Türkiye, geçen yüzyılın başında olduğu gibi, yine benzer bir tarihsel kavşakta duruyor. Toplum bir kez daha yön duygusunu yitirmiş durumda. Her toplumsal ve siyasal kesim, hatta tekil olarak insanlar yeni bir yön arayışında… Çünkü, geçen yüz yılın başında ülkenin ulusal kurtuluş mücadelesi ve bir devrimle belirlediği yön, uzun bir zamana yayılsa da, sert bir kırılmaya uğradı. Kimse beklemiyordu bunu, ama olan oldu. Cumhuriyet kolektif bir cinayete kurban gitti.

Özellikle Türkiye solu hiç beklemiyordu. Sosyalizm için mücadele ederken, Cumhuriyeti, dahası insanlığın ilerici birikimini cami avulusuna terkedilmiş bir çocuk gibi kucağında buldu. Bu durum, bir bakıma Türkiye sosyalist hareketinin talihsizliğidir. O nedenle Türkiye, son 30-40 yıldır bir önceki yüzyıldan devraldığı siyasal, kültürel, ideolojik ve sosyolojik sorunlarla boğuşup durdu. Boğuşmaya da devam ediyor.

Türkiye’nin, ağırlığı altında ezildiği bu yükle 21. Yüzyılda yoluna devam etmesi mümkün değil. Geçen yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu çözülürken Akçuraoğlu Yusuf Bey (Yusuf Akçura), siyasal ve entelektüel tarihimizin en önemli eserleri arasında olduğunu düşündüğüm, “Üç Tarz-ı Siyaset” kitabı ile fikri ve felsefi bir karğaşa yaşayan, yön duygusunu kaybetmiş bir toplumun önündeki seçenekleri göstermişti.

Yusuf Akçura’nın gösterdiği, zaten bir akım olarak yaşam içinde var olan yollardan biri de uluslaşma ve burjuva devrimiydi. Kendisi de “Türkleşmek” diye tanımladığı bu aydınlanma ve modernleşme çizgisinde duruyordu. Modern ulus kuruculuğu anlamındaki, 19. Yüzyıl sonu, 20. Yüzyıl başlarındaki demokratik Türkçülük akımı ile bugünün tutucu, etnik ve şovenist milliyetçilik kavramı arasında hiçbir benzerliğin olmadığını belirtmek gerekiyor. Yusuf Akçura’nın Osmanlı aydınlarına, siyaset sınıfına ve nihayet topluma tartışmak için önerdiği diğer iki yol ise, sırasıyla “Osmanlıcılık” ve “İslamcılık” çizgisiydi.

★ ★ ★

Yusuf Akçura, dönemin yeryüzündeki en büyük ve köhnemiş bir imparatorluğunun fikir hayatında, önerdiği yön ile büyük bir sadeleşme sağlamış, topluma yetkin şekilde seçenekler sunmuştu. Bugünün Türkiyesi de bir çöküş yaşıyor. Eğer Kürt siyasal hareketini dışında tutarsak, İslamcılar dışında topluma güçlü şekilde yön gösteren bir siyasal ve entelektüel hareket bulunmuyor. Bu durum, toplumdaki çürümeyi derinleştiren bir rol oynuyor.

İslamcı hareketin işaret ettiği yön, hiç kuşkusuz yeni oligarşinin iktidarını garantileyecek, Emevi şeriatına dayalı bir din devleti kurulmasını sağlayacak bir yoldur. Ortaçağ değerler dünyasına iade edilmiş bir toplumdur… Fikri ve felsefi kargaşa ve arayış yaşayan toplumun arayışına şu ya da bu şekilde verilmiş bir yanıttır.

Ancak, siyasal islamın sadece bölgesel değil, küresel ölçekte de yüz kızartıcı bir iflas yaşaması, bu yanıtın bütün gücünü tüketmiş durumda. Siyasal islamın Türkiye’de gücünü hala koruyor oluşu, yaşamın ve tarihin akışına uygun değildir, atipik bir durumdur. Ancak, tarihsel ömrünü doldurduğu halde, muhalefet güçlerininin programsızlığı, ürkekliği ve dağınıklığı nedeniyle siyasal ömrünü uzatan islamcı iktidar, gecikmeli de olsa artık önlenemez bir çözülme süreci yaşıyor. AKP geleneksel islamcı tabanına doğru daralıyor. Merkez sağ alanda kurduğu ideolojik-politik hegemonya çöküyor.

Dolayısıyla, AKP iktidarında somutlanan ve islamcı hareketin takiye, hile, iki yüzlülük ve sahtekarlıktan da beslenen siyasal-kültürel hegemonyanın çözülmesi; yön arayışına bu çevreler tarafından verilen yanıtın da çökmesi anlamına geliyor.

★ ★ ★

Yukarıda ifade edilen nedenlerle, siyasette yeni arayışlar için büyük bir alan açılmasına karşın, sol bu döneme ne yazık ki programsız yakalandı. Çünkü, post-modern ve liberal ideolojik kuşatmanın etkisi altındaki solun, zihin dünyası fena halde lekelendi.

Bu nedenle sol, insanlığın 19. Yüzyılın başlarına iade edildiğini çok geç fark etti. Aslında tam olarak durumu kavradı mı, emin değilim. Elbette istisnaları var, ama genel tablo ne yazık ki böyle. Sürekli kendini eleştiren, bunu bir marifet sanan, kendi içinden liderler çıkaramayan, varolanları ise liberal bir histeriyle imha eden sol, adeta acı çekmekten mistik tad alan tuhaf bir topluluğa dönüştü.

Oysa sol, hiçbir komplekse kapılmadan topluma yeniden aydınlanmacı, laik, eşitlikçi ve demokratik bir seçenek sunabilir. Cumhuriyetin ufkunu aşan bir perspektifle, gericilikle geçen yüz yılda yarım kalan ve bu yüzyıla devredilen hesaplaşmanın tamamlanmasına öncülük edebilir. Çünkü, 150 yıllık aydınlanma ve modernleşme sürecini bütün tarihsel ve mantıksal sonuçlarına ulaştıracak biricik güç soldur.

Bu yolu açacak stratejik yaklaşım, Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı, kamucu ve laik damarıyla buluşan; dolayısıyla, 68’den Şeyh Bedrettin ya da Pir Sultan’a atlamak gibi bir tarih saçmalığından kurtularak, bu toprakların modern devrimci birikimini de içererecek bir siyaset mümkündür. Sosyalist solu yeniden kitlelerle buluşturacak tek yol da budur.