Öykü dünyasına yeni bir soluk getiren Başak Baysallı, “Yazar yazma eylemi sırasında yalnız görünse de öyle değildir. Onun zihninde kalabalık bir dünya vardır ve bu dünyada nefes alıp vermek epey keyiflidir” diyor.

Yarattığım karakterlerle nefes alıp veriyorum

Kadir İNCESU

‘Fresko Apartmanı'nda artık unutulan tarihe, 'Tarlakuşu Mahallesi'nde ise unutturulmak istenen birlikte yaşama kültürüne ışık tutan Başak Baysallı ile yaşadıkları mahalleye, sokağa, apartmana, anılara, acılara, mutluluklara, sırlara, birbirlerine, geleceklerine sahip çıkmaya çalışan; çok şey görmüş geçirmiş, yaşamış, ancak gerektiği kadar konuşan, sevgiyi, dostluğu, hoşgörüyü, karşısındakini anlamayı, unutmamayı benimsemiş insanların öyküleri üzerine konuştuk.


► Öykülerinizin üç yılda beş ödüle değer görülmesinin etkisi ne oldu?
Ödüllerin gözle görülür bir etkisinden söz etmek mümkün mü, bilemiyorum. Yazdıklarım biriktikçe onları birileriyle paylaşmak istedim ama tahmin edersiniz ki o birilerine ulaşmak hiç de kolay değil. Eserlerini okumaktan keyif aldığım bir yazarın kapısını çalıp ben geldim diyemezdim. Edebiyat çevresinin içinde yer etmiş birilerini de tanımıyordum. Öykülerimi dergilere ve nitelikli yarışmalara göndermekten başka çarem yoktu. Jürisine güvendiğim yarışmalara katılırsam yazdıklarım okunur ve değerlendirilir diye düşündüm. Yanılmadım, öyle de oldu. Bu yolun başında olan ve iyi yazmaya çalışan biri için çok önemli.

Öykülerimin edebiyata yıllarını vermiş isimler tarafından okunacağını bilmek bile yeterince heyecan vericiyken bir de ödüllere değer görülmesi beni çok mutlu etti. Ödüllerin dergiler gibi olmazsa olmaz duraklar olduğunu söyleyemem ama bazı kapıları araladığını da belirtmeliyim.

► Her iki kitaptaki öykülerde sanatçılar öne çıkıyor: Ressam, şair, tiyatro sanatçısı… 'Deli' adlı öyküde genç tiyatro sanatçısının “Ellerimin arasından kayıp giden tutkularımı, umutlarımı yakaladım” sözünün karşılığı mı yazdıklarınız?
Böyle de düşünülebilir. Belki ben de elimden kayıp giden tutkularımı, umutlarımı yakalayabilmek için yazıyorum. Bu çağda biraz tuhaf gelecek belki ama ben hâlâ dünyayı sanatın kurtaracağına inanıyorum. Bizi bu içine düştüğümüz hastalıklı halden ve karanlık çukurdan sanatın iyileştirici gücü çıkaracak. Her şeyi kaybettiğimizi düşündüğümüz anlarda kitaplara, tiyatroya, sinemaya sığınmamız; bir tabloyu seyrederek hayallere dalmamız hep bundan. İyileşebilmek için. Şu dışarıdaki hayat umutlarımızı, tutkularımızı yok etmeye çalışırken sanat bize yeniden ve yeniden hayal kurmayı, umut etmeyi hatırlatıyor. İyiye ve güzele giden yol hep sanattan geçiyor.

► Gülşen’in dediği gibi “Dert, aynı dert… Umut, aynı umut… Hayaller, aynı hayaller…” mi? Nedir bu insanların beklentileri?
Tarlakuşu sakinlerinin en büyük beklentisi bir parça huzur. “Azıcık aşım ağrısız başım” derler ya… Çoğu böyle bir beklenti içinde. Buna ulaşmak kolay gibi görünse de işin aslı öyle değil. Sistem insanın azla yetinmesine karşı, durmadan tüketelim istiyor. Sahip olduklarımızın sayısı arttıkça köleleğimizin prangaları da sağlamlaşıyor. Özgür olduğumuzu zannederken birer tutsağa dönüşüyoruz. Mahallelinin huzuru, sistemin savunucuları tarafından kaçırılıyor. Rant peşinde koşanların çok para kazanma arzusu Tarlakuşu’nun üzerine karabasan gibi çöküyor. Onlar tutsaklığa karşı direnenler, onlar çıkarcılığın karşısında dostluğu ve iyiliği yüceltenler… Onlar paraya kıymet vermeyenler… Haliyle dert aynı dert, umut aynı umut, hayaller de aynı hayaller oluyor. İnsan açgözlülük belasından kurtulmadıkça sanırım her şey aynı kalacak.

► Bir yazar kahramanlarıyla nefes alıp vermeli mi?
Bu ister istemez oluyor. Yazma nedenlerimden biri de zihnimde beliren -ve tabii ki gerçek dünyada izdüşümü olan- bir karakteri tanımak, her yönüyle görebilmek. Derdim onu anlatmaktan öte anlayabilmek. Onunla yan yana düşünebilmek, karşı karşıya oturup sohbet edebilmek, onu bıkmadan usanmadan dinleyebilmek. Geçmişi hatırladığında onunla birlikte ağlayabilmek ya da geleceğe dair hayallere daldığında ona eşlik edebilmek. Hal böyle olunca yarattığım karakterlerle nefes alıp veriyorum desem yeridir. Onların bakışları hep benimle, seslerini duyuyorum; nasıl güldüklerini, adımlarının ritmini biliyorum mesela. Yazar yazma eylemi sırasında yalnız görünse de öyle değildir. Onun zihninde kalabalık bir dünya vardır ve bu dünyada nefes alıp vermek epey keyiflidir.

► Geride kalan, unutmak istedikleri hayatlar. Ancak unut(a)madıkları, aksine hep hatırladıkları ve acı çektikleri bir hayat… Teyeli atılmış da dikişi yapılmamış gibi anlattığınız hayatlar… Kahramanlarınızın gücü biraz da buradan mı geliyor?
Göçler, sürgünler, savaşlar nedeniyle yerinden yurdundan edilen insanlar hayata da teyelle tutturulmuş gibidir. Her an düşecekmiş gibi eğreti bir halleri vardır. Ya da gerçekleştirilemeyen hayaller, kayıplar, ölümler sağlam bir dikişin önünde hep engeldir. Böyle baktığımızda Rüya’nın dağılıp giden hayalleri, Nadia’nın varlığını yeniden inşa edebilme çabası, Ali Turhan’ın çaresizliği, Kirkor’un yüreğini dağlayan kaybı… Bunların hepsi birbirine teyelli, söylediğiniz gibi sağlam bir dikiş değil onları bir arada tutan. Teyele rağmen hayata sımsıkı tutunma çabası belki de onları güçlü kılan.

► Fresko Apartmanı’nın, “anlatmak, hatırlamak; hatırlamak da acı çekmektir” diyen “gitmek ve kalmak” arasında kalan, “yaşamın ritmini” arayan sakinlerinin ortak özellikleri neler?
Onlar, içeridekilerdir. Anlayışsızlığı, kötülüğü dışarıda bırakarak Fresko’ya sığınmış ötekilerdir. Yaşama sevgiyle, aşkla, tutkuyla, dostlukla tutunmaya çalışanlardır. Onları hayattan koparmaya çalışanlara inat… Hayal kırıklıklarına rağmen hayal kurmaya devam edebilenlerdir.

► Yaşadıkları her şeye karşın düşünen, yaşamlarını sorgulayan, umudu hep en yukarıda tutmaya çalışan insanlar…
Söylediğiniz gibi… Onca acının ardından gülümsemeyi, kahkaha atmayı da geceye ve yıldızlara kadeh kaldırarak anın tadını çıkarmayı da bilirler. Matilda’nın bahçesindeki sofrada “Yaşamak lazım… Şu hayat hepimizin…” der Kirkor. Çok farklı olmalarına rağmen gün ışığının yansımasında ya da çiçeklerin kokusunda buluşur, tek vücut oluverirler.