Umudun sesi

14.12.2018 14:25 BİRGÜN KİTAP

A. ÖMER TÜRKEŞ

Tomris Uyar: Steinbeck, iflasların birbirini izlediği, işsizliğin, parasızlığın, açlığın kol gezdiği, insanoğlunun umudunun, var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir.



1940 Pulitzer ve 1962 Nobel Edebiyat ödülleri sahibi John Steinbeck Büyük Bunalım döneminin (1930-1940) en sevilen Amerikan yazarlarından birisiydi. 27 Şubat 1902’de Salinas’ta dünyaya geldi. Göçmen bir ailenin çocuğuydu. Öğretmen olan annesi sayesinde küçük yaşta okumaya merak sardı. Liseyi bitirdikten sonra bir süre Stanford Üniversitesi’ne devam etti ama okulunu yarım bıraktı. Yıllar sonra, üniversiteye yazılmaktaki maksadının diploma almaktan ziyade “sevdiği derslere girmek, ilgi duyduğu konularda bilgilerini artırmak” olduğunu söyleyecekti. Asıl ilgisi yazarlığaydı ve bu ilgisini öğrencilik döneminde çeşitli üniversite dergilerine yazarak gidermişti. Okulu bırakıp New York’a gittiğinde gazetecilik yapmayı denedi ama umduğunu bulamayarak memleketi Salinas’a geri dönmek zorunda kaldı. Bu onu daha da kamçılayacaktı. Geçim sıkıntısı çekiyor, entelektüel birikimiyle uyuşmayan işlerde çalışıyor ama bir yandan da büyük bir hızla art arda romanlar yazıyordu. İlk ikisinin geri çevrilmesi hayal kırıklığı yaratsa bile vazgeçmedi. Sonunda ‘Altın Kupa’ adlı romanı yayımlandı (1929).

Sınıf kavgası

Steinbeck’in bu kitapta ‘sonraları kendine özgü kılıp geliştireceği simgesel anlatımın, şiirsel roman dilinin ilk belirtilerini vermişti’ vermesine ama kitap fazla ilgi çekmedi. Ardından kısa hikâyelerini topladığı ‘Cennetin Çayırları’nı (1932), ‘Al Midilli’ (1933) isimli novellasını ve ‘Bilinmeyen Bir Tanrıya’ (1933) romanlarını tamamladı. Bu çalışmaları onu tanınan bir yazar olmasını sağlamasa bile edebiyat dünyasının ilgisini çekmişti. Asıl çıkışını 1935 yılında yayımlanan ‘Yukarı Mahalle’ ile yakalayacaktı. Meksika’dan göç eden İspanyol-Kızılderili kırması, evsiz barksız Meksika göçmenlerinin -Paisonaların- hayatlarından kesitler vererek kurguladığı bu kısa, sıcak ve yaşama sevinciyle dolu romanında aylakların dünyasını en çıplak haliyle -içeriden bir bakış açısıyla- sergilemişti.

Steinbeck’in edebiyat hayatını iki döneme ayırmak mümkün. İlk dönem İkinci Dünya Savaşı öncesini kapsar. Bu dönem romanlarının hepsinde en diptekilerin, evsiz barksız insanların, göçmen işçilerin hikâyelerini anlatır ve Steinbeck’in bu ilgisi malum çevreleri rahatsız etmiştir. Nitekim kariyerinin önemli yapıtlarından ‘Bitmeyen Kavga’da (1936) aynı insanların hayatlarını, işin içine sınıf perspektifi de katarak işlediğinde ‘kızıl’lar listesine alınacaktır. Ancak geri adım atmaz Steinbeck; unutulmaz kısa romanı ‘Fareler ve İnsanlar’ (1937) ve Pulitzer Ödülü’ne değer görülüp bir milyonluk baskı adedine ulaşan ‘Gazap Üzümleri’nde (1939) de bakış açısını değiştirmez.

Steinbeck’in belki de en çok okunan ve izlenen eseri olan ‘Fareler ve İnsanlar’ roman-piyes tarzında yazılmış kısa bir anlatı. Çi likten çi liğe dolaşan iki yurtsuz adamın dostluğunu, sevgi arayışını ve toplumun acımasızlığını anlatan, kolay okunan ve hikâyesi kadar sade dili ve kurgusuyla çok etkileyici bu romanında roman-piyes tekniğini geliştirdiğini söyler. Kendi ifadesiyle “isra an, uzun tahlillerden, ana konudan ayrılıştan ve gösterişten kaçınmış”, “olay ve hareketleri canlı, dinamik kılmış, dramatik çözülüşlerin doğrudan doğruya kişilerin kendinde belirmesini sağlamıştır.”

En tanınmış eseri ‘Fareler ve İnsanlar’ olmakla birlikte Steinbeck’in başyapıtı kendisine ilk büyük ödülü -Pulitzer’i- getiren ‘Gazap Üzümleri’dir. Oklahama’daki evlerinden büyük sanayici ve bankacıların zoruyla koparılmış küçük bir ailenin, Californiya’ya göç öyküsünün, tarım işçilerinin çektiği yoksunlukların, yoklukların ve gösterdikleri yiğitçe direnişin epik anlatısı diyebiliriz ‘Gazap Ürünleri’ne. Steinbeck bir kez daha güçlülerin tepkisini toplamış ama dikkatleri yoksullaşıp proleterleşen çi çilerin sorunlarına çekmeyi başarmıştır.

Savaş sonrası dönem

John Steinbeck’in değişimi savaş sonrasında başlar. Yazarlığının II. Döneminde gerçeklerden uzaklaştı demeyelim ama keskinliği törpülenmişti. Yeteneği de öyle. Oysa II. döneme iyi başlamıştı. ‘Sardalye Sokağı’ (1945) yazarın en önemli romanları arasında sayılabilir. Ancak ‘İnci’ (1945), ‘Aşk Otobüsü’ (1947), ‘Alev’ (1950) ve ‘Cennetin Doğusu’ (1952) adlı romanlarıyla Steinbeck, o güne değin alışılmış konuların dışına çıkacaktı. ‘Yukarı Mahalle’ ve ‘Sardalye Sokağı’nı tamamlayan Monterey dizisinin üçüncü kitabı ‘Tatlı Perşembe’de (1954) sanki eski günlerin nostaljisini yapmıştı. Son iki romanı “Dördüncü Pippin’in Kısa Saltanatı” (1957) ve ‘Mutsuzluğumuzun Kışı’ (1961) gazetecilik gözlemlerine dayanan, Steinbeck’in parlak kariyeriyle kıyaslandığında ‘hafif’ kalan romanlardı. Kısacası ikinci döneminde bir tek büyük, akılda kalan roman üretemeyen Steinbeck 1968 yılında -ardında on altı roman, çok sayıda hikâye ve anı, deneme kitabı bırakarak- hayata veda etti.

Steinbeck’in birbiri ardına büyük eserler ürettiği Büyük Bunalım dönemi, aynı zamanda romancılığının zirvesine çıktığı dönemdir. Gertrute Stein’in ‘Yitik Kuşak’ olarak adlandırdığı -aralarında F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Sinclair Lewis, T. S. Eliot, Sherwood Anderson, John Dos Passos, William Faulkner gibi isimlerin de yer aldığı- yazarlar kuşağının edebiyata damgasını vurduğu yıllarda toplumsal eleştiri öne çıkar. Kuşağın karakteristiği ‘caz devri’ kötümserliğidir.

‘Bir Savaş Vardı’ anı kitabına yazdığı giriş yazısında o dönemi şöyle tanımlıyor Steinbeck; “Yıllarca korku tarafından sömürüldük biz, sadece ve sadece korku tarafından. Zulüm, yalan, kuşku... Bunlar hep korkunun çocuklarıdır. Havayı nasıl bomba denemeleriyle zehirliyorsak, ruhlarımızı da korkuyla zehirliyoruz.” Ancak roman ve öykülerinde bu denli kötümser sayılmaz. Toplumsal eleştirisi kuşağın diğer yazarlarına göre çok daha sert ve sınıfsal, roman kahramanları toplumdan dışlanmışlar olmasına rağmen meslektaşları ile kıyaslandığında romanlarında umut ilkesini hiç elden bırakmaz. Bu acımasız dünyayı anlatırken “özellikle insanoğlunun zalim çevresine uyum sağlamada gösterdiği büyük uyuma övgüler düzer.” Çünkü yazarla kahramanları arasında güçlü bir bağ vardır. Fethi Naci’nin “Romanımızda Orhan Kemal bakışı” dediği türden bir bakışla yaklaşır kahramanlarına/kişilerine Steinbeck. Sözü Orhan Kemal’e getirmişken, Steinbeck’in tarım işçilerinin, aylaklarının, mahalle ilişkilerinin Orhan Kemal romanlarıyla -mesela ‘Eskici Dükkanı’ ile, ‘Bereketli Topraklar Üstünde’ ile, ‘Baba Evi’ ile benzerliğine dikkat çekmek isterim.

Başkalarının küçümsediği, hor gördüğü, -daha da kötüsü- görmezden geldiği insanların içindeki derinliği ya da çocuksuluğu, masumiyeti, yaşama sevincini açığa çıkarır Steinbeck. Bunun nedeni romanlarındaki kişilerin yaşadığı hayatı, o hayatın çilesini, kavgasını, kavganın içinden doğan dostluk ve dayanışmayı Steinbeck’in de paylaşmış olmasıdır. Memleketine hüsranla döndüğünde geçim sıkıntıları çektiğinden söz etmiştim. Bu dönemde bulduğu her işe girip çıkmış, zamanının çoğunu aylaklar arasında geçirmişti. Elbette iyi bir roman yazmak için ‘yaşamak şart’ öncülünde ısrarcı değilim. Ne var ki iyi bir yazar hem iyi bir gözlemci hem de başkalarının acılarına duyarlı olan insandır. Steinbeck’te bu iki özellik de mevcuttu. Üstelik hayat felsefesi onlarla birlikteyken şekillenmişti.

Son sözü Steinbeck çevirileri de yapan değerli öykücümüz Tomris Uyar’a bırakmak istiyorum: “Steinbeck, i asların birbirini izlediği, işsizliğin, parasızlığın, açlığın kol gezdiği, insanoğlunun umudunun, var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir. Tozpembe olmayan gerçekçi umudun. Onun güncelliğini yitirmemesinin bir açıklaması da bu olabilir.