Yeni yılda görev örgütlülüğün inşası
2025 boyunca derinleşen otoriterleşme ve hukuksuzluk karşısında yükselen toplumsal muhalefet, sandığa sıkışan ve aktörler üzerinden yürüyen siyasetin yetersizliğini açığa çıkardı. Uzmanlara göre yeni yıla kalan ders, örgütlü ve halkla bütünleşen bir mücadelenin inşası edilmesi.

Ülke yeni yıla tek adam rejiminin yarattığı büyük bir yıkımlarla beraber girdi. Otoriterleşmenin kurumsallaşmaya, yoksulluğun kalıcılaşmaya başladığı, hukukun askıya alındığı koşullar karşısında halkın geniş kesimleri ise yıl boyunca direnme potansiyelini açığa çıkarmaktan mücadelelerini güçlendirmekten geri durmadı. Özellikle 19 Mart sonrası yükselen toplumsal muhalefet geçtiğimiz yılın en kritik noktasını oluştururken bu durum yeterli oranda sürdürülemedi.
Bu anlamıyla 2025’te yaşanan her bir olay yeni yıla ilişkin dersleri de beraberinde getirdi. Meclis’e sıkışan, sadece sandığa indirgenen bir siyaset tarzının rejime karşı mücadelede yetersiz olduğu görülürken toplumsal muhalefetten uzaklaşan bir muhalefet hattının hem savunmasız hem de etkisiz kaldığı da açık bir biçimde ortaya koyuldu. Toplumsal muhalefetin yalnızca desteklenecek bir alan değil siyasal mücadelenin öznesi olduğu gerçeği, eşitlik, laiklik ve emek eksenli bir hat örülmeden bu rejimin sınırlarının aşılamayacağı da geçtiğimiz yıldan kalan temel notlardan biri oldu.
REJİM BİLDİĞİ YOLDAN
Siyaset Bilimci Derya Kömürcü 2026’ya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kömürcü, “Bu anlamda 2026 yılı içerisinde rejimin nereye doğru evrileceğini söylemek biraz zor olsa da tüm bu politikaların artarak devam edeceğini söylememiz mümkün” diyen Kömürcü şöyle konuştu: “Ancak 2026 için esas belirleyen etki İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında gelişen siyaset olduğunu da söylememiz gerekiyor. Geçtiğimiz yıldan çıkarılacak dersler de bizleri bekleyen düğüm noktası da burası. Toplumun yükselttiği tepkinin iktidara çizdiği o sınır yeni yıl için bir yol gösteriyor. Burada hiç kuşku yok ki öncelikle şunu söyleyebiliriz. 19 Mart sonrası gördüğümüz o toplumsal muhalefetin yükselişi, siyasi aktörlere, liderlere ya da bir tek siyasi partinin yönelimine indirgendiğinde sönümlenebiliyor. Dolayısıyla çıkarılacak ilk ders siyasetin yönünün çok daha geniş kitlelerle toplumun tamamına yayılan örgütlenme anlayışı ile ilerlemesi gerekiyor. Çünkü aksi yönde ilerleyiş hem rejime alan açıyor hem de toplumda yorgun, yılgın ve çaresiz bir duygu hali yaratıyor. İnsanların siyasetten koptuğu tekrar izleyici pozisyona düştüğü bir durumda açığa çıkıyor.
SEÇİME HAVALE EDİLEMEZ
Öte yandan ülkede kutuplaşmanın insanın içine işlediği bir noktada olduğumuzu da söylemek mümkün. Bu kutuplaşma ekonomi başta olmak üzere insanın zararına olmasına rağmen kendi kutbundaki söyleme tutunuyorlar. Zaman zaman da toplum olma özelliğimizi bu şekilde yitiriyoruz. Yaşanan her bir olay ise kendi büyüklüğünden bağımsız kanıksanacak sıradan şeyler haline geliyor. Kartalkaya yangını, Yeni doğan çetesi skandalı ya da belirlenen yeni asgari ücrete dair tepkinin bu denli az kalması bunların birer örneği. Dolayısıyla ülkenin yeniden bir inşası gerekli ve bunun için muhalefette o kutuplaşma konforundan çıkmalı. Yani bu rejime karşı bugün ülkede birinci parti olmak hiçbir şey değiştirmiyor. Kendi seçmenini bu anlayışla konsolide etmekte ülkeyi yeni bir yöne taşıyamıyor. Dolayısıyla siyasetin yönü seçim gününe havale eden değil toplumun örgütlenmesi, örgütlü mücadelenin tüm alanlara güçlü bir şekilde yayılmasını gerektiriyor. Rejim açısından da bakıldığında kendine imkânlar yarattıklarını ancak kırılgan bir yapıda olduklarını da unutmamak gerekli.
ÖRGÜTLÜ YILIN PAROLASI
Bu sadece Erdoğan sonrası için bir senaryo değil. Rant paylaşımının daraldığı pastanın küçüldüğü koşullar içerisinde sadece AKP-MHP değil iktidar içerisinde de güç mücadelesi başlamış durumda. Yönetme kabiliyetlerini ise bir yanıyla yaymaya çalıştıkları korku iklimi ile diğer yanıyla Bahçeli’den gördüğümüz üzere topluma sürekli şekilde en uç noktayı dayatarak uyguladıkları ‘şok doktrini’ ile sağlamaya çalışıyorlar. Bahis ve uyuşturucu operasyonlarının bile böyle etkileri mevcut. Sadece özel hayata indirgenen tartışmalar ve sürekli gündemde tutulan arka planına bakılmadan ortaya konulan büyük iddialar rıza mekanizmasının işletilmesi için kullanılıyor. Tüm bunlara bakıldığında rejime karşı toplumsal muhalefetin güçlendirilmesi, hayatın gerçekleri içerisinde örgütlü mücadelenin yükseltilmesi yeni yılın belirleyici noktası. Politika Servisi
∗∗∗
SORUN TESPİTİ DEĞİL ÇÖZÜM GEREKLİ
BirGün TV’ye konuşan Siyasal İletişim Uzmanı Suat Özçelebi de şu ifadelere yer verdi:
‘‘2025’i değerlendirirken yaşananların yalnızca CHP’ye ya da Ekrem İmamoğlu’na yönelik olmadığını görmek gerekiyor. Otoriterleşme, artık sıradan yurttaşın gündelik hayatında da hissedilen bir niteliğe büründü. 2026’ya girerken bu baskının özellikle medya alanında daha da yoğunlaşması olası görünüyor. Tele1 örneğinde olduğu gibi, yayın durdurma ve lisans iptallerine uzanan tehditler bugün tüm bağımsız medya kuruluşlarının üzerinde bir baskı unsuru olarak duruyor. Bu durum yalnızca medyanın değil, toplumun tamamının haber alma hakkını ve basın özgürlüğünü ilgilendiriyor.
İktidar, muhalefeti iç tartışmalarla meşgul ederek derinleşen ekonomik krizin üzerini örtmeye çalışıyor. Toplum, “kim aday olacak” tartışmalarına sıkıştırılırken, asıl mesele olan yoksulluğun ve gelir adaletsizliğinin sorumluları geri planda bırakılıyor. Oysa halkın en temel gündemi ekonomi, bozulan gelir dağılımı ve derin yoksulluktur. Ancak bu sorunların çözülebileceği siyasal ve toplumsal zemin de, temel haklar ve anayasal güvencelerin zayıflatılmasıyla birlikte ortadan kalkmaktadır. Birini düzeltmeden diğerini çözmek mümkün değildir.
Bu nedenle 2026, yalnızca mevcut tabloyu tespit etme yılı değil aynı zamanda buna karşı etkili bir muhalefet ve mücadele hattının inşa edilmesi gereken bir dönemdir.
Bugün sıkça kullanılan “hibrit rejim” kavramı, sınırlı özgürlüklerin var olduğu ancak ciddi kısıtlamaların da uygulandığı sistemleri tanımlar. Ancak gelinen noktada, Türkiye’nin giderek “seçimli demokrasi” olarak tanımlanabilecek bir yapıya evrildiği görülüyor. Seçimlerin adilliği, propaganda süreçleri ve devlet gücünün bu süreçlerdeki rolü temel tartışma başlıkları hâline gelmiş durumda. Erken seçim ihtimali bu soruları daha da kritik kılıyor.
Muhalefetin önünde ise net bir gerçeklik var: yüzde 50+1. Bu nedenle 2026, muhalefet açısından bir “kendini anlatma” yılı olarak değerlendirilmelidir. Sadece eleştiren değil, çözüm üreten bir siyasal çizgi oluşturmak zorunludur. Toplumun önemli bir kesiminin “Sorunumu kim çözer?” sorusuna “hiçbiri” yanıtını vermesi, muhalefet için ciddi bir uyarıdır. Güçlü bir lider kadar, güçlü bir kadro ve ikna edici bir program da gereklidir.
Çünkü Türkiye artık “birinci parti olmanın” yeterli olduğu bir sistemde değildir. Muhalefetin iki temel görevi vardır: Topluma sorunlarını nasıl çözeceğini anlatmak ve yüzde 50+1’i sağlayabilecek siyasal ve toplumsal bir koalisyon kurabileceğini göstermek.
İktidar cephesine bakıldığında, MHP ile birlikte uzun süre yüzde 40 bandında seyreden desteğin bugün yüzde 35–40 aralığında olduğu görülüyor. Bu tablo, iktidarın yeni ittifaklara ihtiyaç duyduğunu gösterdiği gibi muhalefet açısından da alternatif bir çoğunluk oluşturma potansiyeline işaret ediyor. Dolayısıyla muhalefetin görevi, yalnızca kendini anlatmak değil; bu çoğunluğu kurabileceğine toplumu ikna etmektir’’


