birgün

25° PARÇALI BULUTLU

SÖYLEŞİ 10.02.2020 09:55

Yerleşmemiş ‘demokrasi kültürü’ kriz yaratıyor: Çözüm, itirazları yükseltmekte

AKP iktidarı, yönetememe krizini giderek otoriterleşen yönelimlerle aşmaya çalışıyor. Demokrasi kültürünün yerleşmemiş olmasını, ülkedeki pek çok krizin ardındaki neden olarak vurgulayan Siyaset Bilimci Profesör İlter Turan, hak arayışları ve yaşanan deneyimlerle bu kültürün de kazanılacağını hatırlatıyor

Yerleşmemiş ‘demokrasi kültürü’ kriz yaratıyor: Çözüm, itirazları yükseltmekte

Mehmet Emin Kurnaz

İç ve dış politikada giderek sıkışan AKP iktidarı, yönetim krizini aşmak adına çareyi daha otoriter yönelimlerde arıyor. Başkanlık sisteminin getirdiği ‘tek adam’ rejimiyle devletin kurumları aşınırken, liyakat eksikliği ise peş peşe birçok yanlışı da beraberinde getiriyor. Pazartesi söyleşimizde bu hafta Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Siyaset Bilimci Prof. Dr. İlter Turan ile konuştuk. Turan, ülkedeki mevcut durumun demokrasi kültürü ile ilintili olduğunu, demokrasi kültürünün yerleşiklik kazanması için ise kısa bir formül olmadığını belirtiyor. Bu kültürün yaşanan zorluk ve deneyimlerle kazanılacağını ifade eden Turan, ülkenin içinde bulunduğu ‘demokrasi krizi’ne rağmen, insanların bilhassa son dönem beğenmediklerine karşı örgütlenip itiraz ettiklerini hatırlatarak, geleceğe dair iyimser olduğunu vurguluyor.

Dünya siyasetinde popülizm egemen

Genel bir soruyla başlamak istiyorum. Son dönem ABD'de Trump, İngiltere'de Johnson gibi dünya genelinde popülist liderler iktidara geldi... Siyasette bilhassa son dönem bir rasyonellik yitimi görüyor musunuz?

Birkaç olay bir arada cereyan etti. Özellikle soğuk savaşın ardından gelen globalleşme dönemi bu önemli gelişmelerden biriydi. Bunun yanında çok önemli bir başka değişiklik de halen ilerliyor. Yavaş yavaş malların üretimi önemini kaybediyor, 'hayali üretim' diyebileceğimiz dijitalleşmeye doğru bir hareket yaşanıyor. Dijitalleşme gelir dağılımındaki adaletsizliklerin yoğunlaşması ile birlikte ilerliyormuş gibi görünüyor. Gelir dağılımdaki adaletsizliğin, ticaret ve sermayenin dolaşımı serbestisi ile birleşmesi karşısında, bu gelişmelerden kaybettiğini düşünenler harekete geçti. İnsanlar bir yandan haksızlığa uğradıklarını düşünürken, diğer yandan gelecekten korkmaya başladılar. Bunun sonucu olarak müesses nizam ve onun seçkinlerine karşıtlığı esas alan ulusçu ve popülist tepkiler gelişmeye başladı. Zaten demokratik olmayan veya demokrasisi zayıf otoriter yönetime sahip ülkelerde bu tür popülist yönetimler daha önce de teşekkül etmişti. Putin'in Rusya'sı bu olgunun en canlı örneği olarak karşımızda duruyor.

Bu gelişmelerin ortaya çıkardığı bir sonuç da, uluslararası sistemde geçmişte oluşmuş yapıların sarsıntıya uğraması. Görüldüğü gibi, BM başarıyla işlemiyor. Bölgesel kuruluşlar da sallantıda. Mesela AB, İngiltere'yi kaybetti, kendisinin ise güçlü bir hareket kabiliyeti zaten pek kalmamıştı. ABD'ye bakarsak, uluslararası işbirliği yerine diğer ulusları kendi talimatlarına uymaya davet etme şeklinde bir yaklaşım güttüğünü, bunun da ABD'yi giderek zayıflattığını görüyoruz.

Liyakat yok, partiye bağımlılık var

AKP İktidarın bugün yaşadığı hegemonya krizinin bu popülizmle ilgisi var mı?

AKP, iktidara geldikten sonra değişik evrelerden geçti. İlk verdiği izlenim toplumdaki ayrışmaları gidereceği ve bütünleştirici rol oynayacağı merkezindeydi. Fakat daha sonra AKP siyasi şartların da elverişli olduğunu değerlendirerek iktidarda uzun süre kalabileceğini kestirince, giderek dar bir siyasi düşünceyi topluma egemen kılma ve bu düşünceyi dış siyasete de yansıtma yolunu seçti. Bu tercih, devletin temel kurumlarının aşınması sürecini başlattı. Mesela bugün adalet kurumları ve içişleri, partizanca bir baskı altında. Liyakatın yerini siyasi partiye bağlılık almış durumda. Bu gelişmeye bağlı olarak hukuk devleti de sarsılıyor, zayıflıyor. Bunun yanında, başkanlık sistemine geçildikten sonra karar verme mekanizması o kadar merkezileştirilmiştir ki, bugün Türkiye'de en ufak kararlarda bile merkeze danışılmakta, en yüksek merciden talimat beklenmektedir. Devlet politikasının, uzman kuruluşların katkılarıyla oluşturulması, sonra da devlet kurumlarının kararlaştırılan siyaseti hep birlikte uygulamaları yöntemi adeta tamamen ortadan kalkmıştır. Artık kararlar uzmanlık birikiminden yoksun kurum ve kadrolar tarafından alınmakta, az kişiyle karar alındığı için de hata yapılması ihtimali çok artmaktadır.

AKP'nin arkaplanında siyasal İslamcı bir angajman olduğunu biliyoruz. Bu bir baskı aygıtına nasıl dönüştü?

Dikkat edilecek olursa AKP'nin ilk dönem geldiği zamanki kadrolarıyla şimdikiler arasında değişim yaşandığı görülüyor. İlk dönemki toplumu birleştirici kadroların şu an partiyle bağlantılarının kalmadığını görüyoruz. Daha sonraki dönemlerde siyasal desteği zayıfladıkça, parti icraatında ideolojik unsurlara daha geniş yer vererek iktidarını korumaya çalıştı. Bu yaklaşım, özellikle son zamanlarda, ideolojinin partinin her seviyesinde alanını genişletmesiyle sonuçlandı. AKP geniş bir seçmen kitlesinden oy alan bir partiydi. Seçmenler oylarını AKP’ye sadece “doğru” olduğunu düşündükleri bir ideolojiyi temsil etmesi nedeniyle değil, kendisinden bekledikleri hizmetleri sağladığı için veriyorlardı. Partinin ideolojiyi tüm eylemlerine hakim kılması beraberinde otoriterliği de getirmiştir.

CHP iki anlayış arasında sıkışıyor

Muhalefet yerel seçimlerde bir ivme yakaladı. Toplumun farklı kesimleri bir araya gelebildi. Muhalefetin bugünkü durumu hakkında ne söylersiniz?

Muhalefetin belediye seçimlerinde sağladığı başarıya bakılırsa, tamamen etkisiz olduğunu söylemek haksızlık olur. Bununla birlikte “daha etkin olamaz mıydı?” sorusunu sorabiliriz. Türkiye'deki muhalefetin oldukça bölünmüş halde olduğunu görüyoruz. Kendi içlerinde birleşmelerini zorlaştıran unsurlar var. Bir kere diğer partiler, HDP ile aynı çizgide göründükleri zaman oy kaybına uğrayacakları endişesi taşıdıkları için, bu partiyle ancak dolaylı veya zımni işbirliği yapabiliyorlar. İkincisi, CHP'ye bakarsak, bünyesinde hala iki tür parti anlayışı arasındaki tercih zorluğunu yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. İlk anlayış, CHP’nin toplumdan kaynaklanan farklı istekleri sosyal demokrat düşünce çerçevesinde mecz ederek bir seçmen çoğunluğu sağlamaya çalışan bir parti olmasını savunuyor. İkinci anlayış ise toplumu “doğru” olduğu peşinen kabul edilen “modern” çizgide ilerletmeyi öngörüyor. CHP'nin geçmiş dönemdeki performansına baktığınızda bu iki farklı siyaset anlayışı arasındaki çekişmenin süregeldiğini görüyoruz. Partiye yön veren düşünce çizgisi yavaş yavaş seçimi kazanabilecek seçmen koalisyonları oluşturmaya meylediyor. Yine de parti içinde iki anlayış arasındaki uzlaşmazlıkların seçmen katında yarattığı olumsuz izlenim partinin başarılı olmasını da zorlaştıran gelişmeler arasında bulunuyor.

İyi Parti ve Saadet Partisi ise, onlarla aynı çizgideki iktidar ortağı partilerin izlediği politikayı beğenmeyenlerin kurdukları veya yaşattıkları kuruluşlardır. Başarılarının sınırlı olduğu görülüyor. Muhalefetin bu çok yönlü dağınıklığı iktidarı denetlemesini de zorlaştırıyor. Seçmenin iktidardan duyduğu memnuniyet zayıfladıkça, zamanla muhalefetin söylediklerine daha çok dikkat kesilmesi beklenebilir.

AKP sonrası dönemi tahayyül ederken yeni bir sağ blokun oluşmaya başladığını görüyoruz…

Çağımızda kurulan siyasi birlikteliklerin çatısı altında çok farklı hareket eden gruplar olabiliyor. Siyasetin bu fragmante ya da parçalanmış durumu, belki de çağımızda toplumların çok kompleks, farklılaşmış yapılara sahip olmalarının tabii bir sonucudur. Dolayısıyla, ülkeleri çok farklı fikirleri savunan unsurların oluşturduğu hükümetlerin yönetmeleri bir mecburiyet olarak ortaya çıkıyor. Ancak, şu an fiilen bir AKP-MHP koalisyonu var. Gelecekte de muhtemelen başka koalisyonlar iktidara geleceklerdir. Kutuplaşmış ortamlarda iktidar partisinden memnun olmayan fakat kendini o kutbun mensubu olarak gören seçmen, kutuplaşması daha zayıf toplumlardan farklı olarak, desteğini diğer kutba mensup bir partiye kaydırmıyor. Memnuniyetsizliğini kendi kutbu içinde dile getirecek tercihlere yöneltiyor. Bu yeni bir sağ blok arayışı da bunun tezahürü.

Muhalefet yaratıcı yollar bulmalı

Peki bu ortamda ana muhalefet ne yapmalı? Köklü dönüşümlerin önünü nasıl açacak?

Daha önce ifade ettiğim gibi CHP kendi içindeki dönüşümünü tamamlayabilmiş değil. Bu dönüşümü kısa sürede tamamlaması, daha etkin muhalefet yapabilmek için stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Unutmayalım, bir partinin iktidar şansının ne kadar arttığı düşünülürse, ona destek olacak insan sayısı da o derecede artar. Şu anda tüm muhalefet partilerinin sürekli biçimde iktidarın yanlışlarını kamuoyuna anlatmaları, tartışmaya açmaları gerekiyor. Basın ve medya organlarında yer alma imkanlarının oldukça kısıtlı olması zorluklar arz ediyor ama yaratıcılıkta da sınır olmadığını, elektronik ortamın da bize şimdiye kadar sahip olmadığımız imkanlar verdiğini hatırlamak gerekiyor.

Meclis'in şu anki sistemde daha işlevsiz hale geldiğini görüyoruz. Muhalefet burada bir sıkışma yaşamıyor mu?

Yeni Anayasa'mızda hükümetin kararname yetkisinin çok geniş olduğu gerçek. Partisinin parlamentoda da çoğunluğa sahip olması nedeniyle, Cumhurbaşkanı gerekli gördüğü her yasayı oradan da kolayca geçirebiliyor. Ancak parlamentonun etkisizleşmesi sadece yetkilerinin hukuki anlamda azalmış olmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda iktidar partisinin son derece itaatkar ve sorgulayıcı olmayan bir meclis grubuna sahip olmasından kaynaklanıyor. Tabii bunun altında da bütün milletvekili adaylarının belirlenmesinin merkezden yapılmasının ve seçilebilmek için merkeze muhtaç olmalarının önemli bir payı var. Bu şekilde düşünülünce, problemin sadece başkanlık sisteminden kaynaklanmadığını görüyoruz. Katılım ve demokrasi tatbikatının genel olarak zayıflığı söz konusu. Bunu aşmak toplumun kendi görevidir. İnsanların siyasete daha fazla katılmaları ve aktif görev almaları, bunun için özveride bulunmaya hazır olmaları gerekiyor.

Demokrasi kültürünün de yeterince yerleşmemesi buradaki sıkıntıların temeli diyebiliriz o halde.

Demokrasinin kurulup yerleşiklik kazanmasında kısa yol formülü yoktur. Kısa yol, iktidarın rekabetçi seçimlerle belirlenmesine geçilmesi olmuştur ama sistemin işlemesi için bir de demokratik yurttaş modeline ihtiyaç vardır. Bu modelin gelişmesi, demokrasinin hangi anlayışları ve davranışları gerektirdiğinin, insanların bir demokraside muhaliflerine karşı nasıl davranacağının öğrenilmesini vs. gerektirir ki, bunların hepsi zaman içinde ve deneyimlerle elde edilen bir bilinçle, bir kültürle oluşur. Bizim demokrasi tarihimiz ise pürüzsüz değildir, duraklamalar yaşanmıştır. Yine de, son zamanlarda insanların haklarını talep etmesine beğenmedikleri şeyler karşısında örgütlenerek mücadele etmesine sık sık tanık oluyoruz. Bu da iyimser olmamız için bir nedendir diye düşünüyorum. Demokrasi yaşanan zorluklarla edinilen deneyimlerle, bilinç oluşmasıyla gelişen bir süreç. Türkiye'de bu konuda yavaş yavaş ilerleyecek.

Dış politika kişisel ilişkilerle yürüyor

Biraz da dış politikayı konuşalım. Bir gün Rusya'nın yanında konumlanan diğer gün ABD'ye göz kırpan, en nihayetinde çok hızlı değişen politik hamlelerin altında yatan nedir?

Son derece değişken ve yeni düzenin henüz şekillenmediği bir dünya ortamında, ülkelerin politikalarında da belirsizlikler olabileceğini teslim etmemiz gerekiyor. Ancak dış politikasını belirlenirken, Türkiye’nin öncelikle nasıl bir toplum olmak istediğine karar vermesi zorunlu. Türkiye, iktisaden müreffeh ve demokrasi açısından rahat bir toplum olmak istiyorsa, uluslararası alanda en yakın ilişki kuracağı camiaların da bu nitelikleri güçlendirecek konumda olmaları gerekiyor. Bunun ötesinde, hükümet dış politikasını ilgili devlet kurumlarının görüşlerini alarak ortak çalışmalarla şekillendirmelidir. Bunun yeterince yapılmadığını görüyoruz. Politikalar iyi hazırlanmadan belirlenince, sık sık değişiklikler, ileri-geri adım atmalar yaşanabiliyor. Bir de, son olarak, şunu daima hatırlamamız lazım: Türkiye'nin birkaç cephede birden çatışacak, bunu uluslararası işbirliği olmadan yapacak bir gücü yoktur. Durum, sadece Türkiye için değil, en güçlü ülkeler için bile böyledir.

Rusya, ABD, Çin gibi ülkelerin dış politikası Türkiye'yi baz aldığımızda süreklilik arz etmiyor mu?

Kendi dış politikamıza baktığımızda şu sıralarda sert güç kullanmayı öne alan bir yol izlendiği görülüyor. İkinci olarak, tamamen devlet başkanlarıyla kişisel ilişkiler temelinde bir politika yürütüldüğü dikkati çekiyor. Şimdi bizim kişisel ilişkilerle hareket ettiğimiz devlet başkanlarının arkasında çok büyük devlet örgütleri ve güçleri var. Bunlar, onlardan bağımsız olarak istediklerini yapma özgürlüğüne sahip değiller.

Son olarak başkanlık sistemi çok tartışıldı. Bunun propagandasını “ABD'de, Rusya'da da var” gibi örneklerle yaptılar. Türkiye'deki başkanlık sisteminin batıyla hiç bir şekilde uyuşmadığı da ispatlanmadı mı?

Her ülkenin başkanlık sisteminde farklılıklar var. Yalnız Türkiye'de bu sistem tartışılırken bütün güçlükleri bir anda aşmaya muktedir bir sistem gibi siyasi gerçeklerle bağlantısı olmayan hayali iddialar ortaya atıldı. Buna karşılık, demokratik başkanlık sistemlerindeki denge ve denetleme sistemleri bizim sistemimizde kurulmadı. Bizde başkanın ağırlığı ve denetlenmesi imkanı başka sistemlerle karşılaştırılmayacak kadar zayıf.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız