Yakarsa dünyayı köpekseverler yakar
Birgün Birgün Birgün Birgün
John Wick seyircinin bağımlısı olduğu bir seri. Nasıl aksiyon filmi yapılacağını Mad Max: Fury Road ile gösteren usta George Miller efsanesine genç yönetmenlerden gelen en iyi cevap ChadStahelski ile John Wick filmleri aracılığı ile gelmiş oldu diyebilirim. Birinci ve ikinci filmlerde olduğu gibi John Wick: Parabellum filmi de, daha fazlasını görmek için yalvartmayı bir kez […]

John Wick seyircinin bağımlısı olduğu bir seri. Nasıl aksiyon filmi yapılacağını Mad Max: Fury Road ile gösteren usta George Miller efsanesine genç yönetmenlerden gelen en iyi cevap ChadStahelski ile John Wick filmleri aracılığı ile gelmiş oldu diyebilirim. Birinci ve ikinci filmlerde olduğu gibi John Wick: Parabellum filmi de, daha fazlasını görmek için yalvartmayı bir kez daha başarıyor. Film, mitolojisini tatmin edici bir şekilde devam etmekle kalmıyor, gaddar bir şekilde nefesleri kesen adrenalin yükü altında ekstra gücünü de gösteriyor.

Sanat formu

Var olan dünyanın ve mitolojisinin çıkmaza sürüklenmeden genişlediğini, sağlam bir şekilde devam ettiğini görmek bir film serisi için paha biçilmez bir başarı. Aksi yönde örnekleri saymakla bitmez. ‘Barış istiyorsan savaşmaya hazır ol’ sözü üzerine kurulan filminin tümünde sadece bir savaş, çatışma ve dövüş sahneleri izlemiyoruz üzerine keyif tozu serpilmiş sağlam bir anarşinin içine dâhil oluyoruz. Yönetmenin savaş dövüşleri eğitmeni ve eski dövüş dublörü olmasının faydalarını sonuna kadar bir kez daha görüyoruz. Bu elementlerin birleşerek film aracılığı ile seyirciye ulaşan bir sanat formuna dönüştüğünü düşünüyorum. İki saati aşkın süre boyunca bir saniye dramatik nüans, duygusal an olmadan süren yüksek doz şiddeti izlemekte ilk kez bu kadar zorlandım. Ellerimiz uyuşana kadar John Wick filmlerini alkışlasak da hiçbir film mükemmel değildir. Parabellum da değil. Elbette şu da var, yan karakterlerin bir anlamda feda edilmesiyle bu denli yüksek stil ve görsel harikalığa da ulaşılmış olabilir.

Yüksek doz şiddet

Film bir aksiyon operası ancak ikinci filmdeki karakterlerin büyüklüğü, etkinliği bu filmde eksik kalmış. Özellikle finali az geliştirilmiş yan karakter sebebiyle gücünden kaybetmiş. Parabellum, serinin ilk iki filmine göre aksiyon, koreografi, görsel anlamda daha iyi ancak duygusal atardamara pek dokunamıyor bu sefer.

Nedir o atardamar? Sevginin merkezini simgeleyen bir köpek yavrusunu merkezine koyan ve ‘-Bütün bunlar bir köpek yavrusu için mi? –O sadece bir köpek yavrusu değildi!’ diyip seyircinin duygularını tetikleyerek intikamın sebebini anlamlandıran ana hikaye kültürü biraz sekteye uğramış. Bunun başlıca sebebi olarak da yan karakterler gelişiminin zayıflığını görüyorum. Anjelica Houston’ın canlandırdığı, yüksek rütbeli Yüksek Şura üyesi, The Director isimli karakterin filme duygusal bir ağırlık kattığını söyleyebilirim. Ancak suikastçı Sofia (Halle Berry) karakteri için benzer bir şey söylemem güç. Önceki filmden biraz tanıdığımız ayrıksı bir fraksiyonun lideri olan The BoweryKing, ilk kez bu filmde gördüğümüz yüksek şuranın jürisi olan ve bu filmin ana düşman karakteri olan The Adjudicator, suikastçı TickTock Man karakterleri merak uyandır olmalarına rağmen filmin az geliştirilmiş karakterleri. En azından baş suikastçı ve Wick’e kan davası güden Zero karakteri bir nebze olsun daha iyi anlatılabilirmiş. Özellikle en sevdiğim ve daha çok tanımak istediğim yan karakterlerden JasonMantzoukas’ın canlandırdığı TickTock Man’i oldukça ilgimi çekti. Ama ne yazık ki pek tanıyamadık kendisini. Bir dahaki filmde umarım.

***

Cannes Film Festivali mi, Kulübü mü, Moda Haftası mı?

Her yıl tartışmalara gebe olan Cannes Film Festivali’nin tartışma konuları kabaca şöyle; yarışmaya seçilen filmlerin yönetmenlerinin aynı isimlerden oluşması bu festivalin kapalı bir kulübe dönüştüğü izlenimini arttırmaya devam etmekte, cinsiyet eşitliğinin sağlanamamış olması ve Amerika ve Avrupa yapımlarının ağırlıkta olması. Bu tartışmalar bu sene de bitmez. Aslında bu problemlerin suni bir müdahale olmadan festival bazında çözülebileceğini de düşünmüyorum çünkü özellikle cinsiyet eşitsizliği dünyada genel ve köklü bir probleme işaret ediyor. Ancak şu elbette önemli sonuçta dünyanın en önemli film festivallerinden sayılan Cannes Film Festivali’nden bahsediyoruz. Tam 72 senedir süren bu festival yılın en önemli sinema etkinliği ve en eski olmasa da en köklülerinden diyebiliriz. Venedik Film Festivali biliyorsunuz Cannes’dan daha eski hatta bu Cannes, Vededik Film Festivali Mussolini döneminde baskılardan etkilenince Cannes alternatif olarak oluşmuştu. Kısacası burada alınan her kararın, gösterilen her tavrın sinema sektörünün bütününe etkisi büyük olacaktır.

Bu sene ana yarışma bölümünde 21 film yer alıyor. Bunlardan 6 tanesi Fransa’ya, 6 tanesi Avrupa’ya, 5 tanesi Amerika ve Kanada’ya ve 1’er film de Brezilya, Çin, Kore ve Filistin’e ait. Yani 17 tanesi Amerika ve Avrupalı yönetmenlerin filmlerinden oluşuyor. Kadın erkek dengesine bakınca ise bu 21 filmden sadece 4’ünün kadın yönetmen olduğunu görüyoruz. Birkaç gün önce bir basın toplantısında da bu konu gündeme geldi ve festival direktörü ThierryFrémaux’ ya bu tartışmalı soru soruldu ve kendisi bu konunun sadece Cannes Film Festivali’ne ait olmadığını, dünyadaki sinema sektörü ile ilgili bir sorun olduğunu söyledi. Ancak cinsiyet eşitliği açısından festivalin seçici kurullarında eşitliğin sağlandığını hatta ağırlığın kadınlara verildiğini de sözlerine ekledi. Tartışmalardan bir diğeri de hep bildik, aynı isimlerin yarışmaya dahil edilmesi ve bu isimlerin sanki davet edilmişler izlenimi uyandırması.

Örnegin KenLoach 14. kez, Dardenne Kardeşler 8. kez ana yarışma bölümüne dâhil edilen yönetmenlerden. Son olarak Belirli Bir Bakış bölümünün bu sene gayet dengeli bir şekilde oluştuğunu söylemek istiyorum. Bu bölümde yarışacak olan 18 filmin 9’u ilk filmini çeken yönetmenlerden, 7’si de kadın yönetmenlere ait filmlerden oluşmakta. Filmleri izledikçe konuşmaya devam ederiz. Gerçi film festivali mi moda haftası mı bu da ayrıca tartışılabilinir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız