Yaşamayı savunmak politik bir meseledir
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

İktidar kendi bekasını Suriye’nin kuzeyinde, Atlantik’in karşı kıyısında, emperyalistlerin sofrasında ararken memlekette intiharların ardı arkası kesilmiyor. Tek tek ölüme gidişlerin yanına “ailecek” olanlar katıldı. Bunların her birinin aslında intihar değil cinayet olduğunu biliyoruz ama bu gerçek asıl faili işaret etmekten imtina eden geniş bir kesimin varlığını ortadan kaldırmıyor. Kimileri hayatına son verenleri hükümete komplo kurmakla itham ediyor, kimileri ise “kopya intiharları” bahane edip sosyal medyayı kontrol etmenin peşinde koşuyor. Ölümleri ırkçılık propagandasında kullanmaya hevesliler hemen sahneye çıkıyor; gericisi, yandaşı intiharları iman eksikliğine bağlıyor.

İntihar haberlerinin yenilerini tetikleme ihtimali olmadığını söylemek mümkün değil elbette. Ancak bunu söylemekle yetinmek, ölümlerin arkasındaki gerçek nedenleri sorgulamamak yeni acılara zemin hazırlıyor. Üst üste geldiği ve benzer yöntemlerle bireyselden çıkıp hane boyutuna ulaştığı için gündemde daha çok yer eden bu vakalar aslında ekonomik darboğazın derinleştiği ve toplumsal bir krize dönüştüğü ilk günlerden bu yana yaşanmaya devam ediyor. İşsiz sayısı yalnızca son 1 yılda 1 milyon artmış durumda. Toplumun en dinamik grubu olan gençler arasında işsizlik rekor seviyede. Okumayan ve aynı zamanda da istihdam edilmeyen genç nüfus Türkiye ile aynı ligde olan ülkeler arasında zirvede. İktidar ekonominin toparlandığı masalını anlatırken milyonlarca genç insan yakın zamanda geçimini sağlayacak bir iş bulma, hayat kurma ümidini çoktan kaybetmiş durumda. Patronların işsiz ordusuyla gözdağı verdiği işçilerin çalışma koşulları ise her geçen gün ağırlaşıyor. Hal böyleyken tutunacak bir dalı kalmadığını düşünenler, siyasetin çözüm bulamayacağına inananlar hem politik olandan hem de toplumsaldan uzaklaşıyor.

Mevcut iktidarın tüm bunlar yokmuş gibi davranması yalnızca halka yabancılaşma ile açıklanabilecek bir şey değil. Görmüyorlar, bilmiyorlar, duymuyorlar diyenler fena halde yanılıyor. Zira olup bitenin en az bizler kadar farkındalar ancak kurdukları rant düzeninin devamı onlar için hepimizin yaşamından önemli. Öyle olmasa yandaş patronların borçlarını silmek yerine asgari ücretten vergiyi kaldırırlar, müteahhitlere kamu bankasından milyonlar aktaracaklarına ev borcunu ödeyemeyenlere çözüm bulurlardı. Hesap ortada, işsizlik fonunda toplanan 130 milyarın 10’nda biri dahi işsizlere verilmedi. 7 milyona yakın emekli yoksulluk sınırında yaşamaya mahkûm edildi.

Ama Saray’ın örtülü ödenek harcaması 1 ayda 10 katına çıkıverdi. Elektrik faturalarına zam sayesinde elektrik şirketlerinin kârı 1/4 oranında arttı. Tank palet fabrikasının teslim edildiği BMC’ye Hazine’den tahsis edilen araziler bir çırpıda büyütüldü. Diyanet faiz gelirinde yakın tarihin en yüksek rakamına ulaştı. Listeyi uzatmak mümkün.

Emek örgütlerinden demokratik kitle mücadelesine kadar muhalif olan her yapıyı kuşatma altına alan sonra da yalnızlık, çaresizlik, tükenmişlik hissini gidermenin yolu olarak iktidar partisini ya da tarikatları işaret edenler bugünkü çöküşün bir numaralı sorumlusu. Örgütlenmenin kötü bir şey olduğunu, her koyunun kendi bacağından asılacağını, biat edenin başının ağrımayacağını söyleyen kim varsa onlar da iktidar kadar suçlu. Tam da bu noktadan hareketle, yaşadığımız katmanlı sorunları yalnızca ekonomide ya da siyasette iktidarı “doğru yol”a davet ederek ya da yakınlarına dahi güvenini kaybetmiş yurttaşlara dayanışma çağrıları yaparak aşamayız. Bölüşüm ilişkilerini radikal bir biçimde değiştirmeyi hedefleyen, dayanışma pratiklerini politik bir bağlama oturtan bir siyaseti hedeflemeden değişim imkânsız.

Türkiye’deki muhalefetin kafasını kaldırıp dünyanın dört bir yanında sistem karşıtı kabaran toplumsal öfkeye daha yakından bakmaya ihtiyacı var. Hayat pahalılığına ve yolsuzluklara karşı sesler yalnızca Latin Amerika’da, Ortadoğu’da yükselmiyor; neoliberalizmin “pürüzsüz” işlediği düşünülen Batı’nın önemli başkentlerinde nicedir bir hayalet dolaşıyor. Özelleştirme, esnekleşme, güvencesizleştirme ile el ele giden küresel kapitalizmin tıkandığını söyleyenler ise sosyalistler ya da sosyal demokratlarla değil. Ancak göçmen nefreti körüklemeden, küçük burjuva konformizmine prim vermeden, kurtarıcı otokrat aramadan bu mücadeleyi veren bir tek kendini solda tanımlayanlar. Ve onlar yüksek sesle kamusalın yeniden kurulması gerektiğini söylüyorlar.

Neoliberal çöküşün ve gericileşmenin en şiddetlisini yaşayan Türkiye’de halka ait olanı halka geri verme iddiası en meşru siyasi tutumdur. Muhalefetin kazandığı yerel yönetimler aracılığıyla kamulaştırmaları yeniden gündeme taşıması, rant çevrelerini titretecek bir geri alma sürecini başlatması pekâlâ mümkündür. O cesaret ve elde edilecek muhtemel bir başarı, hayatta vazgeçmek üzere olan, ümidini kaybeden, apolitikleşen ya da faşizan söylemlere kapılanlara sunulabilecek en etkili reçetedir.