Yalnız bırakmayın bizi
GÜRAY ÖZ GÜRAY ÖZ
Ne çok şey öğreniyoruz kadınlardan. Feminist ya da değil, son yıllarda savaşların sıcağına da, soğuğuna da, binbir türüne de kendilerini korumanın ötesine geçerek karşı çıkanlar onlardı. Anladım ki devrime giden yolda kitlelerin ateşleyicileri de onlardır

Parlak bir gecede, milyonlarca ışık yılı uzaklardan ışıklarını gönderen yıldızlara bakar, zamanla uzay arasındaki tuhaf ilişkiyi özümsemeye çalışırken yalnızlığın gölgesi üstümüze düşerdi. Ne kadar da anlamsız gelirdi bazen hayat; “küçücük dünyamızda, küçücük ülkemizde, küçücük hayatlarımızın içinde ne anlamı var bütün bunların” diye geçerdi içimizden.



Ya da başka ışıklı bir yol bulurduk. Melih Cevdet Anday’ın “rahatı kaçan ağacı” gibi aşkı, bağlılıkları, iyiliği, kötülüğü, baskıyı, sömürüyü, onların binbir boyutunu öğrenir, Evrenin sonsuzluğu içinde tıpkı gözle görünmez atom altı parçacıklara benzeyen Dünyanın da o sonsuzluğun bir parçası olduğunu kavrar gibi olurduk. Bu gerçeğin bilincine varmamızda mikrokozmosun derinlerine indikçe daha derinlerin kapılarının açıldığını anlatan kitapların payı büyüktür.

Onları okudukça, son keşiflere göre Evrenin en hızlı, her şeyin içinden zahmetsizce geçip giden, bilebildiğimiz en küçük kütle olan nötrinoların milyonlarcasının mikro ve makrokozmosta aynı anda sınır tanımadan dolaşıp durduklarının, zamanın ve uzayın ortak sırrının kütle- enerjinin sonsuz sınırsız hareketi olduğunun bilgisi, bilinciyle kendimize gelirdik.
Düşüncesine sınır tanımayan varlığın, o olağanüstü İnsanın, oğulları, kızlarıyız.

Ne muhteşem bir evrende, ne muhteşem bir dünyada yaşıyoruz biz.

Ne çok kötülük var
Ve ne kadar çok kötülük var bu dünyada. Yalnızca çıplak kötülükten; can yakan, ten kavurandan değil, içimizdeki kötülükten, hepimizin içinde yer etmiş kendine sığınak bulmuş, zamanı geldiğinde ininden çıkan kötülükten söz ediyorum.

O tarih boyunca yakamızı bırakmamış kötülüktür, en küçük saldırıdan en büyüğüne binbir suratlı savaştır. Gökdelenlerin yalnızca özel asansörlerle çıkılabilen üst katlarında, ellerinde kadehlerle, iyi giyinmiş, iyi olduklarına yürekten inanan, düzenin çıkarlarını çok iyi bilen siyasetçilerin, uluslararası tekel YK’larının. CEO’ların, “centilmenler”in yönettiği, ulusları halkları birbirine kırdıran savaşlardır bunlar. Silahların mekanizmaları tuzaklarla doludur; al sat, al sat, daha çok kar, daha çok kar, teçhizatı yenile, modernleştir ve sonra birden “neden azalmaya başladı karlarımız, neden tökezliyoruz.”
Neoliberal politikalar duvara çarpar, borsalar birden çöker, sektörlerin biri ya da bir kaçı topu atıverir. Kriz masaları kurulur. Gelişmişler yükü gelişmemişlere, gelişmemişler kendi halklarına yüklerler. Yeniden çarkların düzgün işlemesi için ne gerekiyorsa, ama bakın altını çiziyorum, ne gerekiyorsa yapılır.

Panik yerini yeniden düzene bırakır, Usulüne göre işleyen mekanizmaların dişlileri arasında öğütülecek olanlar ise işte senin benim gibi insanlardır.

Ne kadar çokuz ve ne kadar yokuz biz. Tükenmeyen krizimiz, çok başlı kahramanlıklarımız nükseder her zamanki gibi.
İnsan insanın kurdudur bu alemde.

Krizler ve faşizmler
Şimdi çubuğu tersine bükmenin zamanıdır; egemenlerin büyük tekellerin, CEO’ların, hükümet başkanlarının, siyasi liderlerin savaşı yitireceklerini anlatmanın zamanı.

İnanmadınız; diyorsunuz ki işte belli değil mi, muzaffer olanlar, kazananlar, bayrağı kalenin burcuna dikenlerdir. Ama onlar bu kez önümüzdeki yıllardan fena halde korkuyorlar. Gökdelenlerin lüks salonlarında kırmızı telefon ellerinde konuşanlar, kumanda merkezlerinde, füzelerin ateşleme düğmelerine basacak, kilometrelerce uzaklardaki hayatları yok ettiklerini hiç görmeyecek, mutlu bir akşam yemeği için evlerine dönecek olanlara “OK” emrini verenler, işte onlar bu savaşı yitirecek olanlardır. Kazandıklarını bir başka kumarda bir sonraki bunalımda hızla tüketecekler çünkü. Marx’ın dediği gibi “üretici güçlerin gelişmesinde öyle bir aşamaya” gelindi ki artık, sistemleri onlara ihanet edecek, yeteri kadar büyüdüğü, genişlediği için onları ortada bırakıp ölmeye yatacak. Ama buraya kadar. Hiç kuşkusuz bu öngörü, halk sınıflarının kitlesel hareketiyle gerçekleşebilecek güçlü bir olasılıktır.

Dünyanın egemenleri geleceğin başka türlü şekillenmeye başladığını görüyorlar. İşçilerin, yoksulların, sınır tanımayan göçmen dalgalarının homurtularını duymaya başladılar bile. Brezilya’da, Macaristan’da olduğu gibi pek çok ülkede faşistleri işbaşına getirmek için çaba göstermelerinin, Avrupa ülkelerinde gamalı haçlarını gömleklerinin altında gizleyenlere destek vermelerinin, kendi ülkelerinde işi sağlama bağlamanın yollarını aramalarının nedeni budur.

Ama zaman büküldü, kaosun içinden başka bir düzenin doğum sancılarının çığlıkları geliyor. Bizim dar coğrafyamızda da zaman, yeni bir rota tutturmak üzere. Biz de şimdi işte o zamanın ışığını görüyor gibiyiz. O nedenle de acılara, sıkıntılara inat kahkahalarımızın savaşı kazandıklarını düşünenleri deliye döndürdüğünü biliyoruz.
Savaşı sevmiyoruz; sonunda barışı sevenlerin savaşı kazanacağına inanıyoruz.

Sakın unutma kravatını
Peki ya ötekiler, şu içimizden çıkan, zayıfı, mazlumu yumruğunun gücüyle öfkelerine kurban edenler, şu adına erkek egemen denilen düzenin kahramanları? Şiddet sistemden gelir. Sistemin nüfuz ettiği en küçük birimlerden, aileden, okuldan, kışladan, hapishaneden güç alır. Onlar, işte yukarıdan aşağıya o ülkeleri talan eden savaşların öğretilmiş, içselleştirilmiş mantığının uzantıları, kurbanlarıdırlar. Onların yeri neresi bu savaşta? Onlar için çok şey söylenebilir, ama önce yapılması gereken ait oldukları sistem içindeki yerlerini saptamaktır. Kimi zaman nihayet bir kadına “sahip olmak” onu “mülk edinmek” isterler. İlan edilmemiş geleneklere, kurallara göre ya da aşk sanılan geçici, gerçekte içgüdünün kışkırttığı bitimsiz arzu nedeniyle evlenirler, sevgili edinirler; sonra işte o bildiğimiz savaşın bir başka uzantısı başlar.

Güçlü olan erkek genellikle kazanır; binbir sıkıntının bahanesiyle öfke yumruk olur, bıçak olur, tabanca olur. Siz de ya susarsınız, ölümün eşiğine kadar gider ya da öteye geçersiniz. Eril dille konuşmayı ilke bellemiş medyanın, tutuklanan eli bıçaklı katile katil demeye dili varmaz. Katil değil failin fazla korkmasına gerek yoktur. Erkek egemen düzen onu mümkün olduğu ölçüde koruyup kollayacaktır. Yardım edin siz de yargıçlarınıza; sık sık namustan söz edin, tahrik lafını her fırsatta yineleyin, takım elbise giyin, aman sakın kravatı unutmayın.

Ne çok şey öğreniyoruz kadınlardan. Feminist ya da değil, son yıllarda savaşların sıcağına da, soğuğuna da, binbir türüne de kendilerini korumanın ötesine geçerek karşı çıkanlar onlardı. Anladım ki devrime giden yolda kitlelerin ateşleyicileri de onlardır.

Geçtiğimiz hafta Mülkiyeliler Birliği’nde sevgili meslektaşım Banu Güven’in ve İletişim fakültesinden uzaklaştırılmış değerli akademisyen İnan Özdemir Taştan’ın Medyanın Cinsiyetçiliği konulu sunumlarını dinlerken bir zamanlar Almanya’da solcuların göçmenlere söylediği sözler aklıma geldi, kendi kendime mırıldandım:

“Gitmeyin, bizi burada faşistlerle yalnız bırakmayın.”

İşte ben de burada, bu ülkede, bu güzel yurdumuzda, bu ülkenin kadınlarına söylüyorum:

“Kurtuluş sizinle olur, neredeyse bütün türleriyle üstümüze çullanan kötülerle, kötülükle savaşta yalnız bırakmayın bizi.