Google Play Store
App Store

Ömer Uluç’un sanatsal yolculuğuna odaklanan ‘‘Ufuk Çizgisinden Öteye’’ sergisi İstanbul Modern’de zamanın ve mekânın ötesine çağırıyor. Sergide Uluç’un 1960’lardan 2000’lere kadar ürettiği 300’den fazla eser yer alıyor.

Ufkun ötesini arayan döngü
Ömer Uluç’un eserlerinden oluşan sergi 12 Aralık’a kadar gezilebilir. (Fotoğraf: BirGün)

Deniz Burak BAYRAK

Ömer Uluç, sanat yaşamı boyunca bulunduğu noktadan hep daha uzağa, ufkun ötesine bakan bir sanatçı olarak iz bıraktı sanat dünyasında. 60’lardan 2000’lere kadar üretimini kesintisiz sürdürdü ve sanatseverleri de kendi ufuklarının ötesine taşıyan bir noktada konumlandı hep. İstanbul Modern’de açılan ve Uluç’un belki de en kapsamlısı sayabileceğimiz sergisinin ismi de onu bütünüyle yansıtan bir ad taşıyor: Ufuk Çizgisinden Öteye.

Küratörlüğünü Öykü Özsoy Sağnak ve Nilay Dursun, asistan küratörlüğünü ise Naz Uğurlu Benek’in üstlendiği sergi, Ömer Uluç’un farklı dönemlerden işlerini barındırıyor; sarmallar ve döngüler aracılığıyla öteye bakma fikrine odaklanıyor.

İstanbul Modern’in koleksiyonunda yer alan ve Yüzen Adalar gibi kapsamlı sergilerinde eserlerine yer verilen Ömer Uluç, Türkiye’de çağdaş sanatın yaratıcı isimlerinden.

Ömer Uluç (Fotoğraf: Gündüz Kayra)

Özgün kimliği, sarmal stili ve malzeme çeşitliliği takdir toplayan bir sanatçı için mekânın böyle bir sergi yapması kaçınılmaz olmuş. Süreli sergi, 12 Aralık tarihine kadar ziyaretçilere açık olacak.

Ufuk Çizgisinden Öteye tematik bir seçki. Bu temalarda çok keskin ayrımlar yok. Sergi Uluç’un sanatında az rastlanan portrelerinden biriyle açılıyor. Onun evrenine girdikçe de aynı konuları benzer formlarla işlediğini görüyoruz. O yüzden dönemler arasındaki geçiş de oldukça yumuşak.

SOYUTTAN FİGÜRATİFE

Ömer Uluç’u çağdaş sanatta önemli bir yere oturtan özelliklerinden biri, yaşadığı dönemde herkes figüratiften soyut resme geçerken onun sanatını soyut resimle başlatması diyebiliriz. Bunda erken döneminde ABD ve Paris’te bulunması ve soyut ekspresyonist örneklere tanıklığı etkili olsa gerek. Akademi soyuta geçmemişken Uluç’un bunu yapması ilginç bir avangart örnek. 1950’lerde Nuri İyem’in başını çektiği ‘Tavanarası Ressamları’na katılıyor Uluç. Çünkü İyem ve arkadaşlarının sanat konusunda net tavırları var.

Bir arayış sürecine giren ressam, aradığını ABD’de buluyor. İlk döneminde lekesel bir üslubu benimsiyor. Onun imzası niteliğindeki kıvrımları, sarmalları daha göremiyoruz. ‘Armalar’ adını verdiği serideki karalama benzeri çizgileri ön planda. Bunları ‘kendisini sağaltmak’ için yaptığını ifade ediyor Uluç ve kendi stilini, çizgilerin içinde figürlerini buluyor bu karalamalarla. Ayrıca  yıllar sonra, daha İstanbul Bienali yokken Sao Paolo Bienali’nde Türkiye’yi temsil ediyor.

Ömer Uluç, ülkeyi tanımlayan her şeyde eserlerine yansıtacak bir şeyler buluyor. Gelenekten de yararlanıyor döneminin aktüalitesinden de. Kendi imzası olan çizgilerle geçmişe ve zamanının ruhuna hâkim. Bu yansıma sergideki resimlerinin yanında endüstriyel malzemeleri kullanarak ürettiği heykellerinde de görülüyor. 90’larda kafasını ‘üç boyut’ kavramı kurcalıyor ve polyester, PVC, plastik borular gibi hazır nesneleri ham hâlleriyle kullanarak bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Akademik resme, bürokratik kuralları olan sanat anlayışına nasıl karşı bir sanatçıysa bu muhalefetini heykel ve yontma eylemine karşı da göstermiş.

RESMİM HAREKET SANATIDIR

Resimlerine dönersek; canlılar dünyasını insani özelliklerle tarif edişi ve bilinçaltını kullanıp dışavurumcu bir tarzda ürettiği mistik dünyalar görülmeye değer işleri. “Resmim hareket sanatıdır” diyen sanatçının figür-zemin ilişkisinin değişimi ve hareketini de anlamak mümkün. Boyayı siliyor, kazıyor, yok ediyor… Performatif bir süreci biçeme dönüştürmesi de onun öne çıkan özelliklerinden biri olarak hafızalarda yer ediyor.

Boğaziçi’ne yaklaşımı ise oldukça merak uyandırıp şaşırtıyor. Resim tarihi boyunca Boğaz’a estetik bir vurgu yapan ressamlardan farklı olarak sergideki işleri denizin hareketinin -özellikle denizaltılar, tankerler ile- altını çiziyor. Sanıyoruz ki bunun nüvelerini dedesinin Bahriyeli oluşu ile Uluç’un mühendislik eğitimi oluşturuyor. Belki de farklı coğrafyalara yolculuklarını hep deniz yoluyla yapmış olması etkilemiştir fırçasının neleri çizeceğini. Ancak şunu söyleyebiliriz ki İstanbul Modern’deki 300’ün üzerindeki çalışma, izleyiciyi zaman ve mekân ötesi bir deneyime davet ediyor.