birgün

15° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 07.03.2021 09:05
author

Yasak olan yasal haklar

Kadınlar açısından cinsellik ve üremeyi birbirinden ayıran; bir çeşit özgürlük sağlayan doğum kontrolü ve kürtaj gibi uygulamalar her zaman şüpheyle karşılandı, hayata geçmek için 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar beklemek zorunda kaldı. Ataerkil düzen için kadının denetlenemeyen cinselliği kadar ürkütücü başka ne olabilirdi?

Yasak olan yasal haklar

“Bir kadının nerede başlayıp nerede bittiğini kim bilebilir ki?”
Ursula K. Leguin - Tehanu

Çağlar boyunca, kadın hep ‘ikincil’ cins olarak görülmüş; ilk ‘günahın sorumlusu bedeni’ kadını denetlemek, hayattan soyutlamak, akıl dışına, bilim dışına itmek, ev içine hapsetmek için bahane olarak kullanıldı. Kadın erkekle karşılaştırılınca neydi, eksik erkek? İlkçağlarda denildiği gibi; “dişi, eksik ve alt konumda bir erkek miydi, dişinin cinsel organları, ters yüz edilmiş erkek organları mıydı?”. Erkekler aradıkları bahanelere göre bu tartışmayı yönlendirdi. On sekizinci yüzyıl sonunda ise kadının “...kendi organlarıyla eksiksiz, azgın olmaktan çok kırılgan, kocasına şirin bir arkadaş ve çocuklarına iyi bir anne olacak kadar eğitimli...”[i] olmasında uzlaşmaya varıldı.

Kadın ancak üremenin önemli bir parçası olduğu kabul edildikten sonra, tıbbın araştırılmaya değer bir konusu oldu. O güne dek var olan tüm tıbbi metinlere göre, dişilik olumsuz bir şeydi. Kadın bedeni eksik ve kusurlu, her ay “gizemli ve kötücül“kirli” bellenen adet kanamaları var. ‘Korkulu rüya’ kısırlık, ebelerin gözünde bile, kadınların “kusuru”. Hekimlere göre de “Tanrı kadınların kibrini kırmak için...”(Louys de Serres, Oeuvres Completes, Lyon, 1625) bu illeti vermişti ve “soğuk nemli bir tarlaya benzeyen kadın, erkeklerin tohumunun çürümesine” neden oluyordu. Kısırlık kadın hastalığıydı. Her zaman olduğu gibi kadın bedeni, fizyolojisi; erkeklerin kadın hakkında “kötü” dedikleri her şeyin kaynağıydı. Ancak bir dönem geldi, Tanrı’nın ya da doğanın “büyük eserine hayran” olan görüşler, “doğa hiç bir şeyi boşuna yapmaz” inancı ile çok da kötü olmayabilirler diye düşünmeye başladı. André du Laurens’in kitabındaki (1646) “Dişinin cinsel organı, erkeğinki kadar türünün kusursuz örneğidir ve kadına....doğa tarafından oluşturulan ve gerekli bir yaratık denilmelidir.” tezi ile sıralamadaki yerimiz biraz düzeldi. Ama gene de “dünya düzeni” beklentilerine uygun olarak; “Tanrının küçük bir yaratığını” büyüten besleyen, “...içinde kadın özünün bulunduğu ‘rahim’ ... en gerekli ve en soylu organ.” olarak belirlendi. Kadın bu kez de, onu değerli kılan tek şey olarak tanımlanan rahmine “mahkum” edildi:

“Mutlu sağlıklı kadın, tanımı gereği anneydi, erdemlerin ve ebedi değerlerin muhafızıydı.”[ii]

“Böyle bir kadın tam değildir...”
Anne Sexton

Yaşa Ya da Öl” eseri ile 1966 yılında Pulitzer ödüllü şair Anne Sexton (1928-1974) intihara teşebbüs ettiğinde, kendi deyimi ile “yüzey çatladığında” 46 yaşındaydı. Gene kendi deyimi ile, “kocasının, evin etrafına ördüğü beyaz çitler” kabusların içeri girmesini önleyememişti. Kadın bedenine ve kadınlığa yüklenen onca yükü, incecik bedeni ve ruhu taşıyamadı. Doktorların depresyonuna çare olarak önerdikleri şiirleri ile Pulitzer Ödülü kazandı. Ama şiirleri de onun kendi kararı ve isteği ile bu dünyadan gidişini önleyemedi. Kadın bedenine ve rollerine karşı “Her Kind- (1960)” şiirinde; “Böyle bir kadın tam değildir... Böyle bir kadın yanlış anlaşılır... Böyle bir kadın ölmekten utanmaz...” demişti. Kürtajın sözünün bile edilmediği bir dönemde “Abortion/Kürtaj”, adet kanaması, rahim, kadın cinselliği, zina, intihar gibi konularda şiirler yazıyordu. “Acınası ve iğrenç bedensel deneyimler” konularında ısrarla yazdığı için de özellikle erkekler tarafından ağır eleştirilere maruz kaldı. Zamanının çok ilerisinde, yazdığı “In Celebration of My Uterus/ Rahmime Kutlama” şiiri ile, bedenini tabu olmaktan çıkarıp şiirlerine açmıştı.

Çocuk sahibi olma, yetişkin kadın hayatının doğal ve kaçınılmaz bir parçası olarak görülür. Uzun yıllar bir çok ülkede kadının kısır olması evliliği sonlandırmak ya da yeni bir eş almak için yeterli neden olmuştur. Kendi isteği ile çocuk doğurmayan kadınlar için ise, böyle bir şey olamayacağından hareketle türlü çeşitli çeşitli sebepler aranır. Israrla kapı aralarında kimde sorun var diye aile büyüklerince soruşturulur. Acaba kaç kadın doğurmadığı, doğuramadığı, doğursa da erkek olmadığı için, ya da doğurması imkansız bir bebek yüzünden hayatından oldu, sakat kaldı, aşağılandı?

Kadınlar açısından cinsellik ve üremeyi birbirinden ayıran, bir çeşit özgürlük sağlayan doğum kontrolü, kürtaj gibi uygulamalar da işte gene bu nedenlerle her zaman şüpheyle karşılandı ve hayata geçmek için yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar beklemek zorunda kaldı. Ataerkil düzen için, kadının -gebe kalma korkusu olmadan- denetlenemeyen cinselliği kadar ürkütücü başka ne olabilirdi? Üreme amaçlı olmayan, sadece ‘haz için’ bir cinsel faaliyet, erkeklere mahsus bir alandı.

‘Korunmasız’ ya da ilkel yöntemlerle ‘korunmalı’ her birleşmeden sonra, erkek sırtını dönüp sigarasını içerken, kadın heyecanla gün saydı. Her adet gecikmesinde ya sevinç ya da tam tersi bin bir kaygı yaşadı. Kiminin kocası hayırsızdı, kiminin kimsesi yoktu. Yeni bir işe başlamıştı, öğrenciydi veya ailesi öğrenirse onu öldürecekti. Hiç bir erkek hayatını, kariyerini planlarken, ya çocuğum olursa diye bir ihtimale göre düşünmek zorunda değildi. Hiç bir erkek; gebe kaldı diye babası ya da aile meclisi tarafından ölüme mahkum edilmeyecek, intihara zorlanmayacak, okulu bırakmak, evden atılmak, işinden izin almak zorunda kalmayacaktı.

Dinler de, aile planlamasına hele de kürtaja hiç bir zaman sıcak bakmamıştır. Aile planlaması, ancak ekonomi ve gelecek nesillerle ilgili bir sorun olarak görülmeye başlayınca bu konu gündeme gelmiş; ‘aile planlaması’ ile ‘nüfus planlaması’ aynı anlamda kullanılmıştır. Yani esas mesele her zaman olduğu gibi ‘kadın’ ya da ‘çocuğun’ bekası değil, milletin bekası olmuştur.

1938 yılı sonrası Hitler döneminde, Alman kadınlara çocuk sayısına göre madalya verilmeye başlanmıştı. Dört çocuk doğuran bronz, altı çocuk gümüş, sekiz çocuk altın madalya alıyordu. Ayrıca insanlığın kara deliği faşizmde işler; Nazi Alman subayların evlilikleri dışında da ‘saf’ Alman ırkından kadınlarla birlikte olarak, “Lebensborn/Spring of Life/Hayat Pınarı” -yeni bir saf Alman jenerasyon yaratma- projesine kadar vardırılmıştı.[iii] Kendi dünya görüşünde bir nesil yaratma arzusu, her muktedirin rüyası.

1791 yılı Fransa Ceza Yasası, kürtaj yapana yirmi yıl pranga cezası veriyordu. Zamanla bu ceza hafifledi ama hep sürdü. Avrupa’da bazı ülkelerde de şaşırtıcı bir şekilde yasa, nikahsız gebeliğin sona erdirilmesine ‘kadının onurunu koruma amaçlı’ ceza indirimi getirmişti. Ama enteresan olan, bu tür gebeliklerin en çok yoksul kesimde ve hizmetçiler arasında olmasıydı. Acaba yasa, kadını mı, yoksa kadının çalıştığı asil evin beyini ve mirasını mı koruyordu?[iv] Belli ki efendiler hizmetçilerinden doğan evlilik dışı çocuklarından bunalmıştı. Bu kadar da iki yüzlüydü bu yatak odası ahlak ve namuscuları.

Nüfus, devlet politikalarına göre planlanır. Devlet baba bize; azalın ya da çoğalın der. Nikah törenlerinde üç-dört çocuk sözü alınır. Meydanlarda, çok çocuk istemeyen kadınlar suçlanır. Bu arada ne yersin, ne içersin, işe giderken çocuğunu nereye bırakırsın, işe gitmiyorsan bir lokma ekmek için kime mahkumsun diye soran yoktur. Sağlık hizmetlerine erişim şansı olmayan yerlerde ise sık gebelik, kadın ve bebek için de hayati bir konudur.

Kürtaj, gebelikte tıbbi müdahale ile rahim içindeki ceninin alınması demektir. Genellikle gebeliğin onuncu haftasına kadar yasal kabul edilir. Yasal hale gelmesi için kadınlar çok mücadele etmiş, merdiven altı müdahalelerde kim bilir ne canlar gitmiştir. Bizimki gibi yasal olduğu kabul edilmiş olan ülkeler de bile, her zaman tartışma sürmüş, kürtaj olmak zorunda kalan kadınlar kendi acılarının yanı sıra toplum baskı ve suçlamalara maruz kalmışlardır.

Uzun yıllar sadece doğurganlık açısından bakılan kadın ve üreme sağlığı konusu, 90’lı yıllarda daha geniş boyutlu ele alınarak, 1994 yılında Kahire’de yapılan Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Toplantısı’nda yeniden tanımlanmış ve daha geniş bir çerçeve içine alınmıştır: “Üreme sistemi işlevleri ve süreci ile ilgili sadece hastalık ve sakatlığın olmaması değil, tüm bunlara ilişkin fiziksel, mental ve sosyal yönden tam bir iyilik halinin olmasıdır.” Maddeler halinde sıralanan haklardan biri de:

“Çocuk Sahibi Olup Olmamaya Karar Verme Hakkı: Tüm bireylerin sahip olacakları çocuk sayısını ve çocukları arasındaki zaman aralıklarını özgürce ve sorumluluğunun bilincinde olarak kararlaştırma ve bunun için gereken bilgi, eğitim alma ve yöntemleri öğrenme hakkı vardır.”

Sağlık Bakımı Alma ve Sağlığın Korunması Hakkı maddesi içinde de, “gebeliğin güvenli sonlandırılması” kapsam içine alınmıştır. Ayrıca, bu hizmetlerin kolayca erişilebilir olması gerekir[v].

Genelde yasaları yapan ve kararları alan erkeklerin anlamadığı; hiç bir kadının durup dururken, kürtaj olma, gebeliğini sonlandırma kararı almayacağıdır. Dünya Sağlık Örgütü gerçekleşen kürtajların yarısının yasal olmayan koşullarda yapıldığını söylüyor. Anne ölümlerinin yarıya yakın bir kısmı da yasadışı yollarla yapılan düşüklerden oluyor. En büyük bedeli de yoksul kadın ödüyor.

Ülkemizde kürtaj 1983 yılında yasal oldu olmasına ama bundan neredeyse 30 yıl sonra, 2012 yılında Başbakanımız birden; ‘kürtaj cinayettir, buna müsaade edemeyiz’ diyerek görüşünü belirtti. Hatta bazıları, “niye bebeğini öldürüyor, kadın kendisini öldürsün” dedi. Aradan geçen onca yıldan sonra gene en başa dönülmüştü ve kadınlar tekrar “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ile sokaklara çıkmak zorunda kaldı. Kırk farklı kadın kuruluşunun bir araya geldiği Kürtaj Haktır, Karar Kadınların Platformu çeşitli illerde yürüyüşler düzenlendi. Kürtaj hakkı ile ilgili talepler dile getirilerek, şartları iyileştirme adı altında alınan önlemlerin, kürtaja ulaşımı imkansız hale getiren noktalarına dikkat çekildi. Tecavüz sonucu gebelikte bile, kürtaj için savcılık kararı gerekmekte, savcı “vermem” derse kadın doğurmak zorunda kalıyor. Ayrıca hukuk sisteminin yavaşlığı da göz önüne alınırsa, bu süreçte kadının yaşadıkları da ayrı bir tecavüz oluyor.

Tepkiler üzerine konu askıya alındı, ancak tahmin edileceği gibi bir çok devlet hastanesi kürtaj yapmakta tereddütlü davranmaya başladı. 2014 yılında, İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezine; hastanelerin bazılarının “Kürtaj yasaklandı” ya da “Bekar anne adayları dahil tüm kadınlar için eş rızası istiyoruz.” gibi uygulamalar konusunda şikayetler gelmeye başladı. Yasaya göre gebeliğin 10. Haftası doluncaya kadar, kadın kendi arzusu ile devlet hastanelerinde kürtaj yaptırabiliyor ve evli ise eş rızası gerekiyor. Yasalarla tanınmış bu haklara rağmen, artan şikayetlerden hareketle bir gazetenin yaptığı araştırmada, İstanbul, Konya, Ankara, Bursa’nın da içinde bulunduğu illerde başvurulan devlet hastanelerinden kürtaj yapılmadığı cevapları alındı. Ankara ve İstanbul’da bir hastane “kürtaj yasaklandığı için, işlemin hastaneden kaldırıldığını” söylüyor. Bursa’da bir hastane “Kadının kendi isteğine göre yapmak yasak. Bebeğin veya annenin doğuma hazır ve uygun olmadığı anlaşılırsa kürtaj işlemi gerçekleştirilir. Yoksa 10. Haftayı geçmemiş olsa bile alınmıyor.” ifadeleri kullanılıyor. Konya ve Sinop’taki devlet hastanelerinden de “Doktor uygun görürse yapar, kendi isteğiniz ile yaptıramıyorsunuz.” cevabı Hitler döneminde geliyordu.[vi]

Yıl 2021; kürtajın yasallaşması üzerinden otuz yedi, kıl payı askıya alınan kısıtlanma tehlikesinden dokuz yıl sonra Kadir Has Üniversitesi araştırmasına göre: Görüşülen 295 kamu hastanesinden sadece 10 tanesinde isteğe bağlı kürtaj hizmeti bir şart öne sürülmeden karşılanıyor. Geri kalanlar ise “doktor inisiyatifi”, “devlet hastanelerinde yasak”,evli olmayanların bu hizmeti alamayacağı” vb. ifadelerle ya da özel hastanelere yönlendirerek bu hizmeti vermekten kaçınıyor ya da yeterli net bir bilgi vermiyor. Verilen cevapların çoğu ile de, yasalarla güvence altına alınmış bir hak bir suç gibi gösteriliyor[vii].

Devlet hastanelerinde neredeyse yapılamaz hale gelen kürtaj, özel sektörün işi haline geliyor. Sonuç zaten ekonomik sıkıntı içindeki kesimleri vuruyor.

Jinekolog ve halk sağlığı doktoru N. Ortaylı; nüfus azalmasını ve yaşlanmasını önlemek, ya da dini nedenlerle kürtaja karşı Romanya ve Polonya gibi ülkelerde, bu önlemlerin nüfus artışı üzerinde etkili olmadığı görüşünde; sonuç daha çok artan anne ölümleri. Beklenenin tersine; üreme sağlığı, doğum kontrolü bilgi ve hizmetlerine serbestçe erişilebilen, sağlıklı cinsel gelişime açık ülkelerde kürtajın, yasaklı ülkelere göre daha az olduğu görülüyor. Esas sorun, cinselliğin tabu olduğu, öğretilmediği, konuşulmadığı, ailelerden saklandığı muhafazakar toplumlarda. Kadınlar sistemin ve toplumun suçunu tek başlarına çekmek zorunda. Kürtaj karşıtlarının “o bir canlı” tezine karşı da; o zaman sperm de canlı diyor. Oysa, “..birleşme sonrası bebeğin ‘bebek’ olduğu nokta, annenin desteği olmaksızın yaşayabildiği nokta. Bu da gebeliğin 20-24 haftaları arasında.[viii]

Kürtaj yasağı isteyen ya da kürtajın gebeliğin çok erken haftalarında olması gerektiğini savunan eğilimlerle ilgili yapılan araştırmalarda da ilginç sonuçlar çıkabiliyor. R. Marty yazdığı makalede, Amerika’da, bu konu üzerine yapılmış anketler karşılaştırıldığında soruların soruluş tarzına göre eğilimlerin çok değiştiğini gösteriyor. Soru soyut bir şekilde sorulduğunda kürtajın ahlaken kabul edilemeyeceği gibi bir sonuç çıkarken, kürtajın serbest olması gereken şartlar açıklandığında -hayati tehlike, tecavüz, ensest vb. ya da kişisel hikayeler- bu görüşün daha yumuşadığını, kürtaja, hatta gebeliğin daha ileri evrelerinde bile kürtaja hayır denilemediği görülmektedir.[ix] Bu da bu konuda ‘seçim hakkının’ ne kadar kişisel bir karar olduğunu, tıp otoritelerince belirlenmiş süre içinde verilecek kararın sadece o kişiyi ilgilendirmesi gerektiğini bir kez daha göstermektedir.

Günümüzde hala Polonya da kürtaj yasağı yasasına karşı kadınlar sokaklarda. Arjantin’de 2020 yılı son gününde kadınlar kazandı, kürtaj yasallaştı. Latin Amerika’daki bu ilk yasallaşma diğer ülke kadınlarına da bir ümit oldu. Katolik Kilisesi yasaya karşı çıkmaları için Meclise çağrı yapmıştı.

Yasa koyucularımızı; bedenimizle ilgili kararları bize bırakıp, çocuklarımızı nasıl bir dünya bekliyor konusunda çalışmaya davet ediyoruz. Din adamlarımızı kadınları denetlemekle değil suçla, savaşla, ayrımcılıkla, yoksullukla mücadeleye çağırıyoruz.

Yoksulluğu, ayrımcılığı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini bitirin, söz daha çok doğuracağız.

Evet yaşam kutsaldır, ama şu kurduğumuz dünyanın yarısından da fazla nüfusunun yaşam şartlarına göre, doğmuş olmayı ister miydiniz? 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde, bir savaşta tecavüz sonucu doğup, internetten köle olarak satılan küçük bir kız olmayı ister miydiniz? Göç yollarında, çadır kentlerde, doğum belgeleri bile olmadığı için istatistiklerimize bile giremeyen milyonlarca çocuktan biri olmak ister miydiniz?

ÖNERİ: - Film: Anne-babasını ‘Beni niye doğurdunuz?’ diye dava eden, doğum belgesi bile olmayan 12 yaşındaki bir çocuğun, şiddet, yurtsuzluk ve yoksulluk içindeki dünyasını onun gözü ile izlemek isterseniz Lübnanlı yönetmen Nadina Labaki’nin Kefernahum (2018) filmini izleyebilirsiniz. Filmin ana karakteri oyuncu çocuk Zain de Suriyeli bir mülteci. Ailece Lübnan’a kaçmışlar ve sokaklarda büyümüş, okula gitmemiş. Bana bu filmi izlettiren sevgili Gülbin’e çok teşekkür ediyorum.

- Öykü: Dünyanın tehlikeli bir yer olduğu duyumu üzerine, Birleşik Fetüsler Konfederasyonu tarafından yapılan “Tüm dünya fetüsleri birleşin ... ikinci bir emre kadar tüm doğumlar durdurulmuş, dünyaya gitmek yasaklanmıştır.. Büyümenizi durdurun ve yerinizi terk etmeyin” çağrısı ile bebeklerin doğmayı reddedip, rahat anne karnından çıkmaya direndikleri bir öykü okumak isterseniz de L. Gülden Treske’nin (biraz reklam oldu ama) Pangea’yı Hatırla kitabından “Her Şeyi Duyduk! Gelmiyoruz” öyküsünü okuyabilirsiniz.



[i] Davis, Z.N., Farge,A. (2005) Her Şeye Rağmen Kadın Nedir?. Duby, G.,Perrot, M., Davis, Z.N., Farge, A. (Ed.) Kadınların Tarihi- Cilt III. İst: Türkiye İş B. Kültür Yay. s. 249-252

[ii] Salvadore-Berriot, E. (2005) Tıbbın ve Bilimin Söylemi. Duby, G.,Perrot, M., Davis, Z.N. (Ed.) Kadınların Tarihi- Cilt III. İst: Türkiye İş B. Kültür Yay. s. 333-368

[iii] Crossland. D. (2006, 07 Kasım) Nazi Program to Breed Master Race: Lebesnborn Children Break Silence. Spiegel online.

[iv] Arnaud-Duc, N. (2005) Hukukun Çelişkileri. Duby, G., Perrot M., Fraisse G. (Ed.) Kadınların Tarihi Cilt IV. İst: Türkiye İş B. Kültür Yay. (s. 95, 80-110)

[v] Bülbül, G. ( 2012 Mayıs) ) Gebelik, Doğum ve Kürtaj Hakkı. III. Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi, - Kongre Kitabı s. 155

[vi] Yüncüler, Z. (2014, 18 Şubat) Yasa yok ama kürtaj yasak. Milliyet.

[vii] O’Neil,M.,Altuntaş, D., Keskin Ş.A. (Kasım 2020) Yasal Ancak Ulaşılabilir Değil. Kadir Has Üniv. Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalş. Arş. M.

2020-kurtaj-arastirmasi-raporu.pdf

[viii] Arman, A. (2013, Ocak 13) Kürtaj Haktır Vazgeçmeyeceğiz. Hürriyet

[ix] Marty,R. (2013, 4 September) When People Learn Why Actually Get Later Abortions, They Support Them. Care2

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol