12 Eylül 1980 darbesi: Tarihin göğsünde bir kara leke
Askerî darbe ve müdahaleler ağır bedellere yol açmıştır. Cumhuriyet tarihinde üzeri betonla örtülen sorunlar daha güçlü bir biçimde ortaya çıkmıştır. Türkiye, bu sorunları çözmeden yoluna devam edemez. 12 Eylül Darbesi, Türkiye’nin kara lekesidir.

Prof. Dr. Ahmet ÖZER - Esenyurt’un Seçilmiş Belediye Başkanı
Türkiye’de değişimin en can alıcı noktalarından biri sivil asker ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi, en azından AB standartları düzeyine yükseltilmesidir. Bu da en pratik anlamıyla demokrasinin her türlü vesayetten kurtarılmasını, dolayısıyla askerin politikadaki ağırlığının sınırlandırılmasını gerektiriyor. AKP bu vesayeti zayıflattı ama yerine kendi statükosunu kurdu. AB’ye tam üye olmak için hayati öneme haiz Katılım Ortaklığı Belgesi’nin (KOB) üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birisi de buydu ama epeydir rafa kaldırılmış durumda. Askerî darbe ve müdahalelerin söz konusu olamayacağı böyle bir ortaklık sürecinde askerî harcamaların Sayıştay denetimine tâbi tutulması ve şeffaflaştırılması, askerî mahkeme kararlarının üst mahkemelerin denetimlerine açık olması, darbecileri sivil yönetimde koruyan ve kollayan anayasal ve yasal düzenlemelerin (çıkış garantilerinin) kaldırılması gibi düzenlemeler, atılması gereken acil bazı adımlar olarak sayılabilir. Bütün bunlarla birlikte, yeni, sivil ve demokratik bir anayasa ihtiyacı da söz konusu. Türkiye’nin yapması gereken, bunları içselleştirmesi ve yaşama geçirmesidir.
Türkiye’nin yapması gereken gizli, açık ya da demokrasi kılıfına büründürülmüş her türlü darbeye son vermektir. Darbecilik toplumu geri götüren, demokrasiyi dinamitleyen, hukuku ortadan kaldıran bir zorbalık girişimidir.
12 Eylül’ün “Asmayalım da besleyelim mi?" diyen zihniyeti, toplumu çürütüp geri götürmekten başka bir işe yaramadı. Zulmü bir at gibi eyerleyip sırtına binenler nereye gittiler. Ne işe yaradı zulümleri zelaletleri?
1980 DARBESİNE GİDEN YOL
1974 yılında CHP, Karaoğlan imajı altında "Ortanın Solu" sloganıyla Bülent Ecevit’in öncülüğünde iktidara gelmişti. Olaylar tekrar başlamış, Türkiye bu sefer Milliyetçi Cephe (AP, MHP, MSP, CGP ittifakı) uygulamalarıyla partiler düzeyinde, siyasal anlamda, bir kamplaşmanın içine itilmişti. Demirel’in başını çektiği bu süreç başarılı olamamış, 1977 seçimlerinde Ecevit, daha yoğun bir halk desteğiyle, %42 oy alarak tek başına iktidara gelmişti. Bu da 12 Mart’ın kendi açısından, sorunu çözemediğini gösteriyordu. Bundan sonraki gelişmeler, sadece askerlerin değil, aynı zamanda Türkiye’nin müttefiklerini de ilgilendiren bir nitelik aldı. Çünkü Türkiye’nin (12 Mart’ın gerekçelerinden birini teşkil eden), bir kamp değişikliği içine girebileceği (ABD’den koparak Sovyetler Birliği’ne yanaşacağı) endişesi (başta ABD olmak üzere), bu güçleri yeni bir strateji oluşturmaya itmişti.
Diğer önemli gelişme, bu dönemde ABD, NATO ve onun Türkiye’deki uzantılarının, kendine has “Gladio” tipi örgütlenmeleri, kontrgerilla hareketlerini Türkiye içinde de örgütleyerek, devreye sokmaları ve bunun sonucunda ordunun 12 Eylül Darbesini gerçekleştirmesidir. Nitekim sağdaki ve özellikle soldaki hareketlerin içinde yer alan öğrenci ve diğer devrimci liderler, o kadar çok sıklıkta öldürülüyorlardı ki, halk bir yandan bu durumu artık kanıksar hâle gelmiş öbür yandan da bir an önce bitirilmesini bekler hale sokulmuştu. Çünkü öldürme işini denetleyen, önce halkı bu psikolojiye alıştırıyor, sonra öldürüyor ya da öldürtüyordu.
KAOS VE KAN DARBENİN ALTYAPISI İÇİN OLUŞTURULDU
Toplumun panik hâlini yaşamasını isteyenler, yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin de yönetilemez olduğunu göstermek ve askerî darbeye zemin hazırlamak için adeta öldürme olaylarına göz yummuştu. Buradan yola çıkarak şunu söylemek mümkündür: 12 Eylül Darbesi’nin kararı, 1980 yılında alınmış değildir, uygulamalar bu kararın 3 yıl önce, 1977 yılında, alınmış olduğunu ve adım adım uygulamaya konulduğunu gösteriyor.
Bu dönemde, etkileri daha sonra da devam edecek üç önemli olaya tanık olmaktayız.
1) Ülkücülerin kullanılması.
2) Gladio tipi örgütlenmeler ve kontrgerillanın temelinin atılması.
3) Türkiye’yi Susurluk sürecine götürecek olan sivil kişilerin (Abdullah Çatlı gibi) kullanılmasına başlanmasıdır.
Bu üç olgu, NATO bağlantılı "Derin Devletin”, hem 12 Eylül Darbesi’nin hazırlanmasının, hem de Susurluk’u yaratan sürecin organize edilmesinin dışında olmadığını gösteriyor. Bu alışkanlık sonra da devam etmiş nihayet 28 Şubat süreci yürürlüğe konulmuştur.
28 Şubat, görünürde siyasal İslam’a karşı yapılmış bir hareket gibi gözükse de aslında sağ-sol ayrımı yapmaksızın muhalif kesimlerin bastırılmasına yönelmiş, bu bağlamda siyasal yapının, bu hareketi gerçekleştirenlerin arzuları doğrultusunda, yeniden dizayn edilmesi hedeflenmiştir.
ACI BİLANÇO
Bu süreçte yaptıkları insanlara acı yaşatıp, analara göz yaşı döktürmekten başka bir şeye yaramadı. Ülkenin onca zamanını yutarak tarihin çöp sepetine savruldu gitti. Olan yitin canlara oldu. Acı dolu yaşamlara, sürgünlere, zindanlarda insanlık dışı muamelelere tabi tutulanlara oldu... İrtifa kaybeden demokrasiye, itibar kaybeden ülkeye, yoksullaşan topluma oldu.
12 Eylülde; 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
230 bin kişi yargılandı.
517 kişiye idam verildi, 50 infaz gerçekleştirildi.
On binlerce sürgün, insanlık dışı işkenceler, faili meçhuller yaşandı.
Yüzbinlerce insan işinden edildi, toplum açlığa yoksullüğa ve yoksunluğa mahküm edildi.
Peki nerede herkesin o zaman selam durduğu muktedirler? Tarihin çöp sepetindeler şimdi. Diktatörler döktükleri kanda boğulurlar. Bu onların kaderidir. Çünkü lekelidirler. Çünkü zulümle abad olmaz dünya.
ÇIKIŞ GARANTİLERİ VE ÜLKEYİ GERİ GÖTÜRME MEKANİĞİ
Bütün bu askeri-militer yönetimler ve müdahaleler, idareyi sivillere terk ettikleri hâlde, yetkilerini ve etkilerini yasalarla artırmış, kendileri için sonradan korunabilecekleri “çıkış garantileri” geliştirmişlerdir. Bunlar vesayet yetkisi, mahfuz alanlar oluşturma, seçim sürecinin yönlendirilmesi, askerî yönetimlere ait tasarrufların geri alınmaması ya da iptal edilmemesi ile af ve bağışıklık yasaları şeklinde işlemiştir.
1961 Anayasasının Türk Silahlı Kuvvetlerine sunduğu çıkış garantilerinin, 1971-1973 Anayasa değişiklikleri ile ve 1982 Anayasası’yla daha da genişlediğini görüyoruz. 28 Şubat Müdahalesi ise anayasal bir değişikliğe yol açmamış, ama gerek yapılan yeni yasal düzenlemelerle gerekse de yarattığı psikolojik ortam ve baskı hem bu durumu daha da pekiştirmiş hem de daha sonra AKP’nin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu gelişmelerin bir bilançosu yapıldığında, şu söylenebilir: Türkiye, çok partili sisteme geçtiği son yarım yüzyılda, dört askerî darbe ve müdahale yaşamış, bu durum Türkiye’nin hiçbir sorununu çözemediği gibi, aksine ülkenin çağdaş demokrasilerle olan mesafesini daha da arttırmıştır. Bu süreç, siyasal ve demokratik alanı çeşitli gerekçelerle sınırlandırmış, ekonomide kalkınmayı sekteye uğratmış ve ülkenin birçok sorunu artarak günümüze gelmiştir. Ayrıca darbe ve müdahalelerin bu kadar sık yaşanması, neredeyse olağan hâle gelmiş, bütün sıkıntılı zamanlarda "darbe olur mu" beklentisi ve tartışması, bu durumu adeta meşrulaştırmıştır.
SONUÇ
Askerî darbe ve müdahalelerin dış konjonktüre bağlı olarak gelişmesi, yarattığı ortam ve koşullar, Türkiye’de sol hareketleri zayıflatırken, sağ ideolojiyi ve hareketleri güçlendirmiş; yarım yüzyıllık sürecin büyük kısmında ülkenin, sadece sağ iktidarların ve sağ politikaların hakimiyeti ile yönetilmesi, bazı dengeleri sarsmakla kalmamış, aynı zamanda ağır bedellere yol açmıştır. Nitekim bu süreçte, Cumhuriyet tarihinde üzeri betonla örtülen sorunların birçoğu yeniden, ama bu sefer daha güçlü bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu sorunlardan bazıları, etnik (Kürt sorunu), dinî (siyasi İslam sorunu, Alevilik sorunu, laiklik sorunu), demokratik (darbeler sorunu), tarihî (geçmişle hesaplaşma sorunu) ve ekonomik (kötü yönetim, yoksulluk ve yolsuzluk) sorunlarıdır.
Askerî darbeler, bu sorunları çözmek yerine daha da ağırlaştırmıştır. Oysa Türkiye, bu sorunları çözmeden yoluna devam edemez. 21. yüzyıla çağdaş bir devlet olarak girmenin, demokrasisini bütün kurum ve kuruluşlarıyla oturtmanın ve geliştirmenin yolu bu sorunları çözmekten geçmektedir.
12 Eylül Darbesi, Türkiye’nin kara lekesidir.
Bundan herkes ders çıkarmalı.
Yaşar Kemal İnce Memed’de diyor ki; “İnsanlar zulüm altında inlemeyi kabul ederse haksızlığa ve zulme başkaldırmayı akıl etmezlerse, insanlık bundan böyle daha da beter hale düşecektir.”
Dünya bu kadar kötüyse sadece kötülerin yüzünden değil bu, daha çok da bu kötülüklere ses çıkartmayanların yüzündendir.


