birgün

12° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 16.02.2020 09:09

Yaşam korkusu

Çaresizlik ve yalnızlık da geçici ve kapristen veya geleneklerden kaynaklanan hisler değildir. Sürekli işsizlik ve sürekli açlık, yoksunluk; manastıra çekilen ve inziva içindeki yaşamı tercih eden keşiş değilseniz eğer, bunlara kuşkusuz benliğinizi kemirecek yalnızlık ve çaresizlik eşlik edecektir. Açlık, yalnızlık, çaresizlik ve işsizlik; sanki mahşerin dört atlısı mübarek.

Yaşam korkusu

Serdal Bahçe

Yaşamdan vazgeçme kararı galiba verilebilecek en zor karardır. İntihar bu anlamda kimi müelliflere göre en kuramsal karardır. Ne kadar kuramsaldır bilemem ancak ölümün de kuramını yapmayıverelim; en acı ve en yıkıcı karar olduğu kesindir. Önce Hatay’da bir baba intihar etti; valiliğin önünde. Sonra başka bir baba TBMM’nin önünde kendini yakmak üzereyken engellendi. Her ikisi de “Çocuklarım aç” diye feveran ettiler. İntihar kurban edilebilecek en değerli şeyin, yaşamın, kurban edilmesidir. Kurban verme ise beşeriyet ve medeniyet boyunca belirli bir beklentiyle yerine getirilen bir ritüeldir.

Ekseriyetle ilahları kızdırmamak, yatıştırmak ve onları talepleri karşılayacak hoşgörüye çekme amacına sahiptir. Hatay ve Ankara’daki işsiz, çaresiz ve aç babalar acaba hangi ilahı yatıştırmaya çalıştılar? Kimin veya neyin daha hakkaniyetli ve daha hoşgörülü olması için feda ettiler yaşamlarını? İlahlar mı? Çoğu zaman duyarsız ve sağırdırlar; bildiklerini okurlar. Verilen kurbanlar ne onları yatıştırır, ne de onları merhametli yapar. Sistemik merhametsizlik ve vicdansızlık, merhamet ve vicdanı gösteri unsuruna dönüştürür. Bedenler yok olup giderken, ahlar ve vahlar ile süslenmiş acıma törenleri aslında geride kalanlara bir nefeslik rahatlama sağlamaktan başka hiçbir işe yaramaz. Oysa acil çözüm acımaya veya acınmaya, merhamete ya da merhamet edilmeye, vicdana veya vicdanlı davranış talep etmeye gerek duyulmayan bir dünyanın kurulmasında yatmaktadır. Bahsi geçen dünya sulu sepken gözlerin önünde eriyip giden yaşamların sayısı artmadan kurulmalıdır hem de…

Neden intihar ediyorlar? Aç ve çaresiz, işsiz ve yalnız olduklarını haykırdılar ölüme giderken. Başka söze gerek var mı? Yok. İşsizlik mevsimsel, çaresizlik konjonktürel, açlık çevrimsel ve yalnızlık yakınması da geleneksel ise neden yok ediyorlar kendi bedenlerini?

Öncelikle işsizlik mevsimsel değil de ondan. Devletin resmi istatistik kurumu mutat olarak açıklıyor işte, işsiz sayısı ve işsizlik oranı son zamanlarda sürekli artıyor. Üstelik işsiz kalma süresi uzuyor, işsizlik kalıcı ve yapışkan bir kimliğe dönüşüyor. Devletin iş bulmaya yardım eden kurumları da derman olmaktan çok bir serap etkisi yaratmaya çalışıyor. Devlet artık iş bulmak ve insanca bir yaşamın şartlarını sağlamayı kendi görevleri arasında saymıyor bile. Ataması yapılmayan öğretmenlerin şikâyetleriyle dalga geçer mahiyette mezun olan herkese iş bulmak gibi bir zorunluluğumuz yok şeklindeki beyanlar kamera şakası olmaktan uzak. Tam tersine bunu terennüm eden haşmetlü ve kudretlüler aslında patavatsızlığa kaçan bir gerçekçiliğin esiri olmuş durumda. Ayrıca devlet iş bulmayınca iş bulma işini bile kârlı bir alan haline getiren gözü açıklar iş bulma umudunun kendisini pazarlayarak müthiş bir işe imza atıyor. Eski model Yeşilçam komedi filmlerinde görürdük; köyünden büyük şehre gelen fukara inşaatta kendisine iş bulana, akrabası olsa bile, avanta verirdi. Görürdük, gülerdik ve ayıplardık. Şimdi görüyoruz ve fakat ne gülebiliyoruz ne de ayıplayabiliyoruz. Çünkü yasal, hem de sonuna kadar. Böylece burjuva düşüncesinin ölmeyen bir hayali gerçek oluyor. Emeklerinden başka satacak ve zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar kıt sayıda iş için birbirleriyle gırtlak gırtlağa rekabet eder hale geldiler. Yaşasın rekabet; altta kalanın canı çıksın.

Ancak bu yakınmaları bir kenara bırakalım ve iktisat denilen şom ağızlı, kör gözlü burjuva biliminin kucağına bırakıp öyle konuşalım. Özelde Türkiye kapitalizmi, genelde dünya kapitalizmi iş yaratma kapasitesini giderek kaybetmekteler. Vaadi ve dinamizmi olmayan bir garip sistem, ve bir garip ilahla baş başayız. Nesini, nasıl yatıştıracaksın? Yatışması için daha kaç kurban vermek gerekir acaba? Üstat not düşmüştü değil mi; bir yanda zenginlik diğer yanda yoksulluk, açlık ve sefalet; bir yanda sermaye diğer yanda işlevsiz bedenler birikir. İşlevsiz ve atıl bedenler sığ ve bön burjuva bilimimize göre diğer başka üretim faktörlerinin atıl kalması gibi atıl kalmasıdır işgücünün; o kadar. Gel gör ki atıl kalan makine, fabrika, atölye veya toprak parçası uzunca bir süre atıl kaldıkları için Hatay Valiliği’nin önünde kendilerini yakmazlar değil mi? İnsan mı? Yakıyor ve ölüyor işte…

Açlık da çevrimsel değildir, yani iş çevriminin bu aşamasında ortaya çıkan ve şu aşamasında yok olan bir olgu değildir bu sistemde. Açlık ve yoksunluk bitmek bilmeyen, giderilemeyen bir semptomdur. İşsizsen açsın, ancak iş sahibi olsan da açsın. Dolayısıyla her zaman açsın. Üstelik bu hakkaniyetsiz dünyada başkalarının yedikleri, tattıkları, elde ettikleri hem çeşit hem de miktar olarak artmakta iken inadına açsın. Sadece sen değilsin yoksun olan, aç olan. Çocukların da aç. İşin yokken şanslıysan devlet, belediye veya dinci vakıf yardımlarını alırsın. Para alırsın, yiyecek kolisi alırsın, yakacak alırsın. Ancak bunları almakla sen daha iyi olmazsın; sen kurtulmazsın. Aslında hakkaniyetsizlikten beslenip semiren ve semirdikçe diğerlerine kırıntı atanların vicdanlarını kurtarmış olursun. Üstelik yardımlarla geçinmek zorunda olmanın ve ailene bakamamanın verdiği özsaygı yıkımı da cabası… Böylece sana avuç açtıranlar bir taşla iki kuş vurmuş olurlar. Hem vicdanları kurtulmuş olur hem de seni bağımlı halde yaşamaya alıştırmış olurlar.

Yine yakınmayı bırakıp istatistiklerin sağduyulu ancak ruhsuz sesine kulak verelim. Bugün Türkiye’de hanelerin önemli bir bölümü aldıkları yardım veya -eğer hanede çalışan var ise- çalışmadan elde ettikleri gelirlerle en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumdadırlar. Geçtik eğlenceyi, kültürü, oteli, lokantayı; gıda, giyim ve barınma ihtiyaçlarını karşılayamayan önemli sayıda hane var. Çevrimsel değil açlık; kalıcı ve yıpratıcı. Üstelik sistem insan olmanın ölçütü şerefini tüketime vermiş durumdayken hem de. Ne kadar tüketirsen o kadar insan olduğunu bize zorla belleten sistem, böylece tüketemeyen yoksunları insan olma duygusundan uzaklaştırmaktadır. Yaşamlarını anlamsızlaştırmaktadır.

Çaresizlik ve yalnızlık da geçici ve kapristen veya geleneklerden kaynaklanan hisler değildir. Sürekli işsizlik ve sürekli açlık, yoksunluk; manastıra çekilen ve inziva içindeki yaşamı tercih eden keşiş değilseniz eğer, bunlara kuşkusuz benliğinizi kemirecek yalnızlık ve çaresizlik eşlik edecektir. Açlık, yalnızlık, çaresizlik ve işsizlik; sanki mahşerin dört atlısı mübarek. Bu dördü kaçınılmaz bir şekilde en paradoksal sonuca yol açıyor; yaşam korkusu. Sistemin bir korku jeneratörü olduğunu tespit etmişti birileri. İşini ve kazancını kaybetme korkusu, açlık korkusu, zaptiye korkusu, insanca yaşama sahip olamama korkusu ve korkuların en doğal olanı, ölüm korkusu. Tüm bunlar bir araya geldiğinde en garip ve en sıra dışı tepkiye yol açarlar; yaşam korkusu.
Ancak bunların bir araya gelmesi bile yaşamdan vazgeçmeyi aklamaz güzel kardeşlerim. Yaşamın kendisi direniştir, yaşamda ortaklaşmak var iken ölümü paylaşmak niye? Üstatlar bir yerde demişlerdi; zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar birleşin. Biz de onlara nazariye yapalım. Yaşamlarından başka kaybedecek şeyi olmayanlar, birleşin!

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız