Yazılamayacak trajedileri salıyorlar üzerimize

23.09.2019 22:33 KÜLTÜR SANAT
Yaşamdan beslenen çok konunun olabileceğini söylüyor Aysel Sağır. “Kadın cinayetlerini, topluma hâkim olan nefret itkisini, hiçlik kuyularını... Ekonomik ve siyasi modeller şişede durduğu gibi durmuyor; yazılamayacak trajedileri salıyorlar insanların üzerine” diyor.

LEVENT KARATAŞ

Kırgın Çocuklar Mevsimi, çocukluğun ve gençliğin masumiyetine ve cüretkarlığına ilişkin Mario Benedetti'den yaptığın küçük, etkili bir alıntıyla başlıyor. Kitabının ismi de bu alıntıyla örtüşüyor gibi...

Evet, esinlendiğimi söyleyebilirim... Ama daha çok, yoğun baskı süreçlerinden geçen toplumlarda öne çıkan güdülerle ilintili bir şey. Engellenmiş, yok sayılmış, bedeni ve zihni darp edilmiş bireylerde öne çıkan nefret duygusunun hayatı nasıl bir yıkıma sürüklediğini de anlatıyor o küçük alıntı. Buradan hareketle, içinde yaşadığımız koşullardan kaynaklı bu yıkıcı güdüyü genelleştirebilirim. Ki, topluma hakim olmuş durumda. Bence tüm olumsuzluklara karşın, sevgiyi ve gençlik coşkusunu diri tutmak önemli bir şey. Devrimci bir tavır demek geliyor içimden ama çok klişe olacak. Zira hiç de kolay olmayan şeyleri süslü tanımlarla anlatmayı itici buluyorum. Nefret gibi yıkıcı güdüler bir kez insanı ele geçirince, düşünmek gibi önemli bir şeyi ortadan kaldırıyor. Buradan hareketle, söz konusu alıntı da zaten kitabımdaki izleği takip ediyor.

90’larda esmeye başlayan liberalizm rüzgarı, cezbedici görüntüleriyle ortalıktı salınırken, mutfaktaki güvenlik insiyatiflerini de karartıyordu. Medya Plazalarda STYLE LİFE Dergileri'nin saatleriyle, kentin varoşları aynı zamanı göstermiyordu sanki. Vitrinler gündüzken- mutfaklar hep karanlıktı. Kırgın Çocuklar Mevsimi bu iki zaman arasındaki politik med-cezirin izdüşümüyle 2000’lerdeki sürecin de büyük resmini oluşturuyor gibi... Ne dersin?

Bence geriye gidip bu başlangıcı 80'lerden başlatmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Doksanların da, ikibinlerinde de mimari oluşumunun tarihini 12 Eylül 1980 diye koymak hiç de yanlış olmaz. Elbette ondan öncesini de es geçmeden. Ama 80'lere özellikle mim koymakta yarar var. Bizim makus talihimiz demek geçiyor içimden... Büyük bir hızla başlayan özelleştirmeler, kendinden menkul iktidar yapıları, şirketler, keyfiyet... Tabii ki kentsel yaşam... Varoşlardan gelen şekil değiştirmiş homurtular kent merkezlerine yaranmacı sızlanışlarla düşerken, çıplak öfkelerin yönetici mekanizmayla çarpışması. Kitabımda bu çıplaklığı anlattım desem olmaz. Bilinçdışının güncel yaşamda görünür olması desem yine olmaz. Zira kitabımın ana karakteri Ali, diğer insanlar gibi bilincin yönetici durumunda olduğu bir mekanizmadan yoksun. Tabii bunun nedenleri var. Wernice Korsakoff gibi özel bir durum yaşamasıyla ilintili olan bu durumu, alt alta tüm insanlara -bazen- sirayet eden bir şey olarak görmedim değil. Daha genel nedenlere gelince, tam da senin tarihsel bir yaklaşımla çizmek istediğin başlangıçlarla ilişkisi var. Buralarda dururarak bu başlangıçla birlikte bugüne kadar gelen sürecin daha ne türden olayların yaratıcısı olduğunu örnekleriyle tek tek anlatabiliriz. Misal; kadın cinayetlerini, topluma hakim olan nefret itkisini, hiçlik kuyularını... yani çok şey anlatabiliriz. Yani ekonomik ve siyasi modeller şişede durduğu gibi durmuyor; yazılamayacak trajedileri salıyorlar insanların üzerine.

Bildiğim kadarıyla Kırgın Çocuklar Mevsimi son kitabın ve aynı zamanda ilk romanın. Bundan önce, Bizi Güneşe Çıkardılar, Karşılaşmalar adlı kitaplarınla tanıdık seni. Bir fotoğraftan yola çıkarak yazdığın Bizi Güneşe Çıkardılar ve dünya edebiyatının kült yazarları ve karakterlerinin günümüzde buluştukları Karşılaşmalar’ın, Kırgın Çocuklar Mevsimi'ne katkısı ya da etkisi oldu mu diye sorsam...

Biraz düşünmeme izin var mı? Tabii birazcık da gülmeme! Yanlış anlama bunları söylerken 'acaba oldu mu?' diye kendime sorduğum için. Kitaplarımın üçü de tür olarak birbirlerinden ayrı bir yerde duruyorlar. Bu yüzden yazarken bir diğeri yanımda ne kadar durdu bilmiyorum. Hatta bunlardan her birine başladığımda kendimi çaylak bir yazar olarak hissettiğimi söyleyebilirim. Ama mutlaka olmuştur. Misal birinde yaşadığım çıkmazı (teknik) diğerinde çözmüşümdür. Ya da yetersizlik yaşadığım ifade biçimini bir diğerinde yetkinleştirmişimdir. Ama çaylak olduğum duygusunu halen niye yenemediğimi bilmek isterdim.

Yapma ve görme biçimlerine tutulan bir ayna...

Kırgın Çocuklar Mevsimi’nde anlatıcıyı bir antikahraman olarak nitelendirebilir miyiz? Yine Suna ve Ali’nin hayatları romanda paralel bir örgüyle kurgulanmış. Okurda merak uyandırabilecek başka bir soru da Ali mi, anlatıcı mı; Suna mı daha ağırlıklı karakter kitapta?

Nitelendirmek mümkün elbette. Kitabımın olay örgüsünün önemli bir ayağı Suna ve Ali'nin yaşamlarına kurulan parallelik üzerine oturuyor. Ama asıl ağırlık Ali'de; yani şekillenen yeni durumların da katalizörü Ali. Bunun Suna üzerindeki etksi zaten çok belirgin. Ali'nin yaşadıklarını ve iç dünyasını; toplumsal arka planla birlikte, düşünme, yapma ve görme biçimlerine de tutulmuş bir ayna olarak okuyabiliriz.

Kitapta italik olarak yazılmış Ali’nin nöbetleri esnasındaki sanrılarının toplumsal bellekle çakışması açık bir gönderme...

Yalnız sadece unutma terimi üzerinden kurabileceğimiz bir çakışma bu. Ali özel durumundan (Wernice Korsakoff) dolayı bir unutma sendromu yaşıyor. Yani, çocukluğunda yaşadıklarını şimdiki zamanda olmuş gibi algılayan bir unutma biçimi bu. Zaman, mekan kaymaları daha çok. Aslında Ali unutma ve hatırlamayı çok etkin bir şekilde yaşıyor ve merkezde de bedeniyle zihni var. Ama toplum ve onun unutma biçimiyle karşılaştırdığımızda somut anlamda orta yere yerleşen bir öznellik göremiyoruz. Toplumun hafızası akıp giderken, bu akıntı Ali'nin içinde devir yapıyor. O akıp giden şeye bent olmak ister gibi sanki.

Tarihsel bir nitelik de taşıyor Kırgın Çocuklar Mevsimi. Toplumsal bir belge işlevi de görerek yakın tarihimize ışık tutuyor. Böylesi bir roman uzak okura da ulaşabildi mi?

Yakın okura ne kadar ulaştığı sorusunu yanıtlayamazken, uzağı bilemiyorum tabii. Ama zaten günümüzde bir kitabın geniş okur kitleleriyle buluşmasının yollarının nerelerden geçtiği bilinen bir şey. Diğer bir yandan da, bir kitabın serüveni yıllar içinde şekillenir. Yeter ki, yok sayılıp bir köşeye atılmasın. Her kitap gerçek okuyucalarını bulacaktır.

Sevgili Aysel, gazetecisin, gazetecilik yapamıyorsun. Yazarsın, kitapların var ama kitapların istediğin okurlara ulaşamıyor. Kadınsın, ülkede kadın sorunları üzerine Sosyal Medya’da bile bir tweet yazarken binbir takla attırıyor sana sistem. Kadın olmanın çıkmazlarını sormuyorum bile. Peki ne olacak bu memleketin hâli?

İşte bunu bilmiyorum. Ben idealimdeki bir ülkeyi çoktan geçtim. Ama ekmek-su gibi temel şeylerden geçemem. En başta yaşam hakkı, hukuk, adalet... Bunlar bir toplumun olmazsa olmazıdır. Burada ideolojiyi, yaklaşımı, teorize edilmiş fikirleri bir kenara bırakıp, bu en temel olanı hayata geçirmek gerektiğini düşünüyorum.

Dışsallaştırılmış bir politiklik değil...

Dönüp dönüp şunu düşünüyorum. Kırgın Çocuklar Mevsimi de neden Kırgın Çocuklar Mevsimi? İki karakterin politik çakışmasının sürecini konu ediyor romanın. Şimdi ağız dolusu sorabilirim; bavul dolusu lirik cinayetler konuları dolaşırken ortada, neden apolltik değil romanın konusu?

Ya, aslında her şey politik. Feminist literatürün 'Özel Ölan Politiktir' şeklinde hayata geçirdiği söylem, senin soruna da kendiliğinden bir yanıt olur ama bu kolaycılık olur. Aslında benim romanım dışsallaştırılmış anlamda bir politiklik içermiyor. Yani siyasi bir konuyu görünür kılıp, toplumsal yaşamdan önemli bir kesit sunarak; kenti, taşrayı, göçü, dağılmayı, öfkeyi... anlatıyor.

Politik bir zehirlenme geçirmedim ben kendi adıma okurken. Edebi çok tat aldım romanından-özellikle Ali’nin sanrı nöbetlerinde ve ayrıca bunun bir ton oluşturduğunu düşünüyorum edebi olarak. Ne dersin?

Bunu başarmış olmak beni mutlu eder. Politik zehirlenmeden kastını doğru anladıysam eğer, böyle bir şeyden titizlikle kaçındım zaten. Çok teşekkür ederim ayrıca.

Peki şimdilerde ne yapıyor Aysel Sağır?

İkinci romanımın hazırlığını yapıyorum. Ama uzun bir hazırlık oldu bu. Hazırlık diyorum ama her kitap yazma süreci bir hazırlıktır zaten. Metnimin geldiği aşama hazırlık durumunu dışlasa da ben cebelleşme halindeyim.