. Ne var ki ulus devletle birlikte kimlik alanını tekleştirici politik sistem geldiğinde, hükmedilen sınırlar içindeki farklı dil ve kültürler sorun olmuş; ulus devletlerin şehir kimliklerine müdahalesi de başlamıştır.

turkiye-nin-sehir-kimliklerinde-dil-ve-iskanin-izleri-786758-1.

ULUS DEVLETLER, İSKÂN VE ŞEHİRLER

Dil ve kültürü tek olan bir kimlik yaratabilmek için ulus devletlerin başvurduğu en önemli araç iskân uygulaması olmuştur. İskân, şehircilik literatüründeki yerleşim izninden daha fazla anlamı olan bir olgudur. Hemen tüm ulus devletler iskân yasası ile orta/uzun vadede dil ve kültür birliği yaratmak için nüfusu, şehirler ve bölgeler arasında dağıtarak yeniden yerleştirmişlerdir. Bir iskân zamanı olan 19. yüzyıl ikinci yarısı ve 20. yüzyılda kara trenler ve hayvanlarla taşınan ya da yürümek zorunda bırakılan milyonlarca insan, ulus devletlerin tek kimlik hayali için çeşitli şehirlere ve coğrafyalara yerleştirilmişlerdir.

Her ne kadar Osmanlının geleneksel döneminde ekonomik ve güvenlik nedenleriyle iskân uygulamaları olmuşsa da ki bugün Konya, Kırşehir, Çorum, Ankara ve Çankırı’daki Kürt köy kasaba, ilçeleri bu iskân hareketlerinin sonucudur, moderniteyle birlikte etnisitenin belirlediği yeni bir iskân deneyimi daha yaygın biçimde yaşanmıştır. Bu yeni iskânda Müslümanların, Müslüman olmayan nüfusla yer değiştirmesi ve boş alanlara Müslüman nüfusun yerleştirilmesi esas alınmıştır. Mesela 93 Harbi göçmenleri çoğunlukla Bursa’ya yerleştirilerek 1906’da Gayri Müslim nüfusun oranı % 21.77’ye düşürülmüştür. 1882-1900 yılları arasında 120.000 Boşnak İstanbul, Ankara ve Bursa’ya yerleştirilmiştir. İskân ya da Muhacir Komisyonlarının giderek yetersiz kalması ve yeni politik stratejiler nedeniyle 1913’de Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi kurulmuş ve 1922’ye kadar Osmanlı iskân pratiğinin anahtar kurumu olmuştur. Rumlar, Kürtler, Ermeniler, Pomaklar, Müslüman Çingeneler gibi hangi nüfus gruplarının nereden alıp nereye yerleştireceğine başında Cumhuriyet dönemi iskân işlerinin de beyni olan Şükrü Kaya’nın bulunduğu bu kurum karar vermiştir. Bütün bu örnekler iskânın, Osmanlıda ne kadar önemli bir mesai alanı olduğunu gösterirken, bir tehcir olmanın çok ötesinde gerçekte bir kırım olan 1915 Ermeni Tehciri de bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

turkiye-nin-sehir-kimliklerinde-dil-ve-iskanin-izleri-786759-1.

CUMHURİYET’İN İSKÂN UYGULAMALARI VE ŞEHİRLER

Cumhuriyet döneminde iskân hareketlerinin sahası daha da gelişmiştir. Türkiye’nin bütün etnik gruplarını, hiçbir yerde çoğunluk olamayacakları şekilde dağıtmak ve aralarındaki bağı kesmek iskân politikalarının temel amacı olarak ilan edilmiştir. Böylece şehirler ve ülke tam bir sosyal mühendislik mantığı içinde kurgulanmış ve iskân, bu projede anahtar uygulama olmuştur.

1923’te Mübadele İmar ve İskân vekaletinin kurulmasıyla iki yılda Yunanistan’dan getirilen 355.635 kişi Samsun, Adana, Malatya, Amasya, Tokat ve Sivas, Manisa, İzmir ve Tekirdağ, Muğla, Çatalca, Karaman, Niğde, Antalya, Ayvalık, Edremit ve Mersin’e yerleştirilmiştir. Türkiye’nin bu şehirleri bir yandan geleneksel mukimlerini kaybederken bir yandan da yeni bir nüfus grubuyla tanışmıştır.

O yıllarda iskân uygulamaları dahili bir mesele olarak Kürt bölgelerini de içine almış; 1925’de 134 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla birçok kişi bölgeden çıkarılmış; yerlerine Türk muhacirler yerleştirilmiştir. 1927’de 1097 sayılı Bazı Eşhasın Şark Mıntıkasından Garp Vilayetlerine Nakillerine Dair Kanun ile Kürtlerin önde gelen ailelerinin çoğunluğu Batı’da iskân edilmiştir. Çağaptay’a göre 1929’a gelindiğinde Kürt coğrafyasında bir tek nüfuzlu aile bırakılmamıştır.

1934 yılında hem ülke dışından gelenleri yerleştirmek hem de içeride Türk kültürünün yayılma alanını genişletmek için 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarılmıştır. Kanunun, Türkiye’de dil-kültür birliğini sağlamayı amaçladığı açık bir şekilde ifade edilmiştir. Kanuna göre Türkiye’de yerleşmek için gelen Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olanlardan yardım istemeyenler istedikleri yerlere; yardımı isteyenler ise devletin gösterdiği alanlara yerleştirilmiştir. Türk ırkından olmayanlar hükümetten İskân yardımı istemeseler bile hükümetin göstereceği yerlerde oturmaya ve izin almadan yerlerini değiştirmemeye mecbur edilmişlerdir.

Kanun, Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenen yerleri belirleyip buralara Türk kültürlü nüfus yerleştirmeyi öngörmüştür. Mesela Gürün, Divriği, Elbistan, Göksun, Kangal, Pınarbaşı, Hafik ilçeleri bunlar arasında sayılmış ve Malatya-Sivas bölgesine 8–10 bin Türk ailesi yerleştirmek planlanmıştır. Kanunla Erzincan, Malatya, Bitlis, Siirt, Van, Kars, Diyarbakır, Tunceli, Bingöl, Ağrı, Muş, Erzurum, Elazığ, Mardin, Çoruh’dan 5074 hanede 25.831 nüfus Batı Anadolu’da İskân edilmiştir. Tunceli Milletvekili Necmeddin Sahir Sılan’a göre sadece Dersim’den 20.000 kişi Batı Anadolu’ya İskân edilmiştir. Böylece Batı Anadolu’nun şehir ve bölgeleri de başka bir kültürle; Kürtlerle tanışmıştır.

NÜFUS VE İSKÂN RAPORUNA YANSIYAN DETAYLAR

Nüfus Umum Müdürlüğü tarafından 1935’de hazırlanan “Geçen dört yılda yapılan ve gelecek dört yıl içinde yapılacak işler hülasası”, başlıklı rapor Türk kimliğini hakim hale getirmek için Trakya’dan doğuya tüm bölgeleri İskân çerçevesinde değerlendirmiştir. 1921-1927 arasında Türkiye’ye gelen 431.065 göçmenin 49.336’sı Edirne’ye, 30.243’ü Tekirdağ’a, 10.856’sı Çanakkkale’ye, 27.254’ü Kırklareli’ye yerleştirilmesine rağmen rapora göre Trakya’da Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale ile Silivri ve Çatalca şehirlerinin yer aldığı bölgede 614.381 olan nüfusu 1.250.000’e çıkarmak için hangi ilçeye ne kadar nüfus yerleştirilebileceğine dair cetveller hazırlanmıştır. Balkanlardan gelen nüfusun Trakya’ya yerleştirilmesi sonraki yıllarda devam etmiştir.

Aynı süreçte Doğu’dan da Trakya’ya nüfus iskân edildiğini görüyoruz. Şeyhmus Diken’in İsyan Sürgünleri çalışmasında yer verdiği Kürt Azizoğlu ailesinin Trakya’da doğan çocuklarına İskân ismini vermelerinin öyküsü kimlik-İskân ilişkisi bakımından da hayli ilginçtir. 1930’da İran’dan gelen Halikanlı Aşiretinden 380 hanede 2.486 nüfusun bir kısmı da Trakya’da iskân edilmiştir. Bu uygulamalarla Trakya şehirlerinin de demografik yapısı değişmiştir.

Rapor, çoğunlukla Kürtçenin konuşulduğu şehirlere Türk kültürlü nüfusun yerleştirmesine özel bir yer ayırmıştır. Osmaniye’den Siverek ve Urfa’ya kadar geniş bölgenin, keza Mardin, Elazığ, Muş, Erzincan ve Tercan ovalarının Orta Anadolu, Balkan Türkleri ve Karadenizli nüfusun iskânı için uygun olduğu; buralara ve boş sahalara Türk halkını koymak lazım geldiği gayet net şekilde vurgulanmıştır.

Kürt coğrafyasını Türk kitlesi ile doldurmanın hedeflendiği rapora göre beş yılda Türk kültürlü 250.000 kişinin iskânı öngörülmüştür. Bunlardan 50.000 kadarı Karadeniz’den, 200.000 kadarı da Romanya, Bulgaristan ve Yugoslav Türklerinden olması planlanmıştır. Ayrıca Sovyet Rusya ve İran hududundan toplu ve münferit şekilde hududumuza sığınan kandaşlar Muş Bulanık, Bitlis ve Karaköse-Eleşkirt mıntıkalarına iskân edilmiş ve buralarda kuvvetli Türk kolonileri tesis edilmiştir.

Raporda gerçekleşen bazı iskân hareketleri de detaylı olarak yer almaktadır. Bir fikir vermesi için 1931’de 270 Bulgaristan muhacirinin Elazığ’a, 1931’de Rusya’dan gelen 81 mültecinin Bulanık kazasına, 1932’de Rusya ve İran hududundan iltica ederek gelen Türklerin, Bulgaristan ve Romanya’dan gelenlerle birlikte Elazığ ve Diyarbakır’a, Trabzon ve Rize’den kendi istekleriyle gelen 140 hanenin Van Gölü civarına (Tatvan), 1933 yılında 53 hanede 169 Şimal Türkü, bir hanede 10 nüfus Romanyalı, 4 hanede 25 nüfus Azeri Mültecisi, bir hanede 6 nüfus Yugoslav ve 166 hanede 564 Romanyalı muhacirin Diyarbakır vilayet merkezine iskân edildiklerini söyleyebiliriz.

Etnisite değişkenine bağlı olarak geliştirilen bu politika ve iskânın ilerleyen yıllarda da devam ettiğini gösteren çok sayıda örnek vardır. Bu politikanın amacı nüfusu çoğaltmaktan çok, Türk kültürlü nüfusu çoğaltmaktır. Nitekim 10 Ağustos 1950’de Bulgaristan bir nota ile Türkiye’den 1925 yılı anlaşması kapsamında üç ayda 250.000 Türk göçmeni kabul etmesini istemiş; fakat Türkiye Bulgaristan’ın Türk olmayanları da göndermesi üzerine 15.000 kişi geldikten sonra 7 Ekim 1950’de sınırını kapatmıştır. Bu politika ve uygulamaların arada esneyerek/katılaşarak 20. Yüzyılın sonlarına kadar sürdüğünü söyleyebiliriz.

SONUÇ

Özetle başlangıçta ekonomik-güvenlik sebeplerle başlayan; modernleşme ile birlikte etnisitenin baskın hale geldiği İskân politika ve uygulamaları Türkiye şehirlerinin etnokültürel haritasında önemli değişiklikler yaratmıştır. Bugün ülkedeki sözkonusu kimlikleri birer renge boyasaydık herhalde ortaya rengarenk bir harita çıkardı. Batı coğrafyasında Kürt yerleşimler, Doğu coğrafyasında da Türk yerleşimler görmek de uzun yıllar süren İskân politikalarının sonucudur. Başka bir deyişle bu rengarenk halin oluşumunda, tam tersi bir siyasal/kimliksel hedef güttüğü halde ulus devlet iskân politikalarının da etkisi olmuştur. Şehirlerin etnokültürel, dinsel kimlikleri, tek kimlik ve kültür ideali olan politik zihniyetlerin yönettiği süreçten derin biçimde etkilenmiştir. Bu süreçte hakim politik yaklaşım ve uygulamalar nedeniyle hemen tüm şehirler Türk kimliklerine daha kuvvetli vurgu yapma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Şehirlerin kimlikleri bağlamında bugün yeni bir manzara ile karşı karşıyayız. Küresel dünyada şehirlerin çok kimlikli görüntüsü olağandır. Tabii bunu tetikleyen bir dizi faktörler vardır. Fakat şehirlerin dillerini korumak yerine bir dilin şehrini yaratmayı hedefleyen modern müdahalenin anlamı ve toplumsal maliyeti henüz yeterince anlaşılamamıştır. Bu nedenle herhalde şehirlerin kimliklerine atılmış neşterlerin bir muhasebesi şehir sosyologlarının yanı sıra hem her bir şehrin kendi tarihine dair görevi hem de şehirlerin kökleriyle saygın bir ilişki kurmalarının gereğidir.

Bu konuda daha detaylı bilgiler için İlhan Tekeli, H. Yıldırım Ağanoğlu, İsmail Beşikçi, Soner Çağaptay, Sema Erder, Fikret Babuş, Şeyhmuz Diken ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün ilgili belgelerine bakılabilir.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız