birgün

27° PARÇALI BULUTLU

GÜNCEL 01.07.2020 06:46

Yeşil Kuşak: Bir nefret projesi

Yeşil Kuşak Projesi’yle birlikte içinde Türkiye’nin de bulunduğu bölge ülkelerindeki İslami hareketler, antikomünizm uğruna ABD emperyalizmi tarafından açıkça desteklendi. Bunun Türkiye’de tezahürü Türk-İslam sentezi oldu. Bu sentez 12 Eylül 1980 Darbesi’yle birlikte ‘ordu’nun açtığı yolda uygulanmaya başlandı

Yeşil Kuşak: Bir nefret projesi

Hazırlayan: Oğuzcan ÜNLÜ

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni takiben ortaya çıkan gelişmelerle birlikte Türkiye 1980’li yıllarda ekonomik, politik, sosyal ve kültürel açıdan köklü dönüşümler geçirdi. Ülke yeni kavramlarla tanışıp sosyal hareketlenmeler yaşadı. Bundan dolayı bu tarihsel aralıkta yaşanılanlar 1990’ların ve 2000’lerin zeminini oluşturdu.

24 Ocak 1980 Kararları’nın mimarı Turgut Özal’ın yeni partisi ANAP, 1983 seçimlerinde tek başına iktidar oldu. Bu tarihten itibaren Türkiye hızlı bir ‘neoliberal yapılanma’ sürecine girdi. Bununla birlikte emperyalizmin Yeşil Kuşak Projesi’yle uyumlu Türk-İslam sentezi eliyle Türkiye’deki toplumsal doku keskin bir şekilde dönüştürülmeye çalışıldı.

1980’li yıllar sona ererken bir yandan sınıfsal temelli yaygın halk eylemlilikleri gelişti. Ancak buna karşı on yılın başında iktidara gelmiş olan Türk-İslam sentezi, 2 Temmuz 1993’e giden yolun taşlarını döşedi.

“ARIM BALIM PETEĞİM” DEMOKRASİSİ

12 Eylül sonrası toplumun devrimci, demokrat ve sol birikimi askeri yönetim eliyle siyaset dışına itilmişken, Türkiye merkez sağı bu dönemde ‘demokrasinin zaferi’ni ilan etti. Sağ-sol ayrımının geride kaldığı, Soğuk Savaş konseptinin terk edildiği iddiasına sahip ‘ideolojiler üstü olduğu’ tahayyül edilen bir demokrasinin zaferiydi bu. Daha birkaç sene öncesine kadar antikomünistlikleri ihbarcılık seviyesinde olan bazı sağ entelektüeller, 1980’lerin bu ‘yeni sağ’ fikrinin sözcüsü konumuna geldiler. Bir yandan piyasanın doğrudan kurucu rolüyle inşa edilen sivil toplumun devleti adım adım küçülterek Türkiye’yi demokratikleştireceği söylendi.

Oysa ortada halkın demokratik katılımının ve bilincinin gerçekten güçlendirilmesi diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Yapılandırılan şey ANAP ve Turgut Özal önderliğinde ‘neoliberalizme uyumlandırılmış milli güvenlik devleti’ idi. 12 Eylül 1980 Darbesi’ni yapan generallerin eseri olan YÖK ve yüzde 10’luk seçim barajı gibi antidemokratik uygulamaları Turgut Özal kurumsallaştırdı.

“SATARIZ EFENDİM” EKONOMİSİ

Turgut Özal’ın 4 Ekim 1983’te Tercüman gazetesinde yayımlanan şu cümleleri pek çok şeyi özetlemekte: “24 Ocak kararlarıyla Marksistleri mağlup ettik. Yıllar yılı 24 Ocak kararlarına alternatif aradılar. Hâlâ arıyorlar. Bulamayacaklardır.”

Özal’ın neoliberal ekonomi politikaları, bu rövanşist hatta kinci sözlerle beraber Türkiye emekçisinin tarihsel kazanımlarına ve sosyal devlet ilkelerine doğrudan saldırdı. Gelir dağılımı ANAP iktidarının henüz ilk yılı sona ererken ciddi derecede bozulmaya başladı. Türkiye daha önce hiç görmediği yaygın özelleştirme hamleleri yaşadı. Özelleştirme süreçlerinin sonunda iktidarla ortak çalışan neoliberal yeni seçkin zenginler ortaya çıktı.

yesil-kusak-bir-nefret-projesi-751159-1.

KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM

Politika ve ekonomideki gelişmeleri kültürel değişimler takip etti. Biraz uzaktan bakıldığında renkli, dinamik ve eğlenceli görülebilecek kültürel dönüşümler aslında topyekûn bir vasatlaşma ve çoraklaşma tehlikesini de içinde barındırıyordu.

Çeşitli kültürel araçlarla Amerikan yaşam tarzının gündelik hayata dayatılmasıyla birlikte lüks, şatafatlı gösteriş ürünleri bir anda sosyal değer olmaya başladı. Daha önceleri kamusal hayatta pek gözükmeyen iş insanları toplumun ‘kanaat önderleri’ olarak hortladılar. Bu yıllar toplumsal dayanışmanın çözülüp, ‘insan insanın kurdudur’ anlayışının yerleşmeye başladığı yıllar oldu.

Yeşil Kuşak Projesi’yle birlikte içinde Türkiye’nin de bulunduğu bölge ülkelerindeki İslami hareketler, antikomünizm uğruna ABD emperyalizmi tarafından açıkça desteklendi. Bunun Türkiye’de tezahürü Türk-İslam sentezi oldu. Bu sentez 12 Eylül 1980 Darbesi’yle birlikte ‘ordu’nun açtığı yolda uygulanmaya başlandı.

Turgut Özal, Türk-İslam sentezini neoliberal kapitalist düzene kendi ‘sivil’ iktidarında adapte etti.

Kamu hizmeti olarak görülen başlıca eğitim gibi sosyal hizmetlerde devletin etkisi 1980’lerde neoliberal dönüşüm gereği azalmaya başladı. Doğan bu boşlukları sadece ‘Batılı modern STK’ler’ değil İslami-Sünni tarikatlar ve cemaatler de doldurmaya başladı. Emperyalizm ve yerli iktidar tarafından destek bulan bu İslami yapılar kendi finansal ağlarını kuracak kadar güç kazandılar. Aynı anda orduda ve sivil bürokrasi palazlandılar. Türkiye 1991 sonrası kurulacak ‘yeni dünya düzeni’ne böyle hazırlandı.

1980’li yıllarda vitrinde liberalleşen Türkiye esasen tarikat, cemaat, siyaset ve ticaret ilişkilerinde gelişen dinci gerici bir etkinin altına girmeye başladı.

1989 BAHAR EYLEMLERİ

12 Eylül Askeri Darbesi’yle başlayan ve Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP iktidarıyla devam eden politik, ekonomik ve kültürel dönüşümler 1980’lerin sonunda kitlesel bir tepkiyle karşılaştı.

ANAP hükümetinin kamu işçilerinin toplu sözleşme görüşmelerinde işçilere düşük zam dayatması üzerine 1989 yılının mart, nisan ve mayıs aylarında başlayan Bahar Eylemleri’ne 600 bin kamu emekçisi, “Sadaka Değil Sözleşme İstiyoruz” diyerek katıldı. Büyük bir dayanışma ruhunun yaşandığı bu eylemlerle birlikte Türkiye 12 Eylül sonrası ilk kez kitlesel bir toplumsal muhalefet hareketlenmesi yaşadı.

Turgut Özal işçilerin talebini dinlemedi ancak eylemler devam ederken 1989 Mart’ında yapılan yerel seçimlerde büyük bir yenilgi aldı. Daha sonra yapılan görüşmeler neticesinde işçilerin direnişi zaferle sonuçlandı. Mayıs ayında yapılan sözleşmeyle birlikte emekçiler yüzde 140 oranında bir zam aldılar. Özel sektör işçileri de bu ücret artışından olumlu etkilendi.

1989 Bahar Eylemleri’nin hem ekonomik hem de politik açıdan kazanımı oldu. Uygulanmakta olan neoliberal ekonomik politikalarda bir delik açıldı. Buna ek olarak geniş halk yığınları 12 Eylül’ün kasvetini üzerinden attı ve bunu takiben ANAP iktidarı 1991 yılında son buldu.

Fakat 1990’ların başında yaşanılan aydın cinayetleri ve 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanılan katliam birçok şeyi alt üst edecekti.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız