Google Play Store
App Store

Sanatçı Hera Büyüktaşcıyan, Arter’deki Hayalet Kuartet’te görünmeyenin hâlâ aramızda olduğuna ilişkin ısrarlı bir anlatı kuruyor. Sergideki eserler geçmiş, şimdi ve araf arasında dolaşan bir bellek haritası sunuyor.

Yokluğun ve unutulanın sesleri
Fotoğraflar: Murat Germen

Deniz Burak BAYRAK 

Hera Büyüktaşcıyan’ın Arter’deki ‘Hayalet Kuartet’ sergisi, dinlemeyi ve hatırlamayı öneren bir yerleştirme bütünü. Kentin olmayan unsurları, silinmiş mimariler, unutulmuş su yatakları ve göçmüş topluluklar burada birer hayalet olarak dolaşıyor. Sanki görünmez olan ısrarlı bir şekilde aramızda.

Hayalet, kaybın ardından süren varlık hissine işaret ediyor. Sanatçı hayaletleri, geçmişten bugüne yük taşıyan aracılar olarak düşünüyor. ‘Kuartet’ ise yalnızca müzikal bir gönderme değil; serginin mekânsal ve düşünsel yapısını belirleyen bir dörtlü düzen. Galeri; Bakış, Cadde, Avlu ve Nekropol olarak dört bölüme ayrılmış. Bu bölünme; geçmiş, şimdi, gelecek ve araf arasında salınan zaman duygusunu, ateş, hava, su ve toprakla yankılıyor.

Bakış’ta yer alan ‘Takımada fügü’, yıkılmış binalardan dökülen parçalarla kurulmuş yeni bir topluluk gibi duruyor. Kurtuluş’tan, Heybeliada’dan toplanmış bu mimari fragmanlar bronz ayaklar üzerinde bir araya geliyor. “Artık olmayanla bugün ne yapılabilir?” sorusu mekânın dışarıyla kurduğu doğrudan ilişkiyle güçleniyor. Karşı mahalleden yansıyan görüntüler, içeri sızan bir uzantı gibi. Sanatçının Kurtuluş’ta doğmuş olması, gençliğini Tarlabaşı’nda geçirmesi ve Arter’in tam bu iki semtin arasında konumlanması, sergiyi biyografikleştiriyor.

‘Huzursuz Balkon’ ne tam içeriye ne tam dışarıya ait; mimarinin en kırılgan, en arafta kalan alanlarından biri. Kurtuluş’taki binalardan sökülmüş perforje parçaların sallantılı varlığı, yeryüzüyle gökyüzü arasında asılı kalmış bir huzursuzluğu çağırıyor. ‘Kadim Bir Nehrin Mantosu’, kentin artık görünmeyen su hafızasını bedenle ilişkilendiriyor. Frotaj tekniğiyle kumaşlara işlenen desenler, yaprakların ve akışın izini taşıyor; duvar boyunca uzanan askılara asılmış hâlleriyle bir coğrafyayı “giymek” fikrini çağrıştırıyor.

Virginia Woolf’un Dalgalar’ından adını alan ‘Hafif Bir Dokunuşla Başlayan Bir Çığ Gibi’, kurumuş bir akarsuyun taşlaşmış yatağı gibi. Dolapdere’nin, Irmak Caddesi’nin artık olmayan su varlığı, yakılarak desenlendirilmiş halı yüzeyinde hissediliyor.

Hera Büyüktaşcıyan

1929 TATAVLA YANGINI

Serginin en güçlü işlerinden biri olan ‘Ateş Kuşları’, porselen alakargalardan oluşuyor. Yıllar içinde 2’nci el dükkânlardan toplanmış bu kuşlar, gagalarında taşıdıklarıyla yeni bir inşa ihtimalini de, yeni bir yangın riskini de aynı anda barındırıyor. 1929 Tatavla Yangını’nın etkisiyle, bu kuşları hem gelen hem giden olarak düşünmeye izin veriyor.

‘Kirazlar, Mezarlar ve Kuyular’, sanatçının çocukluk hafızasından süzülen bir enstalasyon. Kuşbakışı bir mezarlık krokisi gibi yerleştirilmiş halılar, boşlukla yüzleşmeyi, ölümle olduğu kadar hiçlikle de karşı karşıya gelmeyi öneriyor. Vişne çürüğüne çalan renkler, Kurtuluş’un artık olmayan kiraz ağaçlarına bir selam.  Fransa’nın Vassivière bölgesinde üretilen ‘Dendrologya’, köklenememiş ağaçların kabuklarından oluşan bir koro. Hiçbir müdahale olmadan bir araya getirilen bu kabuklar, hem maske gibi hem yüz gibi. Bir kilise korosunca yeniden seslendirilen eski bir şarkıyla birleştiğinde, dile gelen bir orman hissi yaratıyor. Bu uğultu, mezarlığa yazılmış bir ağıt gibi yayılıyor sergide.

Filipinler’de üretilen ‘Ender Görülen Hemen Unutulan’ ise cam yerine kullanılan yarı saydam deniz kabuklarıyla kurulu. Silüetleri gösteren ama netlik vaat etmeyen bu yüzeyler, ahşap çubuklarla bir porte gibi diziliyor; serginin müzikal yapısını sessizce tamamlıyor.

Sergi 9 Ağustos’a kadar açık.