Yeni Göçler Çağı’nda gitmek kalmak ve bitmeyen misafirlik

13.04.2019 10:02 BİRGÜN KİTAP
Aslı Vatansever Seneler evvel Hamburg’a okumaya ilk gittiğim günlerde karşılaştığım ve bana kırık dökük bir Türkçeyle “Siz buralı değilsiniz herhalde, Türkçeniz bizimkinden değişik” diyen temizlik işçileri; yıllar sonra hayat beni tekrar Almanya’ya savurduğunda Köln Tren İstasyonu’nda ayaküstü bir şeyler atıştırırken Türkiyeli olduğumu farkederek yanıma oturan ve 35 senedir Almanya’da yaşadığı halde “Biz bir türlü Alman […]

Aslı Vatansever

Seneler evvel Hamburg’a okumaya ilk gittiğim günlerde karşılaştığım ve bana kırık dökük bir Türkçeyle “Siz buralı değilsiniz herhalde, Türkçeniz bizimkinden değişik” diyen temizlik işçileri; yıllar sonra hayat beni tekrar Almanya’ya savurduğunda Köln Tren İstasyonu’nda ayaküstü bir şeyler atıştırırken Türkiyeli olduğumu farkederek yanıma oturan ve 35 senedir Almanya’da yaşadığı halde “Biz bir türlü Alman olamadık. Çok istedim özellikle çocuklarımın Alman olmasını ama biz istesek de onlar bizi asla Alman olarak görmüyor” diyen dönerci ustası; “Almanlar sizden Türkiye’yi kötülemenizi isterler, sakın ülkemizi satmayın” diye hemen tavsiye veren Berlinli taksi şoförü; 15 yaşındayken ailesiyle birlikte eski Yugoslavya’dan bir trene binip Türkiye’ye gelen ve Türkçe konuşamadığı için başta kimsenin arkadaşlık etmek istemediği, sonra mükemmel Türkçe konuşmak için and içip o yaşından sonra aksansız-hatasız ikinci bir anadil edinen ve “Alelade adamların, sırf benden iki kelime fazla bildikleri için hayatta önüme geçmelerine izin veremezdim” diyen babam; bundan sonra hayatı boyunca bir daha hiç Türkiye’ye dönüp dönemeyeceğini, bir yerlerde yerleşik bir hayatı olup olamayacağını bilmeyen, ama artık hiçbir yeri de gerçekten sevmeyen ve özlemeyen ben…

Göçmen miyiz biz? Bizim hepimizi birleştiren koşullar-üstü bir ‘göçmen’ kategorisi var mı hakikaten? İstasyon işçileri, dönerci ustası, taksi şoförü ‘Alamancı’, ‘misafir’ ama misafirliği bir türlü bitmeyen işçiler… Babam, parçalanmış bir imparatorluğun Balkan eyaletlerinden merkeze sığınan tebâsı… Bense -en havalısından- ‘sürgün’… En azından bize yakıştırılan tanımlar bunlar. Esasen Türkiye’de mesleğimi sürdürme olanaklarımı kaybettiğim için çalışmak üzere Almanya’ya gelmiş olsam da kimsenin aklına bana ‘göçmen işçi’ demek gelmeyeceği gibi, siyasi nedenlerle ülkelerini terketmek zorunda kalmış olan Suriyeli göçmenlere yahut 1990’larda köyleri Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından yakıldığı için Avrupa’nın muhtelif yerlerine göç etmek zorunda kalmış Kürt ve Ezidiler’e de ‘sürgün’ denildiğine rastlamadım… Oysa hepimizin tek yapmaya çalıştığı şey, muhtelif dış koşulların rüzgârında, kimi zaman esintiye karşı, kimi zaman onunla akarak, bir yerlere varıp oralarda bir hayat kurmaya çalışmak… Ve fakat gel gör ki, savrulmuşluğun bile tek bir adı, sınıfı ve cinsiyetinin olamayacağını da öğretiyor hayat, öğreniyoruz.

göçmen gerçeği


Meral Gezici Yalçın’ın titizlik ve sabırla ele alındığı her satırından belli olan Pharmakon Yayınları arasından çıkan Göç Psikolojisi – Göçmen Gerçeğini Anlamlandırmaya Dönük Bir Sosyal Psikoloji Derlemesi adlı çalışması, işte tam da bu ‘savrulma’nın iradi ve gayri iradi boyutlarını tartışması bakımından çok değerli bir başlangıç noktası. Ekrem Düzen’in eserin önsözünde belirttiği üzere, bu çalışma sosyal psikoloji alanında, göç eden insanı özne olarak ele almaya yönelik öncü çalışmalardan biri olma niteliğini taşıyor. Gezici Yalçın, göç deneyimine dair aktarılan bilginin bizatihi bireylerin anlatılarıyla yeniden inşa edildiğini ve çoğu kez bu anlatılardan yeni bir bireysel veya toplumsal kimlik devşirildiğini görmemizi sağlaması bakımından alana çok değerli bir katkı sunuyor. Göç deneyiminin insani düzlemdeki ortaklığı ile toplumsal konum ve kişisel anlamlandırma düzlemlerinde ayrışan boyutlarını ise bizatihi onu yaşayanların anlatılarından süzerek ele almanın önemini vurguluyor. Bu bakımdan bu kitap, göçün bireysel ve toplumsal yanlarına dair soruları, göç çalışmalarının ana yaklaşımları çerçevesinde olduğu kadar, farklı araştırmalar kapsamında göçmenlerle yapılan derinlemesine mülakatlardan yapılan alıntılar üzerinden de yeniden düşünmeye yönelik bir çabanın ürünü.

EMEK VE İKTİDAR MÜCADELESİ

Kitabın ‘Giriş’ bölümü, bilindik bir giriş olmaktan öte, göçün emek temelli bir kısa tarihini sunuyor. Yazarın mütevazı dili, çalışmanın içerdiği çok önemli bir noktayı, sadece ‘anlayana’ mahsus bir kazanım haline getiriyor: Göçün ‘hareketlilik’ anlamını içerdiği kadar, o hareketliliği kontrol etmeye yönelik mekanizmaları da çağrıştıran bir olgu olmasından yola çıkarak, aslında göçün emek ve onu kontrol eden iktidar unsurları arasında gel-gitli bir mücadele alanı olarak yeniden kavramsallaştırılması söz konusu. Yazar, bunu yaparken bu mücadele alanının parametrelerini belirleyen yapısal koşullara olduğu kadar, o alanın çatlaklarında oluşan yeni özneleşme biçimlerine ve imkânlarına da eğiliyor. Bu anlamda özellikle giriş kısmı, gönüllü veya zorunlu hareketlilik yollarıyla o yolları muhtelif nedenlerle ve çeşitli şekillerde kontrol altına almaya çalışan sistemik güçlerin çarpışma noktasında biraraya gelen tüm insani arzulara, kırılganlığa ve dönüşüm potansiyeline dair içten bir merakı ve mülâhaza arzusunu yansıtıyor.

Yazar, göçün denetiminin yalnızca sınırlardan içeri giren veya çıkanları değil, aynı zamanda o sınırların içerisinde bu hareketlilikle dönüşecek olan yaşamı da kontrol etmeye yönelik bir güç alanı olduğunu ortaya koyuyor. Bu güç alanıyla, gündelik ve toplumsal olanın sancılı dönüşümü arasında bir yerlerde yeni insanlık hallerinin oluşmasının kaçınılmaz olduğu, bu insanlık hallerinin ise mutlak surette göçe atfedilen gurbet, sıla, yabancılık/yabansılık, dışlanmışlık söylemlerine sığmayacak kadar çoğul olduğu fikri kitabın ana eksenini oluşturuyor. Nitekim göç edenlerde arttığı düşünülen aidiyet ihtiyacına ve ayrımcılıkla başetme stratejilerine dair birtakım yerleşik kanı ve kalıplar da kitapta sorgulanıyor. Aile ve etnik kimlik, göç eden bireylerin aidiyet hissini karşılamak, dışlanmayla veya ‘kültürlenme’ (acculturation) sürecinin netameli yanlarıyla başetmek üzere başvurdukları bilinen referans noktaları olmakla birlikte, bunlara dair algının da, bu kimlik öğelerinin mahiyetinin de öznel göç deneyimleri doğrultusunda değiştiğini ilerleyen bölümlerde görüyoruz. Çoğu kez göç eden ilk neslin anlatılarının, ne doğrudan göç deneyimini, ne de kendilerinin doğup büyümediği bir ülkeye aidiyet hissini ve özlemi yaşamadıkları halde sonraki nesillerin göçe ve kopulan ülkeye dair fikirlerini etkileyebiliyor olması (sf. 63), Gezici Yalçın’ın bilhassa vurgulamak istediği üzere, göçün bireyin ve grupların hafızasında şekillenen, anlamlandırılan ve bu anlamda sürekli yeniden kurulan bir süreç olduğunu da ortaya koyuyor. Nitekim göçü “katı ve sabit kimliklerin alanı olarak değil, karşılaşmalara ve karşılaştırmalara göre değişebilen dinamik bir kimlik alanı olarak” ele almak (sf. 92), kitabın başarıyla yerine getirdiği temel amacını teşkil ediyor.

Göçe dair kavramsal tartışmaları, empirik bulgularla da destekleyerek bütünlüklü bir şekilde ortaya koyan Meral Gezici Yalçın, arka planda aslında bir güvenlik sorunsalına ve devletler arası pazarlık konusuna indirgenen ve çoğu kez mekanik entegrasyon tartışmaları ile ezbere gurbetlik/yabanlık edebiyatı arasında akıp giden tarihsel bir insanlık hikâyesini özetliyor: Hem toplumsal hem de bireysel olarak sürekli yeniden karşımıza çıkan, kendimize ve ötekine dair bildiğimiz her şeyi -istesek de, istemesek de- sorgulatan o durağanlık ve değişim arasındaki ezeli çelişkiyi. Ve tarihsel olarak hepimizin göçmen olduğu gerçeği bir yana, önümüzdeki 25 ilâ 50 yıl zarfında yapısal nedenlerle dünyada giderek daha çok insanın yerleşik yaşam olanaklarını kaybedeceğini gözönünde bulunduracak olursak, bu değerli çalışma vesilesiyle bu ezeli çelişki üzerine düşünmenin şimdi tam zamanıdır.