Üçün, beşin hesabı olmaz!

17.03.2019 11:45 BİRGÜN PAZAR
ALPER TURGUT Yazıya, beş harfli ismim sebebiyle, memlekette beka sorunu yaşattığım için, harbiden çok ama çok üzgün olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Adında beş harf bulunan milyonlarca problemden biri olmak, çok ağrıma gitti, pek değerli, pek kıymetli sayın halkım. Bu münasebetle; Yurdumdaki tüm delilerden özür diliyorum, başkaca bir şey de bulamadım, üstüne düşünmek, çözüm ve çare […]

ALPER TURGUT

Yazıya, beş harfli ismim sebebiyle, memlekette beka sorunu yaşattığım için, harbiden çok ama çok üzgün olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Adında beş harf bulunan milyonlarca problemden biri olmak, çok ağrıma gitti, pek değerli, pek kıymetli sayın halkım.

Bu münasebetle; Yurdumdaki tüm delilerden özür diliyorum, başkaca bir şey de bulamadım, üstüne düşünmek, çözüm ve çare bulmak, gerçekten akıl işi değil! Aslında soyadım da isim gibi benim, yerlerini değiştirsem mahkeme kararıyla, Turgut Alper’e çevirtsem, bu kez de soy ismi beş harfli olanlar, beka dışında, zekâ kapsamında da sorunludur gibi bir fantastik söylem gelişirse, ne ederim, bilemedim. Böylesi absürt bir seçim maratonuyla daha önce karşılaşmamış idik, giderek tuhaflığın dozu artıyor, vay ki vay! Üç harfliler, beş harfliler derken, mevzu yedi, dokuz, on bir diye katlanarak büyürse, nihayetinde alfabe güme gidecek, dert büyük!

Adım Binali, içerisinde Ali var diyerek Alevilerden oy isteyen Binali Yıldırım’a, sosyal medyadan çeşitli komik yanıtlar verildi ve hasbelkader eğlendi ahali. Peki, İstanbul’un, beşte dördü yeşil alandır şeklindeki, ekstra iddialı sözlerine ne diyeceksiniz? Dünya Şehirleri Kültür Forumu’nun (World Cities Culture Forum) 2015 yılında yayımladığı İstanbul grafiğinde; kamu hizmetine sunulmuş park ve bahçelerin İstanbul’un yüzölçümüne oranı, sadece yüzde 2,2 idi. Aradan dört sene geçti neredeyse, haydi varın siz hesap edin, İstanbul’un yakıcı ve yıpratıcı gerçeği; yeşil mi, yoksa beton mu diye?

İstanbul demişken, geçen sene, Türkiye’nin en çok göç alan ve göç veren kenti, yine kendisi oldu, dev şehrin bunca kalabalık nüfusu nedeniyle, şaşırtıcı değil elbet! Hah! Şaşırtıcı olan şey, 385 bin 482 kişinin, arkadaşlar az sıkışın, lütfen bize de yer açın diyerek, aramıza katılmasına karşın, tam 595 bin 803 insanın, yolcudur Abbas, bağlasan durmaz pozisyonuna geçmesi, adeta ne haliniz varsa görün diye bizleri terk etmesidir, kesinlikle. Taşı toprağı altın olan kent, cazibe merkezi gibi görülmekten bıkmış ve çekim gücünden hayli zaman önce uzak düşmüştü, lakin kaçar kurtulur modeli, henüz yeni sayılır. Eee haksız da değil insanlar, yaşamak resmen zulüm oldu bu güzelim şehirde.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde gerçekleştirilmek istenen ve polisçe engellenmeye didinilen Feminist Gece Yürüyüşü sonrasında, ezana saygısızlık edildi yaygarası, yerel seçim propagandasına anında dönüştü ya, fırsatçılığın böylesine şapka çıkartılır. Hele hele ertesinde toplaşan erkeklerin, “Ezana uzanan eller kırılsın” sloganı atarak yürümesi, tehlikeye davet çıkartmak kadar, tuhaflık da barındırıyordu, bunu belirtmek gerek. Bir kere ezana eller nasıl uzanabilir, ezan tutulacak bir nesne midir, ezanı ıslıklayan diller lal olsun, ezana karşı ses çıkartan ağızlar kurusun olabilirdi belki. Şakası bir yana, benzer söylenceler, bu memlekette katliamlara sebebiyet vermedi mi? Seçim kazanmak için, cehaletin coşmasını sağlamak, vicdan ve izan işi mi? Ayrıştırma, kamplaştırma, tahriklere kapı açma, belaya davetiye çıkartmaktır, gerisi laf-ı güzaf.

Mevcut ekonominin yıkıcı etkilerini, rekor kıran işsizliği, yoksulluğu ve gelecek adına umutsuzluğu unutturmak için, iktidardaki siyasetçiler, resmen yön değiştirme çabası içerisindeler, son düzlükte daha çok komplo teorisi, daha çok bel altı dokunuşlar, daha çok tehdit, daha çok suçlama gelecektir, bu bir beklenti değil, olsa olsa ülkemin politikasının bozulmayan ezberidir. Bu zafere giden her yol mubahtır zihniyetine karşı, dik durmak, savrulmamak, onlara uymamak, çok önemli ve değerlidir.

Reyiz geçenlerde, seçim mitinginde konuşurken; “Biz, millete efendi olmaya geldik!” dedi. Kitle coştu, yihhuuu, şak şak şak, yaşaaa, varolll, falan filan. Sonra hatasının farkında vardı ve düzeltti; “Hayır, hayır, biz, millete hizmetkar olmaya geldik!” Tekrar şamata, alkış tufanı, hurraaaaaaa. Halkımız, dinlemiyor bile, mitinge gelmiş, desteğini vermiş, gerisi önemli değil! Aslında muhalifim diyenlerin hatırı sayılır bir kesimi de bu durumda, anlatıyorsun, dinlemiyor, yanlışta ısrar ediyor, her şeyi biliyor, hatta üstüne gidersen tersliyor. İşte tam da bu yüzden, muhalefet cephesi darmadağın, herkes bildiğini okuyor, hiç kimseyi beğenmiyor, elini taşın altına koymuyor, sonra da niye böyle oldu, yine mi kaybettik diyor, şaka gibi.

Son olarak; Yeni Zelanda’da camilerde ibadet eden insanları canından eden katliam, öncelikle büyük bir insanlık suçudur, Irkçı marşlar dinleyerek, kırımı kayda alan Nazi artığı caninin, İstanbul’da gece kulübünü ve havalimanını basan ve resmen kana bulayan IŞİD’li pisliklerden farkı da yoktur. Din adına yola çıkan kanlı fanatiklerin ve ırk eksenli saldırgan tiplerin, manifestolar yayımlaması, idealleri varmış gibi göstermesi, bu gruba veya aidiyete seslenmesi, işte bunların hepsi göz boyama manevrasıdır, ötesinde kendine yandaş toplama çabasıdır. Tereddütsüz, silahsız sivilleri hedef alan kanlı katiller, tüm insanlığın ortak düşmanıdır. Ve katliamlar ayrıştırılamaz, onlar sana yakın, bunlar bana uzak denilemez, hepsine karşı çıkılmadıkça, kanlı ve kirli saldırganların ekmeğine yağ sürülmüş olur, yapmak istediklerine katkı sağlanmış olur, karanlığa ve kötülüğe yol açılmış olur, o kadar!

Yabancı karşıtlığı, kademeli olarak tepkiyi çoğaltan, sonuçta saldırganlığa varan bir hat izliyor, Avrupa’da pek çok örneğini görüyoruz. Daha geçen gün Hollanda’da yüz ırkçı, Faslı bir ailenin kaldığı eve baskın düzenleyip, anne ve oğlunu hırpaladı, yaraladı. Memleketimin insanlarının, Suriyeli meselesi de kin ve nefretin bariz hissedildiği bir evrede, umarım, art niyet ve saçmalık hayat bulmaz, herkes itidalini korur, savaştan kaçarak, yurdumuza sığınanların, ölüm yerine, yeni bir hayatın düşünü kuranların karşısında değil, yanında durur.