"Vahdettin hanedanının derdindeydi, Mustafa Kemal Cumhuriyet’in..."

28.10.2019 23:24 GÜNCEL
Cumhuriyet’in yıldönümüne ilişkin görüştüğümüz Feroz Ahmed, “Mustafa Kemal’in yeni Türkiye’si Osmanlı’dan devrimci bir kopuşu simgeliyordu. Vahdettin ise hanedanının derdindeydi” diyor.

CAN UĞUR

29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet bugün 96 yaşında… Osmanlı Devleti’nin yıkılma süreciyle Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı mücadele, halkın desteği ile bir kurtuluş savaşı halini aldı. Başarıya ulaşan bu mücadele bugün birçok kazanımın da temeli olma özelliğini taşıyor. Ancak Cumhuriyet’in 96’ncı yılında cumhuriyete yönelik birçok tehdit de söz konusu. Özellikle Genç Cumhuriyet’in gelişiminin ardından başlayan tartışmalar, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri ve Türkiye’yi ‘küçük Amerika yapma sevdaları’ bu tehditlerin başlangıç adımları olarak okunabilir.

AKP’nin söylemlerine bakıldığında, ‘manda ve himaye kabul edilebilir’ diyen Osmanlı Devleti’nin yöneticilerinin neredeyse ‘kurtarıcı’ diye sunulduğu görülüyor. Laiklik ve devrimcilik gibi söylemler, Cumhuriyet’in kurucu söylem ile pratikleri değilmiş gibi davranılıyor. Kimi zaman Atatürk’ün kurucusu olduğu CHP içinden de AKP’nin söylemlerine çanak tutulabiliyor. 96 yıllık Cumhuriyet ve öncesinde yaşananlar bilinmeden geleceğe dair ışık tutmak da mümkün olmuyor. Türkiye siyasal tarihi ve Osmanlı’nın son dönemindeki politik hareketlenmeler denince aklımıza ilk gelen isimlerden, tarihçi Feroz Ahmed ile bu konuları masaya yatırmak için buluştuk. Modern Türkiye’nin Oluşumu, İttihat ve Terakki gibi alanında referans kabul edilen birçok kitabın yazarı olan Hindistan doğumlu ve Türk vatandaşı Ahmed, “Mustafa Kemal devrimciydi ve Yeni Türkiye’yi de bu fikir zemininde inşa etmek istiyordu. Vahdettin ise hanedanının derdine düşmüştü. Amacı onları kurtarmaktı” ifadelerini kullandı.

>> Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyet’in kuruluşu… Bunlar toplum için ne anlama geliyor?

1. Dünya Savaşı, berabere bitmedi. Osmanlı Hanedanı’na ne olacağını bilmiyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu bitmiş, toprakları İngiliz ve Fransızlar arasında bölüştürülmüştü. Osmanlı Hanedanlığı ise bu durumdan sıyrılabileceğini ya da kurtulacağını umuyordu. İngilizlerin kendilerini kurtaracaklarını umuyorlardı. Mustafa Kemal o dönemde İstanbul’daydı. Sultan Vahdettin’i iyi tanıyordu çünkü Vahdettin tedavi için Almanya’ya gittiğinde onunla gitmişti. Mustafa Kemal İstanbul’dayken, Vahdettin’den kahvaltı daveti aldı. Büyük ihtimalle bazı konularda ona danışmak istedi ama konuşmaların içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Mustafa Kemal, Vahdettin’in milli mücadelenin lideri olmasını istiyordu. Yunanlılar İzmir’i işgal ettiğinde Mustafa Kemal onlara ve İngilizlere karşı bir milli mücadele olacağını biliyordu. Hâlâ Vahdettin’in bunun lideri olması gerektiğini düşünüyordu. İngilizler Anadolu’daki, Kazım Karabekir’in ordusu da dahil, Sultan’ın bütün ordularının silahsızlandırılmasını istiyordu. Vahdettin, Mustafa Kemal’i gönderdi ve Mustafa Kemal Samsun’a 19 Mayıs’ta vardığında ulusal mücadelenin başlaması gerektiğini biliyordu ve artık Sultan’dan umudunu kesmişti çünkü Sultan İngilizlere güveniyordu. Bu arada milli mücadele denmese de, bir tür direniş hareketi İttihat ve Terakkiciler tarafında yürütülüyordu. İttihat ve Terakkiciler iktidarda olduğu sürece birçok şey kazanmıştı, şirketler kurmuştu ve bunları kaybetmek istemiyorlardı. O yüzden bir direniş vardı ama buna kimin liderlik yapacağı bir soru işaretiydi. Mustafa Kemal kısa sürede bu hareketin lideri oldu. Sonra mücadele gerçekleşti ve hikâyenin geri kalanını herkes biliyor. 1922’ye Yunanlılar mağlup olana kadar sürdü.

>> Cumhuriyet’in bir toplum için anlamı ne burada? Türkiye için anlamı neydi Cumhuriyet’in?

Cumhuriyet kolay kurulmadı. Milli Mücadele Sultan’ın destekçileri tarafından da yürütülüyordu. Karabekir, Cebesoy, Orbay; Cumhuriyet olduğu takdirde bunun Sultan tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyordu. Neden? Çünkü sürekliliğe inanıyorlardı. Anadolulular, Osmanlı Sultanı’nın dünyayı yönettiğini zannettikleri için onların Sultan’ı önemsediklerini biliyorlardı. Sultan’ı tanıyorlardı. Sultan ve halifenin tanındığını düşünüyor, seküler bir liderin tanınmayacağını düşünüyorlardı. Bu yüzden Halk Partisi’ne karşı Terrakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. Ancak sonra Şeyh Said Ayaklanması yaşandı. O zamanki Meclis de Terrakkiperver Fırkası’nı kapattı. Böylece Mustafa Kemal tarafından yönetilen bir Cumhuriyet ortaya çıktı. Bu iki parti arasındaki farkı şöyle tanımlayabiliriz: Mustafa Kemal tarafından yönetilen parti devrimciydi. Yeni Türkiye’nin eskiden tamamen farklı olması gerektiğini düşünüyorlardı. Karabekir ise İttihad ve Terakki’nin yürüttüğü tarzda bir reformu destekliyordu. Sultan, meclis ve anayasayı birlikte istiyorlardı. Mustafa Kemal ile Karabekir’in arasındaki fark buydu. Tabii Türkiye, Mustafa Kemal’in önderliğinde inkılapçı bir ülke oldu.

>> Türkiye’de şu an İslamcı kesim Vahdettin’i aslında bir ‘kahraman’ ve ‘yurtsever’ olarak görüyor. ‘Osmanlı’nın yıkılışında Vahdettin’in rolü yok’ diyorlar. Siz ne derseniz bu konuda?

Vahdettin tabii ki yeni kurulan Cumhuriyet’in başkanı olmak isterdi. Hilafetin de başta ilga edilmediğini hatırlamak gerek. 1922’de sultanlık kaldırıldı. 1924’te hilafet kaldırıldı. Mustafa Kemal hilafetin İstanbul’da politikaya karışmayacak bir kurum olmasını umuyordu. Ancak Terrakkiperverciler halifenin politikada olması konusunda ısrarcıydı ve bu yüzden hilafet de kaldırıldı. Yine de Mustafa Kemal dinin Türk halkı arasındaki önemini bilir, tanırdı. Bu yüzden de hâlâ mevcut olan Diyanet İşleri’ni kurdu. Vahdettin’in endişeleri daha çok hanedanın bekasıyla ilgiliydi. O ve damadının temel amaçları buydu. Cumhuriyet’in kurulmasında rol almak da istemezlerdi, seküler ve inkılapçı bir Cumhuriyet’e karşı çıkarlardı. Eğer daha az reformcu bir Cumhuriyet olsaydı, bunu kabul edebilirlerdi.

cukurda-defineci-avi-540867-1.

>> Türkiye’de tek partinin ardından Demokrat Parti’yle başlayan bir süreç var. Demokrat Parti’yle başlayan süreçte Türkiye’nin ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerle geliştirdiği ilişkileri değerlendirmenizi isteyeceğim. Burada nasıl bir süreç izlendi?

Demokrat Parti 1946’da kuruldu. 2. Dünya Savaşı yeni bitmişti ve Amerika dominant güç olarak ortaya çıkmıştı. Demokrat Parti, benim görebildiğim kadarıyla merkez sağ bir partiydi. Cumhuriyet Halk Partisi de merkez sol partiydi. Demokrat Parti, aslında CHP’nin bir parçasıydı, sekülerdi. İnkılapçı değillerdi çünkü inkılaplar bitmişti. İnkılaplar 1923’ten 1938’de Mustafa Kemal’in öldüğü yıllar arasında yapılmıştı. Bundan sonra Türkiye, bir güçle daha yakından ilişki kurmak durumundaydı. Türkiye’nin tercihi de Amerika’dan yana oldu. Türkiye’nin ekonomik anlamda yardıma ihtiyacı vardı. 1. Dünya Savaşı’nda Almanya kazansaydı, İTC Türkiye’nin ilerleme sağlayabilmesinin tek yolunun Alman yardımı olduğuna yönelik karar verirdi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da Türkiye’nin ilerleme sağlayabilmesinin yolunun Amerikan yardımları olduğuna karar verildi. Amerikalılar da bu gerçeği kabul ettiler. ABD, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nin ortadoğuda genişlemesinin önüne geçebileceğini, bir bariyer görevi göreceğini biliyorlardı. Diğer bir taraftan da ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin farklı bir şekilde kullanışlı olabileceğini düşünüyordu. Ancak Truman Doktrini açıklandıktan sonra Türkiye, Amerikan parasını aldı. Bundan sonra da Amerikan yardımıyla Türkiye’nin tarımı dönüştü. Traktör gibi aletler ithal edilerek tarım mekanize edildi. 1954’e doğru da köylüler Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlere gitmeye başladı. Artık tarlada bu insanlara ihtiyaç yoktu. Bunlar yaşanmadan önce ise tarımda hep bir işçi yetersizliği yaşanıyordu. Sonra ise makineler köylülerin yaptıklarını yapmaya başladı. Yani Türkiye değişiyordu. Amerikalılar, “Ordunuz 1.Dünya Savaşı silahları kullanıyor” dedi ve Türkiye’ye modern silahlar ve uçaklar verdi. Türkiye değişti yani.

>> Bu değişim de Türkiye ve Amerika arasında bir bağımlılık ilişkisi yarattı. Bu ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Türk politikacılar, Halk Partililer ve Demokrat Partililer Türkiye’nin geleceğinin batıyla olduğunu düşünüyordu. Türkiye’nin NATO’ya katılmasını ele alalım. 1949’da CHP hâlâ iktidardayken İsmet İnönü, ABD elçisini arayıp, ‘Türkiye’nin NATO’ya katılmak istediğini’ söyledi. Elçi de Washington’a yazdı ve Washington da Türkiye’nin Kuzey Atlantik’e dahil olmadığını söyleyip, bu teklifi reddetti. Celal Bayar elçiyi arayıp Hindistan, Mısır, Endonezya gibi bağlantısız ülkelerin oluştuğunu söyledi. Bayar dedi ki, ‘Bizim de bağlantısız bir ülke olmamızı isteyenler var ve eğer NATO’ya katılamazsak biz de bağlantısız oluruz’. ABD elçisi de bu sefer olumlu cevap verdi. İnsanlar Türkiye’nin NATO’ya katılabilmesinin sebebinin Kore Savaşı’na asker göndermek olduğunu düşünüyor. Bunun belki bir rolü olmuş olabilir ama bağlantısız ülkelere katılma tehdidi daha büyük bir rol oynuyor. Böylece Türkiye, NATO’nun ve Batı’nın bir parçası oldu.

>> İslamcılarla ilgili bir soru sormak istiyorum. İslamcıların dünyanın şekillendirilmesinde emperyalizmle yani ABD’yle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz? Yeşil kuşak vs.?

Bu çok fazla bilinmez. İslamcılık nasıl oluştu? Amerikalılar Nasır’ın başını çektiği Arap milliyetçiliğiyle olan savaşı kaybettiklerini anladıkları zaman oluştu. 1957’de Amerikalı istihbarat teşkilatı National Security Agency (Ulusal Güvenlik Dairesi) şu tespiti yaptı: “Yanlış savaşın içindeyiz. Arap Dünyası’nda komünizmle savaşmaya çalışmak saçma çünkü Arapların komünizmle deneyimleri yok. Türkiye’nin ise komünizmle geçmişi, Sovyet nüfuzu, komünist partisi var. Araplarda bunlar yok.”
Bunun ardından ise “Arap milliyetçiliğiyle nasıl mücadele ederiz?” sorusu doğdu. Cevap da İslam oldu. Ama ne tür bir İslam? Suudi Arabistan’da bulunan türde bir İslam… Eğer Suudi Arabistan’ı tarafımıza çekersek ve Suudi Arabistan bize bağlı olursa biz de İslam’ı dünyanın geri kalanına karşı kullanabiliriz. Sadece Arap milliyetçilerine karşı değil, her yerde. Türkiye’de, Pakistan’da… Suudi Arabistan’ın bu fikre onay verdiğini görebilirsiniz. 1960’ta da ilk İslami Üniversite’nin açıldığını görürsünüz. Uğur Mumcu, Rabıta adında bir kitap yazdı bununla ilgili. Suudi Arabistan bundan sonra misyonerler göndermeye başladı. Önce camiilere ve imamlara kendi İslam türünü yaymak için para vermeye başladılar. Ne tür bir İslam? Vahabbi ya da Selefi İslamı… Bunlardan bir kısmı Amerika’ya geldi ve ben de onlarla tanıştım. Beni de kendi davalarına davet etmişlerdi. Bu Afganistan’da yaşanan ilk cihada kadar devam etti. Bu cihadı kim organize etti? Amerikalılar ve Suudiler… Bunu organize eden kişilerden biri hakkında Hollywood filmi bile var.

>> Türkiye’deki siyasal İslamcıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu insanlar [misyonerleri kastediliyor], Suudiler camiileri finanse etmeye başladığı zaman geldi. Ancak Türkiye seküler… Mustafa Kemal’in devrimini hâlâ birçok Türk benimsiyor. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir bilmiyorum ama Pakistan’da olduğu kadar bu misyonerler Türkiye’de büyük bir tehdit oluşturmuyor. Bu misyonerler Pakistan’da mücahitleri eğittiler. İslam Cumhuriyet’in başından beri Türk halkının önemli özelliklerinden biriydi.

>> Türkiye’nin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şehirler, üniversiteler, okulların hâlâ seküler dünyaya bağlı olduğunu düşünüyorum. Anadolu’da problem olabilir.

>> Cumhuriyetin geldiği konumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye çok yaşlı değil. Cumhuriyet fikri de birçok kişinin benimsediği bir şey. Türkiye’nin önemli bir özelliği olduğunu düşünüyorum.