birgün

15° AZ BULUTLU

YAŞAM 26.09.2021 08:22

Yol her zaman daha barışçıl

‘Birlikte’ adlı kitabı okurla buluşacak olan Ece Temelkuran, sevgi gibi kavramlarda birleşmenin önemini vurguluyor: “Neoliberal anlayışın yarattığı en büyük hasar insanın kendine olan inancını yok etmesi.”

Yol her zaman daha barışçıl

Seçil KALENDEROĞLU / BERLİN

Geçtiğimiz hafta Berlin Edebiyat Festivali’nde ‘Avrupa Birliği Dış Politikasının Geleceği’ adlı panele konuşmacı olarak katılan Ece Temelkuran ile yenilenmiş eski bir krematoryum olan, şimdinin kültür merkezi Silentgreen’de buluştuk. Avrupa Birliği’nin ölümünün de tartışıldığı bu zamanlarda, konuşmanın böyle bir mekâna denk gelişinin manidar olduğunu düşündük. Biz ise evsizliğin güzelliğine, yolda olmanın barışçılığına, faşizmin yıkıcılığına ve insanın kendine olan inancına geri kavuşma arayışına uzanan bir konuşma yaptık.

Ekim ayında Türkiyeli okuyucuyla buluşacak ‘Together’ (Birlikte) adlı siyasal düşünce kitabı öncesi, Ece Temelkuran ile kitabı, Avrupa’da olmayı ve son projesi ‘LettersfromNow’ı (Şimdi İçin Mektuplar) konuştuk.

Biraz önce Avrupa Birliği’nin geleceğinin tartışıldığı bir konuşmadan çıktık. Avrupa’da olmak sizin için ne ifade ediyor? Bir sürgün mekânı mı yoksa bir ev haline geldi mi?

Yakın zamanda kendimle ilgili şunu fark ettim, ben hiçbir yerde yerli olmamışım. Geçen gün Mehmet Ali Alabora ile konuşuyorduk, o da Galler’de yaşıyor. Gittiği mekanlardan bahsetti, kasabım var vs. dedi. Ben öyle bir yerleşiklik hiç hissetmedim, beş tane falan caddenin ismini biliyorum dedim. Sonra düşündüm ki, ben zaten İstanbul’da da beş caddenin ismini biliyordum. Ancak yerleşikliğin de bir takım yıkıcı etkileri olduğunu düşünüyorum. Bana ev sözcüğü her zaman şiddet dolu bir sözcük gibi geldi; bastıran, hapseden, isteğin dışında biçimlendiren. Yol her zaman daha barışçıl bir sözcük, yolda kavga edemezsin devam edebilmek için barış içinde olman lazım. Benim için dünya bir masa, bir kahve, sigara, bilgisayar veya bir not defteri. Başkada bir dünyam yok zaten.

Peki Avrupa?

Zagreb’de “How toLose a Country” (Bir ülke nasıl kaybedilir?) kitabımı yazdığım bir masa var. Ikea’dan aldığım, kendi kendime yaptığım bu masa adeta kendi kontikim gibiydi ve onunla Avrupa’ya doğru yola çıkmış gibi hissediyorum. Ama komik olan şu ki tam ben Avrupa’ya gelirken Avrupa yok oluyor ve bu garip bir duygu. Daha önce senin için Avrupa ne demek diye sorulduğunda, bir kadın için insan gibi hissettiği, bir av hayvanı gibi hissetmediği bir yer demiştim. Şimdi o da değişiyor, kadını bastıran her şey buraya da geliyor. Kişisel olarak bu çok yıpratıcı, evet yerleşik değilim ama yazan, düşünen her kadının herkesten daha çok emniyette hissetmeye ihtiyacıolduğunu düşünüyorum. O zaman biz nereye gideceğiz diye diye soruyorum. Afganistanlı kadınlara bakıyorum ve ne yapmak istediklerini anlıyorum. Sadece var olmak için bir yere gitmeye çalışıyorlar. Benim yaptığım da çok farklı değildi, özellikle de Türkiye’deki baskın erkek zihniyetini düşününce. Ama şimdi görüyorum ki çok da gidecek bir yer de kalmadı.

Geçtiğimiz Mayıs’ta son kitabınız “Together”ı(Birlikte) yayınladınız, bir önceki kitabınız “Bir Ülke Nasıl Kaybedilir”e kıyasla daha az karanlık, şevk veren ayağa kaldıran bir ruhu var.

“Bir Ülke Nasıl Kaybedilir”i yazdıktan sonra senin gibi dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlardan kitabı depresif bulduklarına dair bir yorum aldım ve buna karşı çıktım. Niye depresif olsun canım, gerçekleri anlatıyoruz. Ama bir yandan şöyle düşündüm, benim bir görevim var. Görev çok eski bir kavram vebiz artık hep haklardan bahsediyoruz ama bir görevimiz de var. Türkiye’den bir aydın olunca bu görev sana özellikle yükleniyor, senin bunu özel olarak keşfetmene gerek yok ve sürekli borçlu bir aydın olarak yaşıyorsun. Umutsuzluğu allayıp pullayarak anlatmak hemen hemen herkesin yapabileceği bir iş, böyle bir entelektüel endüstri de oluştu. Benim yapmak istediğim, ilericiler arasında imzalanacak felsefi bir kontrat için ana kavramları ortaya koymaktı. Eğer bunlar etrafında birleşirsek eylemlerimiz birbirimizden ne kadar farklı olduğumuza değil, ne kadar aynı olduğumuza gönderme yapar ve o zaman daha kalabalık oluruz.

Hangi kavramlar?

Çok temel kavramlar sevgi, arkadaşlık, onur… gibi.Çünkü bugünkü dünyada kendilerini ilerici olarak tarif eden insanlarıntartışmasıben senden de farklıyımüstüne kurulu ve bufaşizm içinharika bir ortam. Dolayısıyla bununla ilgili bir eylemliliğe geçebilmek için bazı temel kavramlarda anlaşmamız ve birbirimizde bir bit yeniği aramamamız lazım. Genel dünyanın durumuna baktığımda bugünkü “zeitgeist” (zamanın ruhu) da gördüğüm en önemli şey, neo-liberal anlayışın insanlık üzerinde yaptığını düşündüğüm en büyük hasar, insanın kendine olan inancını yok etmesi.

yol-her-zaman-daha-bariscil-925587-1.

“Together” (Birlikte) kişinin kendisinden başlayarak bir dönüşüm yaratması haline dikkat çekiyor diyebilir miyiz?

Hayır, iki kişiden başlayarak. Ingeborg Bachmann’ın bir sözü vardır “faşizm iki kişi arasındakiilişkilerde başlar” diye çok severim. Ben de “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita”da “devrim iki kişilik ilişkilerde” başlar diye yazmıştım. Sen ve ben arasında, bu sen ve benler daha sonra çoğalır. Together’ın dilini de “ben sana sesleniyorum, peki sen ne düşünüyorsun?” şeklinde kurmaya çalıştım ki “sen de bana anlat” diye. Bugün panelde de şunu düşündüm, 21.yy’ın meselesi artık bu sahne, bu mikrofon, değil. Niye sadece biz konuşuyoruz? Bizim nasıl bir iktidarımız var? Artık mikrofona sahneye ihtiyaç yok. Büyük bir kabare var, hepimiz kabarenin şarkıcılarıyız. Böyle bir dünyada kurulabilecek tek anlamlı ilişki bence arkadaşlık.

Birçok bağ ile birbirimize bağlıyız; vatandaşlık, örgüt, aynı kurumda çalışan olma ve bu Avrupa Birliği için de böyle. Peki bu mevcudiyetleri arkadaşlık kavramı üzerinden tekrar konuşabilir miyiz? Dertlerimden biri bu.

“Letters from Now (Şimdi İçin Mektuplar) diye herkese açık, online mektuplar yolladığınız ve geri dönüşler aldığınız bir proje başlattınız. Bu projeden beklentileriniz nedir?

İlk mektupta şöyle yazdım, sosyal medya daha sonra dijital iletişim evreni bir agora. Tahrir’de de, Gezi’de deonu bir agora olarak tahayyül ettik ve öyle yaşadık. Ancak karşı çıkışlar gücünü kaybettikçe orası bir arenaya dönüşüyor ve kıymetli olan görünmemeye başlıyor, kırılgan olan ise zaten yok oluyor. Derdim bu delirtici, çıldırtıcı kalabalıktan uzakta, gerçekten konuşmak için kendi küçük dijital mahallemizi kurabilir miyiz? idi.

Politika sürekli devam eden bir şey, benim için önemli olan bizim ikimizin kurduğu bu ilişkinin bir şey değiştirebileceği ve sadece ikimizde değil, dünyada bir şey değiştirebileceği.

Uzun zaman sonra Türkçe bir gazetede, Oksijen’de yazdığınızı görüyoruz. Nasıl hissediyorsunuz?

Çok karışık. Türkçe yazmak sadece Türkçe yazmak değil. Türkiye’ye yazmak. Türkiye'deki arkadaşlara yazmak ama aynı zamanda Türkiye’de benden nefret eden bazı insanlara da yazmak ve kendimin de nefret ettiği bazı insanlara yazmak. Faşizm sadece siyasi bir sistem değil aynı zamanda tam ve kesin bir moral çöküntüsü ve hepimiz bundan korkunç etkileniyoruz. Türkiye’deki erkekliğin de ciddi bir kriz yaşadığını görüyorum ve en ilerici olduğu söylenen kişilerin dahi bu faşizan tutumlar içine girebildiğini görüyorum.

Bundan ne kadar hasar gördüğünün farkında olabilirsin ama bunu düşünerek, kabul ederek yaşamak çok zor. Bunun öyle ya da böyle farkında olan insanlara yazmak istedim. Çünkü bunu Türkiye’dekiler anlar.

Bir yandan da Türkiye’nin şöyle bir tarafı var, oradan gidenleri ihanet etmiş gibi sayabiliyor. Bu ne kadar açık görüşte birisi olursa olsun bunu yapabiliyor. Biraz da eve dönüp ben sizin onurunuzu kıracak hiçbir şey yapmadım, sizi gururlandıracak şeyler yaptım deme ihtiyacı da var ki bunu hiç hoşlanmayarak söylüyorum ama o sorumluluk içimize o kadar işlemiş ki.

Burada da başka zorluklar var, Türkiye’den gelen bir kadın olarak bir şeyleri kabul ettirme durumu. Çünkü sana her zaman Türkiye hikayesi soruyorlar, kimseyi tanımamak, yabancılık, onur kırıcı davranışlarla karşılaşmaktan bahsetmiyorum bile.

Son olarak merak da edilen bir sorum var, “bir ülkeyi kaybetmek” Türkçe olarak yayınlanacak mı?

Şimdilik çevrilmeyecek ancak oradaki bazı fikirleri son birkaç yılda yazdığım Türkçe yazılarda bulmak mümkün. Ama güzel bir haber, son kitabım “Together” (Birlikte) ekimde Türkçe olarak yayınlanacak! Ve bence bu kitabı Türkçe okumaları daha önemli, mutlu son gibi.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol