birgün

13° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 28.07.2021 09:32

Yakalanamayan zaman

Bir süredir tatildeyim, yazılarım da aksadı bu yüzden. Tatil deyince akla boş zaman gelir çoğunlukla. Boş zaman, sanki mutlaka doldurulması gereken bir şeydir. Adı üstünde boş… Zamanın dolu ya da boş olması da ne kadar amaçlı, faydalı, eğlenceli vs. olmasıyla ölçülür. ‘Olmak’tan ziyade ‘yapma’ya koşullanmış günümüz insanı için, boş zaman ürkütücü bir hale de bürünebilir.

Marcel Proust’un doğumunun 150‘nci yılı vesilesiyle bir dergiye yazarken, Proust’un babasının sık sık ona zamanını boşa harcadığı yönünde kızdığını okudum. Babası dünyaca ünlü bir hekimdi ve her zaman yapacak çok mühim işleri olduğu için boşa geçireceği bir zaman yoktu. Bu yüzden oğlunun böyle ona göre boş şeylerle zamanını geçiriyor olmasına çok kızıyordu.

Benjamin Taylor, Proust ile ilgili yazdığı ‘Proust-Search’ adlı kitabında bir karşılaşmadan bahseder. 1891’in baharında Marcel Proust, bir toplantıda Andre Gide ile tanışır. Proust, Andre Gide’in yanında sanatsal bazı iddiaları olan sönük bir yazar adayından başka bir şey değildir. Taylor, o gün, bu iki genci yan yana gören hiçkimsenin, Proust’un şimdiki ününe ve edebiyatta Andre Gide’in önüne geçebileceğine ihtimal veremeyeceğini yazmıştı. Ama bugün biliyoruz ki, bütün bu başarısı, özellikle babasının çokça kızdığı o boşa geçirdiği zamanlara aitti; yatağında hayallere dalarak geçirdiği bütün o boş zamanlar, yazarak kendisini dönüştürmesine, kendisini yeni baştan yaratmasına neden olmuştu. Babasının gittiği yolun tam tersinden giderek, babasından daha ünlü ve kendisinden sonraki kuşakları ve edebiyatı etkilemeyi başarmış birisine dönüştürmüştü. Babası, maalesef oğlunun başarısını göremedi.

Deleuze, ‘Proust ve Göstergeler’ kitabında, dolu ve boşa geçen zamanları, ‘yakalanan’ ve ‘kayıp’ zamanlar olarak ele alır. Zaten Proust da yedi ciltlik başyapıtının adını ‘Kayıp Zamanın İzinde’ koymuştu. Yakalanan zaman ve kayıp zaman, asla birbirinin karşıtı değildir, biri olmadan diğer olmaz. Anımsayıp yakaladıkça kaybederiz zamanı. Deleuze, bu yaklaşımı, Proust’un yazdıklarına referans vererek pek güzel açıklar.

DÜNYANIN SONU GELİRKEN

Alain De Botton, ‘Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?’ adlı kitabında, 1920’lerde ‘L’1ntransigeant’ adlı gazetenin okurlarına bir anket için şöyle bir soru hazırladığından bahseder: “Amerikalı bir bilim adamı, dünyanın sonunun yaklaştı­ğını, en azından Avrupa kıtasının büyük bir bölümünün kesinlikle yitip gideceğini belirtiyor. Felaket öyle ani gelecek ki, yüzmilyonlarca insanın ölümü kaçınılmaz olacak. Eğer bu tahmin kesinlikle doğru olsaydı, felaket haberinin duyurulduğu anla felaket anı arasında geçen süre içinde insanlar haberden nasıl etkilenirlerdi? Ve siz hayatta olduğunuz son dakikalarda ne yapardınız?” Bu soruya dönemin pek çok ünlü ismi ve yazarı yanıt verdi. Bu yanıtlardan en çok ses getireni Marcel Proust’unki oldu:

ÖLÜMLE HER AN YÜZ YÜZE

“Dediğiniz gibi ölüme çok yakın olsaydık hayat gözümüze birdenbire harikulade görünürdü herhalde. Düşü­nün, o -kendi yaşamımız - bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor, sürekli erteleniyor. Ama bunların hiçbirini bir daha asla yapamayacak olsak, her şey ne kadar güzel olurdu! Ah! Şu felaket bir gelmese, ilk işimiz Louvre’un yeni galerilerini görmek, Bayan X'in ayaklarına kapanmak, Hindistan'a bir yolculuk yapmak olacak. Felaket gelmez ve biz bu planları asla gerçekleştirmeyiz, çünkü yeniden günlük yaşamın tam ortasında buluruz, kendimizi. Kayıtsızlığımız, arzularımızı öldürür. Aslında bugünü yaşamayı sevmek için felaket haberlerine gereksinim duymamalıyız, insan olduğumuzu ve ölümle her an yüzyüze olduğumuzu bilmek yeterli olmalı bunu becermek için.”

Marcel Proust’un babasının anladığından farklı bir şekilde hayatı dolu dolu yaşamasının sırrı da bu sözlerde saklı olsa gerek. Salgın, tam da o gazetenin sorduğu soruyu bugün hepimiz için daha anlamlı bir hale getiriyor. ‘Bugünü yaşamayı’ sevmek, felaket haberlerine gereksinim duymadan, insan olduğumuzu ve ölümle her an yüz yüze olduğumuzu unutmadan… Bu bakış açısına sahip olduğumuzda, o felaket senaryolarına karşı da daha hazırlıklı olacağız, kayıtsızlığımızın arzularımızı öldürmesine izin vermeyerek.