birgün

5° KAPALI

TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın onur konuğu: Edebiyatımızın Bunuel’i Nazlı Eray

Nazlı Eray edebiyatımızın Pangeası gibi.. Sınırsız, iç içe geçmiş dünyalara farklı bir prizmayla bakabiliyor bu yüzden…

BİRGÜN KİTAP 02.12.2022 11:40
TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın onur konuğu: Edebiyatımızın Bunuel’i Nazlı Eray
Abone Ol google-news

MELTEM SEZEN KILIÇ - DENİZ ZEKA

TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu Nazlı Eray ile büyülü gerçekçilik ve yazarlık serüvenini konuştuk.

Yazmak sizce nedir? Yazmaya ne zaman başladınız?
Yazmaya çok küçük yaşlarda başladım. Ortaokul son sınıftaydım. Bir gün, annem ve babamla oturduğumuz Şişhane yokuşundaki loş apartmanın karanlık bir odasında pencereden dışarı baktım ve bir A4 kağıda Mösyö Hristo diye bir başlık attım. Bilmiyorum hayatımdaki ilk yazımı ama hep ilk hikâyem diye geçer. Şişhane yokuşundaki o Saadet Apartmanı’nın kapıcısı Mösyö Hristo’nun, bir sabah vakti kaldırımın kenarına konan bir güvercin olarak uçmaya başlaması, evinden çıktıktan sonra ve Pera’nın üstünde on iki saat tur atarak hayatının muhasebesini yapması; şu evde kapıcılık etseydim daha mı iyi olurdu, şuralar nedir okullar dağılıyor, ziller çalıyor bi yerde bi açıkhava gazinosunda Perihan Sözeri şarkı söylüyor, genç güvercinler bizim güvercinin yakınına konuyor ama bir şey yapmıyor bir yandan evini, geride bıraktığı karısı Marina’yı düşünüyor. Fakat kanatları var, uçup gidebilir. Bütün o bunalımdan çıkabilir.

Sonra Mösyö Hristo evine dönüyor. Gün batımından sonra şehirde Pera’nın üstünde, bütün ışıklar yandığı zaman kaldırımın kenarına konuyor güvercin olarak. Sonra Mösyö Hristo olarak kapıcı dairesine dönüyor ve karısına çok yoruldum diyerek yatağına yatıp uyuyor. Hikâyeyi bitirip altına imzamı attım. Mösyö Hristo hikâyesi. 60’lı yıllar İstanbul’u. Hayat hem çok güzel hem çok zor. Dünya hem kocaman hem çok küçük. Hem eğri büğrü hem dümdüz. Tuhaf. Yani bugünle ilgisi yok bu 60’ların ortasının… Süperman yok, Harry Potter yok, Yüzüklerin Efendisi yok, Uçan Adam yok, Captain Marvel yok, cep telefonu yok, televizyon yok, hiçbir şey yok. Yazdığım hikâyeyi bir zarfa koydum ve altına telefon numaramı da yazdım, ara sokaklardan koşarak okuduğum okulun edebiyat kulübüne gidip kapının altından zarfı attım. Bu da tuhaf. Sonra koşarak tekrar eve geldim ve keşfedilmeyi beklemeye başladım. Mucize olacak. O kadar eminim ki kendimden, fakat bir ara aklıma bir şey geldi. Demesinler dedim adam hiç uçar mı? Adam uçamaz. Benim hiçbir şeyden haberim yok. Gerçeküstücülük, sürrealizm Picasso, Camus, Bunuel… Bunlar çok yeni Paris’te ve ben bunların hiçbirini bilmiyorum 16 yaşındayım. Derken telefonum çaldı. Okuldan. Zarfı bulmuşlar. Halbuki ne biçim bir sorti, bir odacı zarfı süpürüp atabilirdi. Beni çağırıyorlar, hoca çağırıyor. Nasıl bir koşarak gidiş bende yine ara sokaklardan. Okulun kapısına gelince bir an durdum. Edebiyat kulübünün kapısında öğrenciler sıralanmış. Haber verilmiş. Sağlı sollu öğrenciler, birkaç hoca vardı, herkes beni tebrik ediyor. “Mösyö Hristo kim?” diye soruyorlar. Açıp hikâyeyi okumuşlar. Beni kulübe kaydettiler. Kaydım yoktu. Silik bir öğrenci 15-16 yaşında. Bir kırmızı maroken koltuk, oraya oturttular. Tebrikler geliyor ve hayatımda ilk kez yazar olduğumu orada hissettim. Yazarlığımın hikâyesi. Hiçbir amaçla yazmadım. Birdenbire geldi. Gerçeküstücülük nedir bilmiyordum.

Yazmak sizin için ne ifade ediyor?
Yazmak büyük özgürlük. Yaratmak. Yeni bir dünya yaratmak. Sürüp gitmek. İstediğin kuralları koymak. İlk hikâyemle son yazdığım romandaki tempo hep aynıdır. Bir kitabı dikte edebiliyorum. Bunu bir tek Balzac yapabiliyor biliyorsunuz, bazı eserlerinde. Benim birkaç kitabım dikte. Benim için daha kolay. Böylece düşünce örgüsü bozulmaz.

Kitabın oluşum sürecinde neler yaşıyorsunuz?
Bir kitabı yazmadan önce doğum sancısı gibi bir sancısı vardır. Sonra bir narın çatlaması, etrafa tanelerinin saçılması gibi birdenbire dökülmeye başlar. İlk cümlenin altındadır bütün kitap. Hiçbir plan yapmam. Kroki çok az, çok ender. Bir iki isim yazabilirim. Defter kullanıyorum, el yazısıyla yazıyorum. 75 kitabım var sanıyorum yaklaşık. Yazmak büyük bir özgürlük. Müthiş bir serüven, büyük bir yolculuk. Yaratmak…

Nasıl bir ortamda yazıyorsunuz? Kendinizi kapatıyor musunuz?
Hayır canım ben insanların içinde yazarım. Genellikle kahvelerde, çok gürültülü yerlerde ne bileyim Ankara’dayken de öyle yazıyordum. Üzerime böyle bir fanus kapanır; böyle balon gibi bir şey, ben hiçbir şey duymam. Benimle konuşulmadığı sürece ben yazımı yazabilirim. Ritüellerim yoktur benim. Hiçbir zaman evde yazmam. Hiçbir zaman yazı masam olmadı.

Defterleriniz olduğunu ve elle yazdığınızı söylediniz. Anlatır mısınız?
Çok güzel altın rengi, gümüş rengi, pembe altın rengi kaplama defterlerim var. Öyle çok severim ki süslü, gösterişli, pullu, kadınların gece elbisesi gibi payetli defterleri… Öyle defterlere yazarım. Şık.

Zaten genç yazar adaylarına da pek çok tavsiyenizin yanı sıra öncelikle şık güzel bir defter edinmelerini öneriyorsunuz.
Şık ve güzel, seveceğin, içinde rahat edebileceğin bir defter. Aynı bir ayakkabı, bir elbise, bir eldiven gibi. İçinde rahat edebileceğin bir defter.

Nazlı Hanım, “Masal dinlemeyen çocuklar kedi resmini cetvelle çizer” demiş Cemal Süreya. Büyülü gerçeklik nedir? Gerçekten masallar, rüyalar, mitler büyülü gerçekliğin neresinde? Neden Doğu toplumlarında yaygın?
Büyülü gerçekçiliğimi anlatayım. Bunun tarifini yeni buldum. Avrupa’da Amerika’da artık her şey büyülü gerçekçi. Filmler, senaryolar hep büyülü gerçekçi çok imreniyorum, çok özeniyorum. İki hikâyem Angelo Savelli hikâyesi 17 yıl boyunca İtalya’da oynandı. İki küçücük hikâyeden. Bizde niye böyle şeyler yapılamıyor? Acaba hikâyelerim mi zor, hep onu düşünürüm. Çok uğraştılar, Monte Kristo film yapıldı. Birkaç populer hikâyem var hep onlara takılıyorlar: Monte Kristo, Mösyö Hristo, halbuki “Yılanlı İzzet Efendi, Mutlu Yuvalar, Sıcak Yuvalar” var. İlk öykülerim “Geceyi Tanıdım, Ah Bayım Ah”, çok değerli ve hepsi birer film olabilir. Angelo Savelli, o iki küçücük öyküden neler çıkardı, hayretler içinde kaldım ve o kadar uzun oynaması… Büyülü gerçekçiliğe dönersek, ne zaman çocukluğumu anlatsam, muhteşem diyorlar. Şişhane yokuşundaki o karanlık aralık, eski mahalle, sokaktan geçen bileyici, bunlar benim için olağanüstü; çocukluğum, mutluluğum, oyunlarım, dondurmacı… Geçen gün arkadaşlarımla konuşurken herkes daha muhteşem şeyler yaşamış aslında. Demek ki benim görüşüm büyülü gerçekçilik. Çocukken kar yağışını saatlerce seyrederdim. Küçücük periler, cüceler, arabayı çeken geyikler görürdüm. Bir çini soba vardı, çıtır çıtır yanardı. Ateşe baktığımda da böyle değişik şeyler görürdüm. İşte büyülü gerçekçilik bunlar. Büyülü gerçekçilik gerçeğin üstüne bir tül atıp ondan sonra okuru bir kapıdan sokup içeride iyice dolaştırıp ona olmayacak şeyleri olur kıldırdığın, ona inandırdığın dünyada kabul ettirip ondan sonra da diğer kapıdan da çıkarmak, mutlu etmek. Ben böyle bir prizmadan bakıyorum dünyaya. Ve çok mutlu oluyorum, ben yazdığım sürece çok mutlu oluyorum.

Yazdıklarınızı tekrar tekrar okur musunuz?
Hiç karalamam, genellikle hiç edit etmiyorlar yazdıklarımı. Dokunduğun zaman böyle bir yama gibi kalıyor. Bazen sabah on, on üç sayfa yazarım. Sonra gece yarısı kalkar bir şey ilave ederim. Ertesi sabah bakarım, olmamış onları hemen çıkarırım. O içimden geldiği gibi daha güzel oluyor. Öyle rüzgâr gibi bir şey.

Her insanın bir yol göstericisi, referans aldığı kişiler var? Sizinkiler kimler? Tanpınar’ı Bunuel’i sevdiğinizi biliyoruz. Başka neler söylersiniz?
Bir davet nedeniyle Paris’e gittiğimde Bunuel haftası vardı. O hafta beni mahvetti, mahvetti. Muazzam bir şey. Nasıl heyecanlanıyorum, nasıl garip bir duygu. Onu o zaman tanıdım. Tanpınar’la ilgili okumalar yaptığımda onu daha iyi tanıdım ve o garip kişiliğine hayran oldum. O eskimişlik, o unutulmuşluk, o yok görülmüşlük, o borçlar, o hayatın yüze gülmemesi, parasızlık, o oturduğu izbe Narmanlı Apartmanı… Tüm bunlara rağmen orada bomba gibi dört tane roman yazmış. Hayran oldum. Kişiliğini belki de kendime benzettim biraz.

Siz çok hayatın içindesiniz ama. Ankara’dayken ne sık rastlardık size. Bu harika bir duygu yazarınıza rastlayabilmek sokaklarda, kafelerde…
Ben büyük şehirleri seviyorum, metropol insanıyım. Üstten tren geçecek, alttan tünel olacak. Chicago gibi yerleri severim. Vahşi yerleri. Zor yerleri.

Nazlı Hanım, kentler demişken kentlerin ve mekânların edebiyata etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mekânlar benim için çok önemli. Edebiyatta da öyle. Benim için şehirler çok önemli. Sinop, İzmir, New York çok önemli. Ne bileyim Tahiti çok önemli, aslında dünya çok önemli. Bir şehir bana bir roman yazdırabilir. Mesela: Mardin. İşte sizin söylediğiniz Luis Bunuel’le ilgili “Halfeti’nin Siyah Gülü”nü yazdıran roman.

Zamanla ilgili düşünceleriniz...
Albert Einstein zaman palavradır demiş, bu lafı çok beğenirim. Zamanı bilmiyoruz. Zamanla ölüm aynı şey de olabilir. Zaman diye bir şey olmayabilir de. Zaman her insanın içindedir. Döngü olabilir. Zamanı güzel geçirecek şeyler var, zamanı geçirmeyecek şeyler var. Bunu düşündüm. Zaman başka bir şey. İnsanın zihninde ruhunda, beyninde olan bir şey. Zaman geliyor mu, gidiyor mu, zaman yukarı doğru mu gidiyor, aşağı doğru mu iniyor. Zaman akan bir nehir, belki de gelen bir şelale.

Sis Kelebekleri eserinizde de şehir ve zaman ilişkisi mükemmel.
Ay çok güzel. “Sis Kelebekleri” Sinop’ta geçiyor. Sinop’ta zaman yok. Çünkü sis var orda ve sis zamanı yok ediyor. Sinop’ta mesela bir kafede otururken birdenbire bir sis oluyor, aynı böyle bir sis perdesi gibi, konuşmaları duyuyorsun, insanlar yok oluyor. Onun için ben Sinop’a bayılıyorum. O şehir, zamanı yok eden bir şehir.

Çocuk edebiyatında da çok eseriniz var. Neler söylersiniz?
Çok önem veriyorum. Çünkü bir düğmeye basıyorum ve çocukluğuma iniyorum. Bütün o size anlattığım büyülü gerçekçiliği keşfettiğim olaylar var ya hep oraları yazıyorum. Pera’yı, Şişhane yokuşunu, Mösyö Hristo’yu. Bir şehre sığmayan bir dev var. Tanpınar da var benim çocuk kitaplarımda, Rihanna da var.

Büyülü belgesel gerçekçilik sizinle edebiyatımıza gelen bir şey. Bununla ilgili neler söylersiniz?
Büyülü belgesel gerçekçiliği belki dünyada ilk yapanlardanım. Başka var mı bilmiyorum. Bu şekilde Eva Peron’un, Stalin’in, Tanpınar’ın hayatını yazdım. Kennedy suikasti beni çok ilgilendiren bir suikasttir. Bu büyülü belgesel gerçekçilikte bütün belgeler doğru, inceliyorum, araştırıyorum, kitap içlerine gömülüyorum, yaşıyorum, düşünüyorum Mesela Amerika’da bir insanın hayatı yazılırken o insanla yaşıyorsun birkaç yıl. Öyle yazılıyor. Bütün belgeler gerçek, bu gerçekliğin içine fantastik kurguyu koyuyorum. Büyülü belgesel gerçekçilik. Hepsi gerçek. Değiştiremezsin. Stalin’in hayatını değiştirebilir miyiz, değiştiremeyiz.

Eserlerinizde sizi besleyen şeyler neler? Neler okuyorsunuz, neler izliyorsunuz, nerelerde geziyorsunuz?
Her yerde geziyorum. Son derece sıradan filmler, cinayet filmleri izlerim. Belgesel severim. Japon filmlerini seviyorum. Japon edebiyatını seviyorum. Amerika’da Japonlarla çalıştım yıllar önce. Tokyo’yu severim. Tokyo da benim favori şehirlerimden biri. Bütün buralara çok özgürce gitmek isterim tekrar belki mümkün olmayabilir. Hayatımı bir transatlantikteki bir kamarada geçirebilirim yazı yazarak. Bir otel odasında bir roman bitirebilirim. Ben çocukken de serseriydim, gene öyleyim.

Edebiyat kendini yenilemek zorunda mı?
Tabi ki yenilemek zorunda bu elektronik çağda edebiyata kim bakar. William Shakespear striptiz yapsa kimse gelip bakmaz. Onun için edebiyat raflarda kalabilir. Kalbin Güneybatısı kitabımda bir parçacık yaptım. Yani bir sahne oyunu oynanırken sahne bir ekran şekline getirilebilir. Bizim her gün gözümüzü ayıramadığımız telefon ekranı. Mesela… (Yani bu teknolojiyle uyumlanmak zorunda edebiyat.) Elbette. Bir yerde öylesin. Bir yerde insanlar robotize oluyor…

Nazlı Hanım “El yazması Rüyalar” sizin için neden önemli. Neden onu ayrı tutuyorsunuz?
Severim. Önemli, tabi. Kıyıda köşede kalmış önemli bir kitabım. Aslında o da bir otobiyografi. Benim hayatımdan çok büyük bölümler var orda.

Sizin yazarlarınız kim? Ahmet Hamdi Tanpınar’ı konuştuk, onun dışında kimler var?
Ahmet Hamdi Tanpınar, Yasunari Kavabata, Tenesse Williams, Samuel Beckett, Eugene Ionesco, Arthur Rimbaud. William Shakespear’i de çok severim. Fernando Pessoa adamlarımdan biri. Pessoa’ya hayranım. Marquez. Yine Portekizli yazarları severim. Jose Saramago’nun kişiliğine de yazılarına da çok hayranım.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun