Yeni rejimin mitolojisi: Cemaat ve Tarikatlar

22.09.2019 09:31 BİRGÜN PAZAR
Cemaat ve tarikatların “sivil toplum” olmakla bir alâkaları olmasa bile, yeni rejimin toplumsal muhatap ve destek bulma ihtiyacı, bu yapıları o pozisyona doğru sürüklüyor. Böyle olunca da diğer toplumsal yapıların, muhalefetin, sendikaların temsilcileri meşru görülmeyip “önemsizleştirilirken”, cemaat ve tarikatlar uygulanan politikalara katkı sağlayacak yerde konumlanıyor.

Yavuz Çobanoğlu - Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

1990’ların sonlarına doğruydu, yani bugünlerde “28 Şubat” ismiyle nam salan dönemin tam ortaları… Televizyon ile münasebetimi tamamen kesmeme de bir iki yıl var. Tabi televizyonlar o dönem yine mevcut rejimin çizgisinde uygun adım yayıncılığa devam ediyor. Öyle ki bir TV kanalının akşam haberlerinde konu “kaçak Kur’an kursları” ve acar kadın muhabirlerden birisi İstanbul’da “ihbarın” yapıldığı kenar mahallenin yolunu tutmuş. Muhabir mahallede dolaşırken evlerden birinin penceresinde otururken gördüğü orta yaşlardaki bir kadına “teyze burada bir cemaate bağlı kaçak Kur’an kursu varmış, bilginiz var mı?” diye soruyor. Kadın kamerayı görünce içeri çekiliyor ve perde arkasından “bilmiyorum, görmedim” diyor ama yalvaran tonlamayla gelen asıl cümle sona saklanmış: “Kızım n’olur bir dinimiz var, onu da bizden almayın…” Belli ki kadın, kursun yerini biliyordu; hatta kuvvetle muhtemel o cemaatle yakın teması vardı ya da çocuğunu o kursa yolluyordu.




Bu görüntüyü izleyen genç bir yüksek lisans öğrencisi olarak kadının “bir dinimiz var, onu da bizden almayın” cümlesi bu zamana kadar aklımda kaldı, o vakitler üzerine düşündüğümü de iyi anımsıyorum. Acaba dinî inanç, bir insanın tüm yaşamının en kıymetli nesnesi haline neden ve nasıl gelebiliyordu? Aynı soru bugün de güncelliğini koruyor, fakat geçen yirmi yıldaki yaşanmışlıklarla sorunun niteliği iyice değişti ve İslâmcının bir diğer İslâmcıdan kaçtığı bu gösteri çağında soru çoğu vaka için “acaba öyle midir?”e bile dönüştü.

Tabi insanın tüm benliğini böylesine kaplayan dinî bir inancı ele alırken, aynı inancın ürettiği bazı örgütlenme biçimlerinden de bahsetmek gerekebilir. Nitekim İslâm inancı söz konusu olduğunda da yegâne örgütlenme yöntemi olarak cemaat ve tarikatlar ön plâna çıkıyor. Bugüne kadar ve her kesimden kişiler tarafından bu yapılarla ilgili pek çok şey yazıldı, söylendi. Cemaat ve tarikatların güvenli olmayan/görülmeyen bir dünyaya dair “güven eksikliğini” giderdiği; tehlikelerle dolu rekabetçi bir ortamda üyelerini dışarıya karşı koruduğu; bu yapılara mensubiyetin sosyal güvence sağlayıp istikbal kaygılarını azalttığı; insanların eksikliğini hissettiği yardımlaşma ve dayanışma duygularına karşılık geldiği; şehir yalnızlığına karşı manevî kaygı ve boşlukları doldurduğu; birlikte yapılan ibadet ve sohbetlerin kişileri sosyalleştirdiği; ortak bir aidiyet duygusu eşliğinde bir kimlik sahibi yaptığı; burs, yurt, kurs vb. imkânlarla üyelerine eğitim fırsatları sağladığı ve bunlarla birlikte toplumda bir sosyal ağ vazifesi gördüğü sıklıkla vurgulanan özellikler olarak sıralanabilir.
Yine de cemaat ve tarikatlarla ilgili kısa tespitler, tabi ki yukarıdakilerle sınırlı değil. Bilhassa son yıllarda küçük çocuklara karşı işlenen taciz ve tecavüz suçlarının pek çoğunda bu yapıların izlerine rastlıyoruz ve bunlar sadece duyduklarımız. Bununla birlikte hemen hemen her hafta bir cemaat ya da tarikat liderinin cinsiyetçi, ayrımcı ve bazı kesimlere karşı şiddete sevk eden açıklamalarıyla (topluluk içerisindeki adı “fetva vermek”) karşılaşıyor, insan hakları ve özgürlüğünün nasıl önemsizleştirildiğine şahit oluyoruz. Dahası dövme yaptırmadan bekâr kalmaya, çocuk istememekten yalnız yaşama tercihine, çocukların eğitiminden kadınların çalışmasına kadar birçok kişisel karar bunlar tarafından “sapıklık” (DİB Başkanı da “incelterek” bunlara “sapkınlık” diyor) şeklinde değerlendirilebiliyor. Fakat en çok mesai harcadıkları konu, tahmin edileceği üzere cinsellik… Öyle ki bu çevrelerin özellikle kadın cinselliği ile bedeni üzerine yaptıkları açıklamalar, günahlar ve yasaklarla çevrili çok “orijinal” söylemleri içermekte. Bu kişilerin insan yaşantısı ve eylemleri hakkında söylediklerini dinlediğinizde ise yüzlerce yıl öncesi ile bugün arasında değişen fazla bir şeyin olmadığı kanısına kapılıyorsunuz.

Diğer taraftan, cemaat ve tarikatları anlayabilmenin bir yolu da onların rejim ve politik iktidar ile olan ilişkilerine bakmaktan geçiyor ve bu yazının asıl odaklanmaya çalışacağı konu da bu olacak. Zira aynı yapıların mevcut pozisyonları Türkiye’deki “yeni rejim” açısından hayatî bir öneme sahip. Öncelikle bu yapılar yeni rejim tarafından “sivil toplum” pozisyonuna yerleştirilip, yine benzer pozisyon üzerinden muhatap olarak da kabul görüyorlar. Yani yeni rejim, her nasıl oluyorsa artık, kendi “sivil toplum”unu kendi içerisinden üretiyor ve onu da toplumdaki uygun yere yine kendisi yerleştiriyor. Tam bir Ortadoğu hikâyesi… Vakti zamanında Gülen Cemaati’ne de “sivil toplum kuruluşu” deniyordu; lakin neyin “kuruluşu” olduklarını en acı örnekle cümle âlem gördük.

yeni-rejimin-mitolojisi-cemaat-ve-tarikatlar-627749-1.
'Kalabalık olma'nın kültürel iktidarı ele geçirmede yeterli gelip gelmeyeceği tartışılır ama cemaat ve tarikatların ürettikleri
herhangi bir şey de yok, tıpkı yetiştirdikleri insan niteliğinin “kültürel iktidarı ele geçirme” adına üreteceği bir şeyin olmaması gibi…
Onlar kendilerine sağlanan imkânlarla bugün bu “güzelliğin” keyfini çıkarıyorlar. Kültürel iktidar işi ise, Allah’a emanet!

Dahası cemaat ve tarikatların “sivillikle”, “sivil toplum” olmakla bir alâkaları olmasa bile, yeni rejimin toplumsal muhatap ve destek bulma ihtiyacı, bu yapıları o pozisyona doğru sürüklüyor. Böyle olunca da diğer toplumsal yapıların, muhalefetin, sendikaların temsilcileri meşru görülmeyip “önemsizleştirilirken”, cemaat ve tarikatlar uygulanan politikalara doğrudan katkı sağlayacak yerde konumlanıyor. Bu konum üzerinden üretilen dil ve söylemlerle de toplumda neyin “iyi”, “doğru”, “haklı” ya da “haksız” olabileceğine karar verecek yegâne ölçek olmak amaçlanıyor. Kurgusal, hayali ve yaratı bir tarih yoluyla (bakınız İslâm ve Osmanlı Tarihi) neyin ne olduğunun karar vericisi, tek yetkili bir merkez… Yeni rejim için bir çeşit “mit üretme” pınarı…

Örneğin, bu yapıların baskısıyla ders kitaplarının içeriği değiştiriliyor; “değerler eğitimi” adıyla hazırlanan bir müfredata göre derslere çevreden “kanaat önderleri” (tahmin edin bakalım kimler?) girebiliyor. Üstelik YÖK üniversitelerde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” çalışmalarını durduruyor. “Genel ahlâk” tepkileriyle RTÜK programlara ceza yağdırıp, sansür uyguluyor, otosansüre ise zemin hazırlanıyor. MEB yeni eğitim-öğretim yılı için hedeflerine “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projeleri”ni koyuyor ama tepkiler üzerine projeyi web sitesinden iki saat sonra hızla kaldırmak zorunda kalıyor. Yine aynı yapıların, kadınlar için büyük kazanımlardan birisi olan İstanbul Sözleşmesi ve “nafaka hakkı” konularında çok yoğun tepkileri var ve bunlarla ilgili neler olacağını da yakın zamanda göreceğiz.

Bununla birlikte yeni rejimin “kültürel iktidarı alma” sevdasında da cemaat ve tarikatların önemi büyük. Kendi aracıyla Anadolu’yu boydan boya geçen dikkatsiz birisinin bile kolaylıkla görebileceği gibi, memleketin her köşesi cemaat ve tarikatlara tahsis edilen topraklarla dolmuş. Buralara külliye, medrese ve türlü okullar inşa edilmiş, yeni inşaatlar da devam ediyor. AKP, buralardan yetişen gençlerle hızlı biçimde kültürel ve ideolojik bir dönüşüm sağlamanın peşinde. “Kalabalık olma”nın kültürel iktidarı ele geçirmede yeterli gelip gelmeyeceğini tartışılır ama cemaat ve tarikatların ürettikleri herhangi bir şey de yok, tıpkı yetiştirdikleri insan niteliğinin “kültürel iktidarı ele geçirme” adına üreteceği bir şeyin olmaması gibi… Onlar sadece kendilerine sağlanan imkânlarla bugün bu “güzelliğin” keyfini çıkarıyorlar. Kültürel iktidar işi ise, Allah’a emanet!

Yine yakın dönemde yaşadığımız iki büyük olay, cemaat ve tarikatların yeni rejimin kendi güvenliği açısından ne gibi fonksiyonlara sahip olduğunu da gözler önüne sermekte. Öyle ki bu iki olay vesilesiyle, yeni rejimin paramiliter güçlerini bu yapılardan oluşturduğu da şahit olduk. Önce elde palalar ve çivili sopalarla Gezi Direnişi’nde mahalle aralarında “Gezici” arayan gruplar, sonra da 15 Temmuz’da “darbeci” linç eden kalabalıklar ile “demokrasi nöbetleri”nde hep bu yapılar ön plândaydı. Bugün bile bazı yerlerde mahalle/bölgenin güvenliğinin dahi bu yapılara emanet edilmiş durumda olduğu söyleniyor. Rejimin niteliği olan kişilerin disiplin, kontrol ve en nihayetinde düzeltilmesi (“terbiye” adıyla meşru görülüp, kutsanıyor) meselesinin bir parçası da buralara emanet edilirken, belli ki yeni rejim, kendi tahakküm hattını bazı cemaat ve tarikatların neferleriyle kurmayı tercih etmiş gibi görünüyor.

İşte tam bu noktada cemaat ve tarikatlar ile serbest piyasa ekonomisi arasındaki ilişkinin daha da belirginleştiğine rastlıyoruz. Keza bu yapılara katılım ya da temas etme, ancak ekonomik imkânlarla birlikte düşünüldüğünde anlamlı hâle gelecektir. Çünkü serbest piyasa ekonomisi koşullarının hâkim olduğu ve giderek yoksunlaştırılan bir ülkede artan fakirlik ve işsizlik, bu vahşi ekonomik şartlarda dayanışma ağlarının yokluğu vb. pek çok etken cemaat ve tarikatlara katılımı, onlarla ticarî ilişkilere girmenin yollarını da açıyor. Bu yapılar kişilere bir yandan istikbal ve koruma vaat ederken, diğer taraftan da onların olur olmaz çıkışları veya ayrılışlarını engelleyip sosyal kontrollerini sağlıyor. Makbul vatandaşlığın gereği olarak, olan bitenler konusunda yukarılara bazı bilgilerin taşınması da zaten “ulvî görev”in bir parçası… Böylece piyasa ekonomisinin şartları ne kadar sertleşirse bu yapılara muhtaçlık o derece artıyor ve dolayısıyla yeni rejimin kitleleri kontrolü ve yönetmesi de aynı oranda kolaylaşıyor. Tabi burada mutlak bir kontrol ve başarıdan söz edilemez. Hatta kolaylık elbet ama bir “başarı” var mı tartışabiliriz. Bunun sebebi de, bu yazının sınırlarını aşacak biçimde geniş olan, yaşadığımız çağın İslâmcıların dikkate bile almadığı gerçekleriyle ilgili.

Sonuç itibarıyla, cemaat ve tarikat örgütlenmelerini ne İslâmcılık’tan ne de yeni rejimin niteliğinden ayrı tutabiliriz. Dahası politik iktidardan bu yapılarla “ilişkisini kesmesini istemek” de bir o kadar abesle iştigal. Cemaat ve tarikatların kapatılmasının bir çözüm olmadığı da yaşanan deneyimlerle iyice görüldü. Zira tarihsel köklere sahipler ve tüm inanç grupları gibi azalıp, etkisizleşseler de ortadan kalkmayacaklar. İkincisi ise belli baskılar üzerinden devşirdikleri “mağduriyete” paha biçilemiyor.

Öyleyse yapılması gereken şey, bu yapılarla mücadelede dayanışma yollarını kurmak ve örgütlemekten, ısrarla kamusal politikalar ile bireysel hak ve özgürlükleri savunmaktan, yardımlaşmayı genişletmek, öğrenmekten vazgeçmeyip bilgiyi paylaşmaktan geçiyor. Günlük hayat üzerinde dil ve söylemlerde tahakküm kurmayı amaçlayan dinî ve baskıcı ahlâk öğretilerine karşı insanlığı, hayatı ve serbestliği önemseyen bir ahlâk düşüncesini savunmak da bu yollardan bir tanesi. Kadın erkek yan yana durarak cinsiyet eşitliğine sahip çıkmak, bunu önemseyen çocuklar yetiştirmek gerekiyor. Ve hemen gerekiyor…