Yaşam kuşatıldı, direniş harlandı

Hazırlayan: İlayda SORKU
2025 yılı Türkiye’de ekoloji mücadelesi açısından yalnızca doğa tahribatının arttığı bir yıl olmadı. Aynı zamanda talanın yasal güvence altına alındığı, çevre koruma mekanizmalarının bilinçli biçimde işlevsizleştirildiği ve sermaye lehine kurulan yeni bir rejimin derinleştirildiği bir eşik olarak kayda geçti. Ormanlar, su havzaları, tarım alanları, meralar ve kıyılar; kamusal yarar, ekolojik denge ve yaşam hakkı gözetilmeden enerji, maden ve inşaat projelerinin hedefi haline getirildi.
İktidar, iklim krizinin yakıcı etkilerinin her geçen gün daha görünür olduğu bir dönemde doğayı korumaya değil piyasaya açmaya odaklanan bir çizgide ilerledi. Yasal düzenlemeler tek adam rejiminin karakterine uygun şekilde düzenlendi. İtiraz mekanizmaları ortadan kaldırıldı, kararlar tek elde toplandı. ÇED süreçleri bilimsel bir denetim aracı olmaktan çıkarıldı. “İşgal Yasası” olarak anılan düzenlemelerle maden ve enerji şirketlerine olağanüstü yetkiler tanındı. İklim Kanunu, emisyonları azaltacak kamusal ve bağlayıcı bir yol haritası sunmak yerine, karbon ticareti ve piyasa mekanizmalarını merkeze alan bir çerçeveyle yasalaştı.
Bu politik tercihler, iklim krizinin yarattığı yıkımla doğrudan kesişti. Kuraklık, orman yangınları, seller, zirai don ve su krizleri yıl boyunca ülkenin dört bir yanında yaşamı tehdit etti. En az kirleten kesimler, en ağır bedelleri ödedi. Tarımsal üretim daraldı, gıda güvencesi zayıfladı, suya erişim bir hak olmaktan çıkıp kriz başlığına dönüştü. Ancak 2025 aynı zamanda bu yıkıma karşı direnişin de yılı oldu. Akbelen’den Kazdağları’na, İkizköy’den Artvin’e, Karadeniz yaylalarından zeytinliklere kadar yaşam alanlarını savunan yurttaşlar, sermaye odaklı politikalara karşı mücadeleyi büyüttü. Yerel direnişler, hukuki itirazlar ve toplumsal dayanışma ağları, doğanın metalaştırılmasına karşı güçlü bir toplumsal hafıza ve karşı siyaset üretti. Bu almanak, 2025 yılını Türkiye’de ekoloji mücadelesinin karşı karşıya kaldığı saldırıları, iklim krizinin somut etkilerini ve buna karşı gelişen direnişleri bir arada ele almayı amaçladı. Yıl boyunca yaşananları yalnızca bir felaketler dizisi olarak değil; bilinçli politik tercihler, sermaye ilişkileri ve buna karşı yükselen toplumsal mücadeleler bağlamında kayda geçirdi.
∗∗∗
2025 EKOLOJİ KRONOLOJİSİ
• Ocak: Kanal İstanbul yeniden gündemdeydi
İktidar Kanal İstanbul’u “stratejik proje” olarak yeniden gündeme aldı. Su havzaları ve tarım alanları üzerindeki yıkıcı etkiler nedeniyle ekoloji örgütleri tepki gösterdi, Sazlıdere Barajı ve çevresindeki yapılaşma riski yeniden tartışıldı.
• Şubat: İklim Kanunu Meclis’e geldi, don başladı
İklim Kanunu teklifi TBMM’ye sunuldu. Aynı dönemde yurdun birçok noktasında zirai don görüldü, tarımsal üretimde ciddi kayıplar yaşandı.
• Mart: Zeytinlikler yeniden hedef alındı
Zeytinlik alanların enerji ve madencilik yatırımlarına açılmasını kolaylaştıran düzenlemeler Meclis gündemine taşındı, üreticiler ve yaşam savunucuları tepki gösterdi.
• Nisan: Nükleere karşı ses yükseldi
Çernobil felaketinin 39. yılında Sinop’ta miting düzenlendi. Sinoplular nükleer santral projelerine karşı mücadeleyi sürdüreceğini açıkladı. Karbon ticareti merkezli İklim Kanunu’nun ilk dört maddesi gelen tepkiler üzerine geri çekildi.
• Mayıs: İklim ve doğa mücadelesi yaygınlaştı
İklim Kanunu ve talan düzenlemelerine karşı ülke genelinde itirazlar büyüdü, ekoloji örgütleri ve meslek odaları ortak mücadele çağrılarını artırdı.
• Haziran: İşgal yasası ve büyük yangınlar
“İşgal yasası” olarak bilinen torba yasa Meclis’e sunuldu. Ülkenin birçok kentinde protestolar başladı, Meclis önünde eylemler yapıldı. Aynı ay İzmir merkezli orman yangınları yayıldı, binlerce hektar alan kül oldu, can kayıpları yaşandı.
• Temmuz: Talan yasalaştı, yangınlar sürdü
İşgal Yasası ve İklim Kanunu tüm itirazlara rağmen kabul edildi. Kazdağları’nda ağaç kesimi yapan Alamos Gold’un açtığı dava askıya alındı. Orman yangınları birçok bölgede devam etti.
• Ağustos: Susuzluk derinleşti
Uşak’ta su krizi yaşandı, kente sınırlı saatlerde su verildi. Krizin nedenlerinden birinin maden faaliyetleri olduğu ortaya çıktı. Baraj doluluk oranları birçok kentte alarm seviyesine indi, planlı su kesintileri başladı.
• Eylül: Hukuki mücadele yeni aşamaya geçti
İşgal yasası, Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. Akbelen direnişçisi Zehra nene hayatını kaybetti. Kanal İstanbul’a ilişkin bilirkişi raporu Danıştay’a sunuldu ve ciddi çevresel risklere dikkat çekti.
• Ekim: Direniş jandarma gölgesinde sürdü
68 kuşağının devrimci önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın doğduğu köy olan Çorum’un Karakaya köyünde taşocağı projesine karşı direniş devam etti. Çelikler Holding jandarma korumasında çalışmalara başladı. Eskişehir Beylikova’daki nadir toprak elementleri için uluslararası görüşmeler gündeme geldi.
• Kasım: COP’ta şirketler, mahkemeden durdurma
COP Zirvesi Brezilya’da başladı, Türkiye’den iklim krizini derinleştiren büyük şirketler zirveye katıldı. İstanbul 5. İdare Mahkemesi Kanal İstanbul kapsamında belirlenen rezerv yapı alanları için yürütmeyi durdurma kararı verdi.
• Aralık: Akbelen’de zeytinlikler söküldü
Limak ve İçtaş’a ait YK Enerji, Akbelen’de arazisini satmayan köylülerin zeytinliklerini söktü. Yıl, talanın sahada devam ettiği bir tabloyla kapandı.
∗∗∗
ÇED KÂĞIT ÜSTÜNDE KALDI
AKP iktidarı doğayı, yaşam alanlarını ve kamu yararını sermaye lehine gözden çıkardı. Yıllardır sürdürülen talan politikaları 2025’te Meclis’ten geçirilen maden yasasıyla yeni bir eşiği aştı. Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçleri, bilimsel ve kamusal bir denetim mekanizması olmaktan çıkarıldı, prosedürel bir formaliteye indirgendi. Kurum görüşleri baypas edildi, Cumhurbaşkanlığı’na geniş yetkiler tanındı, şirketlerin önündeki engeller kaldırıldı. Onay üretme makinesine dönüşen ÇED süreçleri koruma değil hızlandırma işlevi gördü. 2025 yılı boyunca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na toplam 5 bin 87 proje için ÇED başvurusu yapıldı. Bakanlık aynı yıl içinde 4 bin 85 projeye ÇED onayı verdi. 54 proje için ÇED gerekli değil kararı çıkarken sadece 8 proje için ÇED olumsuz kararı verildi. Veriler, talanın merkezinde maden ve enerji projelerinin yer aldığını gösterdi. Maden, petrol ve doğalgaz alanlarında 1688 proje için ÇED süreci başlatıldı. Bu projelerin 1244’ü ÇED onayı aldı. 39 proje için ÇED gerekli kararı verildi, yalnızca 5 proje ÇED olumsuz kararıyla durduruldu. Enerji alanında da tablo değişmedi. Yıl boyunca 694 enerji projesi için Bakanlığa başvuru yapıldı. Önceki yıllardan devredenlerle birlikte 2025’te toplam 828 enerji projesi ÇED onayı aldı. Sadece 2 proje için ÇED gerekli kararı verildi, 1 proje için ÇED olumsuz kararı çıktı.

∗∗∗
MEVCUT POLİTİKALARLA DOĞA KORUNAMAZ
Özgür GÜRBÜZ
Türkiye’de doğa koruma mücadelesi zor bir yılı geride bıraktı. Doğaseverler sadece şirketlerle değil, adeta onların işlerini kolaylaştırmayı kendisine görev edinmiş iktidar ve bürokrasiyle de mücadele etmek zorunda kaldı. Madenciler için çıkarılan adrese teslim yasalar bunun en net örneğiydi. Sokak hayvanları birikmiş bir nefretin veya gündem değiştirme çabalarının kurbanı oldu. Adalet sisteminde yaşanan sorunlar, kıyılar, meralar ve orman alanları gibi önemli doğa alanlarını yağmadan korumak isteyenlerin önünü de tıkamaya başladı. Bundan yaklaşık 10-20 yıl önce doğayı korumak adına hukuka başvuruluyordu. Şimdi ise yeni düzenlemelerin yanlışlarını ve eksikliklerini ortadan kaldırmak için ayrı bir hukuki süreç yürütmek doğa koruma mücadelesinin bir parçası haline geldi. Siyaset mekanizması doğayı korumak için değil onu yok etmek için çalışır oldu.
2025 yılında Türkiye’nin nükleer santral gibi pahalı ve çok tehlikeli projelerde ısrar ettiğini, enerji politikasının temelini hâlâ petrol ve gaz gibi fosil yakıtlara dayandırdığını gördük. Kuraklık, orman yangınları, su baskınları gibi aşırı hava olaylarıyla kendisini gösteren iklim krizine karşı ciddi bir önlem almayan Türkiye, güncellediği Ulusal Katkı Beyanı ile 2035 yılına kadar iklimi değiştiren seragazı emisyonlarını artırmanın da önünü açtı. Ekonomik koşullar nedeniyle yenilenebilir enerjinin payının arttığını görsek de enerji dönüşümünün temel prensiplerinden uzak bir politikasızlık dönemi sürüyor. Enerji ve ekonomi politikalarında enerji üretimini şirketlerden bireylere, kooperatif ve belediyelere geçirecek, devletin payını güçlendirecek kamusal bir anlayışın eksikliğini görüyoruz. Dağıtım özelleştirmeleriyle kaynakların şirketlere ayrılması halkı daha pahalıya elektrik satın almak zorunda bırakıyor.
Tüm bu yanlış politikaların acısı, daha fazla santral kurmayı ve daha fazla tüketmeyi destekleyen politikalarla doğadan çıkarılıyor. İnsanlar için bunun anlamı temiz su, hava ve gıda kaynaklarının yok edilmesi anlamına geliyor. Türkiye, sahip olduğu potansiyelle daha az enerji tüketerek, ihracat amaçlı madenciliği sınırlayarak, üretim ve tüketim süreçlerini doğa dostu denetim mekanizmaları ve talep yönetimiyle şekillendirerek son birkaç yılda hızlanarak artan doğa talanını durdurabilir. Bölgesinde ve dünyada örnek bir gelişme modeli ortaya koyabilir. Çözüm var ancak mevcut politikalarla çözüme ulaşmak, doğayı korumak mümkün görünmüyor.

∗∗∗
İKLİM KRİZİ PİYASAYA HAVALE EDİLDİ
Pelin CENGİZ
2025 yılına ekoloji gündemi açısından Türkiye özelinde baktığımızda yine bizleri karamsarlığa düşüren bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz.
Kendi ormanlarına saldırarak milyonlarca ağacı, sayısız canlının yerini yurdunu, son su ve nefes kaynaklarını yok eden, plansız programsız, kimin yararına olduğu belirsiz projelerle insanları yerinden ettiren, göçe zorlayan, acele kamulaştırmalarla mülksüzleştiren, kendi memleketinin dağını, taşını, toprağını, tarihsel mirasını inşaat ağalarının ve açgözlü küresel şirketlerin yağmasına açan, çevre korumayla ilgili yasaları sermaye gruplarına kullanışlı hale getiren ve tüm bunlarla övünen bir iktidara sahip olmaktan yine biz utandık.
Kömürün dumanında boğulduğumuz, şiddeti giderek artan afetlere ve dünyayı en az kirleten yoksulların felaketlerden en çok zarar görenler olduğuna şahitlik ettiğimiz, karbon emisyonlarını şaha kaldırıp gezegeni ısıttıkça ısıttığımız, ormansızlaşmaya devam edip nehirleri kuruttuğumuz, uluslararası zirvelerde iklim adına bir arpa boyu yol gidemediğimiz, özetle dünyayı giderek kel, çorak bozkırlara çevirme azmimizi dizginleyemediğimiz bir yıl olarak kayıtlara geçti.
2025 küresel ölçekte kayıtlara geçen en sıcak ikinci yıl olarak tarihe geçti. 2023, 2024 ve 2025 ortalamasının sanayi öncesine döneme göre 1,5 dereceyi aşmış olması tehlikeli bir eşikte olduğumuzu, üstelik iklim krizinin hızlandığını gösteriyor. Elbette Türkiye de bundan nasibini aldı, küresel eğilimin en sert gerçekleşmelerinin yaşandığı ülkelerden biri oldu.
Son 55 yılın en sıcak temmuz ayında, Silopi’de tüm zamanların ulusal sıcaklık rekoru kırıldı. Ülke genelinde düşen yağış miktarı, son 52 yılın en düşük seviyesine indi, ülkenin büyük bölümünde ‘‘olağanüstü kuraklık’’ ile mücadele edildi. 53 şehirde çıkan yangınlarda yaklaşık 100 bin hektarlık alan kül oldu. Maalesef, bu giderek artan yangınlarla kuraklık ve susuzluk sezonuna kısa sürede düşen şiddetli yağışlar eşlik etti. Türkiye’nin birçok bölgesinde art arda yaşanan ani sıcaklık düşüşleri ve zirai don olayları, tarımsal üretimde ağır kayıplara neden oldu.
Bu tablo, iklim krizinin Türkiye’de artık somut, kalıcı ve acil eylem planlarının hızlı devreye alınması gerektiği gerçekliğini bir kez daha gösteriyor. Ancak, bunca somut göstergeye rağmen Türkiye’de kuraklığın, susuzluğun ve düşük yağış rejiminin hala iklim kriziyle bağlantısının yeterince tartışılmadığını görüyoruz. Bu durumun, gıda fiyatlarındaki artıştan tutun da, Türkiye’de giderek artan yoksulluğa kadar uzanan geniş bir zincirin halkaları olarak değerlendirilmesi gerekiyor.
Diğer yandan, iklim kriziyle birlikte Türkiye’nin aynı anda hem kuraklıkla hem de sellerle mücadele etmek zorunda kalacağı uyarıları da yapılıyor. Batı ve Güneybatı Anadolu’da kış yağışlarındaki azalma tarımsal kuraklığı artırırken, Doğu Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de kısa sürede düşen sağanaklar, ani sel felaketlerine yol açıyor. Birbirinin zıddı gibi görünen bu iki tehdidin birlikte yaşanması, Türkiye’nin iklim rejimindeki köklü değişim gerekliliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
2025, Türkiye’de İklim Kanunu tartışmalarının yıl boyu gündemde olduğu bir yıl olarak geride kaldı. Kanun teklifi olarak TBMM’ye geldiği günden yasalaştığı güne kadar eleştirilerin hedefinde olan kanunun resmi gerekçesi, Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaştıracak hukuki zemini ve çerçeveyi ortaya koymaktı. Ancak, kanunun içeriği iklim kriziyle mücadele için kapsamlı bir temel oluşturmaktan çok uzak, seragazı emisyonlarının ticaretini düzenleyen bir Emisyon Ticaret Sistemi ve piyasa temelli mekanizmaları merkeze alan bir metin olarak eleştirilerin odağında kaldı. Aslında sadece emisyon ticaretine odaklanan bu kanunun içeriği bile Türkiye’de iklim politikalarının nasıl oluşturulduğunu, iklim krizi meselesine bile nasıl piyasa araçları ve sermayenin çıkarları açısından bakıldığına dair önemli bir kırılma noktası olarak kayıtlara geçti.
Bunu çok eski yazılarımdan birinde de kullanmıştım. Lev Tolstoy, “Herkes dünyayı nasıl değiştireceğini düşünüyor ama kendini değiştirmeyi düşünmüyor” der. Ekolojik felaketler bizi hiç deneyimlemediğimiz bir kaosa sürüklüyor. İklim kriziyle mücadele için zihniyet değişimine artık başkalarından değil, kendimizden başlamak zorundayız…

∗∗∗
SERMAYENİN DOĞA ÜZERİNDEKİ DİKTATÖRLÜĞÜ VE DİRENİŞ
Özer AKDEMİR
2025 yılı, Türkiye’de ekoloji mücadelesi verenler ve doğayı savunanlar için bir önceki yıl gibi sermaye saldırılarına karşı direnişlerle geçen bir yıl oldu. Sermayenin doğaya yönelik topyekûn taarruzu Temmuz 2025’te yürürlüğe giren ve kamuoyunda "Süper Talan Yasası" olarak bilinen düzenleme ile yasal kılıfa büründürüldü. Bu düzenleme 2025 yılında enerji-maden tekellerine “tek adam rejimi”nin en önemli kıyağı olarak öne çıktı.
Tek adam sistemi, 2025 yılında "hızlı karar alma" ve "bürokrasiyi azaltma" vaatlerinin altını, memleketin son bakir alanlarını enerji ve maden tekellerine peşkeş çekerek doldurdu. Temmuz ayında muhalefet partileri ve büyük bir kamuoyu baskısına rağmen Meclis’ten geçen “Süper Talan Yasası” denilen torba yasa, sadece bir mevzuat değişikliği değil, anayasal bir hak olan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının, şirket kârları uğruna ortadan kaldırılması olarak nitelendirildi. Bu yasanın en can alıcı noktası, maden ve enerji projeleri için getirilen "Süper İzin" mekanizmasıydı. çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçleri, kurumların olumsuz görüş bildirme yetkileri ve yerel mahkemelerin durdurma kararları, "stratejik yatırım" denilen o sihirli zırhın altında ezildi. Tek adamın imzasıyla "kritik ve stratejik" ilan edilen her maden sahası, meraların, zeytinliklerin ve ormanların ölüm fermanı anlamına geliyor.
AKP’nin yıllardır yönetmeliklerle delmeye çalıştığı ama direnişle geri püskürtülen zeytinliklerin madenciliğe açılması meselesi, bu yasayla yasal bir statüye kavuşturulmuş durumda. Yasanın daha mürekkebi kurumadan Milas İkizköy’deki zeytinler sökülmeye başlandı. Kanadalı TÜPRAG şirketinin elemanları Fındıklı’da madencilik öncesi araştırma yapmak için hemen yollara düştü. Orman alanlarında maden işletme izinlerinin "lisans süresince" otomatik uzatılması ve rehabilitasyon bedellerinin şirketlerin inisiyatifine bırakılması bu yasal düzenlemenin sermaye için işlevselliğini ve önemini ortaya koyan yönlerinden oldu. Acele kamulaştırma kararlarıyla köylünün toprağı elinden alınırken, bu sürecin yargı denetimi "yatırımın gecikmemesi" bahanesiyle fiilen devre dışı bırakıldı.
Kuşkusuz, bu yasal düzenlemelerin arkasındaki asıl itici güç, kararların tek bir merkezden, denetimsiz ve şeffaf olmayan bir şekilde alınmasında vücut bulan tek adam rejimiydi.
Yasanın meclisteki görüşmeleri sırasında "Bu yasa Anadolu'nun derisini yüzmektir. Şirketler kâr etsin diye nefesimiz kesiliyor." diyen İkizköy Direnişçileri olan biteni çarpıcı biçimde ortaya koydular.
Tüm bu saldırılara rağmen 2025 yılında, başta İkizköylüler olmak üzere Akbelen’den Kazdağları’na, Artvin’den Aydın ovasına, Fındıklı yaylalarından Hatay’ın zeytinliklerine kadar halk bu "süper" yetkilerle donatılmış şirketlere karşı barikat kurmaya devam ediyorlar. Bu yerel çevre direnişleri, doğanın korunması için tek adam sisteminin dayattığı bu sömürü düzenine karşı çözümün yerel direnişleri birleştirmekten ve doğanın haklarını savunan halkçı bir siyaseti örgütlemekten geçtiğini toplumsal mücadeleler tarihine kalın harflerle yazdılar.
Tek cümle ile 2025 yılı doğanın tarihi bir kuraklık ve yasal kuşatma altında can çekiştiği, ancak bu yıkıma karşı yerel direnişlerin “birlik, mücadele, yaşam” bilinciyle yaşam alanlarını savunduğu bir hesaplaşma yılı oldu.

SARAJ REJİMİNİN YAĞMA DÜZENİ
Gökay Başcan
Tek adam rejiminin doğa üzerinde tahakkümünü artırdığı, ülkenin geleceğinden çalmaya devam ettiği bir yılı geride bıraktık. Talan, yağma ve peşkeş yasal güvence altına alındı. Ormanlar, meralar, dağlar, kıyılar ve su havzaları birer birer madencilik ve enerji şirketlerine devredilirken itiraz mekanizmaları sistematik biçimde ortadan kaldırıldı. Bu tablo tesadüf değil. Tek adam rejimi tam da karakterini ortaya koyarak karar alma süreçlerini merkezileştirdi, doğa üzerindeki tüm tasarrufu birkaç imzaya indirdi. 2025, çevre hukukunun fiilen askıya alındığı; ÇED süreçlerinin yalnızca kâğıt üzerinde var olduğu; halkın söz hakkının “kamu düzenine tehdit” olarak yaftalandığı bir yıl oldu.
Bugün yağma ve talan ülkenin dört bir tarafında sürerken şirketler eliyle deresi olanın suyu, ormanı olanın ağacı, ekini olanın tarlası elinden alındı. Bu projeleri tek tek yazmaya kalksak tüm gazeteye sığmayabilir ancak durumu anlamak itibariyle bu yıl yapılan yasal değişikliklerle sermaye için dikensiz bir gül bahçesini nasıl yarattıklarını ortaya koymakta fayda var.
Maden ve enerji tekelleri için yaratılan dikensiz gül bahçesinin önünü “İşgal yasası” olarak anılan düzenlemeler açtı. Yıllardır ormanları, meraları ve kıyıları fiilen işgal eden maden ve enerji şirketleri, 2025’te çıkarılan yasalarla hukuken de güvence altına alındı. Kaçak ya da geçici denilen tesisler kalıcı hale getirildi. Daha önce suç sayılan faaliyetler, bir gecede “kamu yararı” kapsamına alındı. Böylece doğaya karşı işlenen suçlar affedildi, hatta ödüllendirildi. Buna itiraz eden avukatlar ve yaşam savunucuları Meclis’te şiddete maruz kaldı.
Doğanın yağmalanmasına itiraz edenler, tüm baskılara rağmen seslerini daha gür çıkardı. Toplumsal muhalefetin en önemli parçalarından olan ekoloji mücadelesi yine cesaretiyle ve önünde yürüyen kadınlarıyla öğretici oldu. Görünen o ki 2026’da da Şırnak’ta ormanını, Artvin’de deresini, Akbelen’de zeytinini, Çorum’da köyünü, Kazdağları’nda yaşamı savunanlar geri adım atmayacak.
Görünen o ki 2025’in son çeyreğinde başlayan nadir elementler ve COP31 tartışmaları bu yıla damga vuracak. Trump’tan icazet alan Erdoğan ailesi, Eskişehir’de bulunan nadir elementleri ABD’ye peşkeş çekmekte kararlı. Uzun süredir maruz kaldığımız sömürge tipi altın madenciliği sonucunda ulusal ve uluslararası şirketler zenginliğini büyütürken halkın payına siyanürlü topraklar, kirlenmiş sular, çölleşmiş araziler kaldı. Birçok enerji ve maden şirketi halkın suyunu hapsetti, kentlerde düzenli kesintilere neden oldu. Eskişehir’i de benzer bir süreç bekliyor demek yanlış olmaz. ABD’nin çıkarları doğrultusunda çıkarılması planlanan nadir elementlerden Eskişehir payına kirli toprak ve sular kalacak. Tabi ekoloji mücadelesinin en gür seslerinden Eskişehir halkı buna izin verirse.
Son olarak, liberal sivil toplum örgütlerinin ve iktidarın "büyük fırsat" diyerek anlattığı COP31’in Türkiye’de yapılmasına karar verildi. COP31’de bir koltuk, bir kürsü alabilme yarışına giren STK’cılar iktidara ılımlı mesajlar vermeye başladı. 23 yıllık iktidarında yağma ve talana maruz bırakmadığı tek karış toprak kalmayan AKP’nin COP31’de ise ne anlatacağı merak konusu. Bugün COP31 için tek fırsat, hiç geri adım atmayan ekoloji mücadelesinin dünyada görünürlüğü olabilir. O yüzden COP31’e iktidarın kanatları altına girmeden iyi hazırlanmak, Saray rejiminin ayakta durmak için her geçen gün daha fazlasına ihtiyacı olduğu sermayeyi doğadan temin etmesini engellemek için birleşik bir ekoloji mücadelesinin zeminini yaratmalıyız.


