2025’te medya ve siyaset: Müdahale, mücadele ve arayışlar

Çağrı Kaderoğlu Bulut - Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi
2025’i bitirirken, geride bıraktığımız bu zorlu ve uzun yılda yaşananlara hızla göz atmak anlamlı olacaktır. 2025 müdahaleler, mücadeleler ve arayışlarla öne çıktı. Bu metin de bir “yenilgi” yazısı değil, mücadele ve hatırlatma yazısı olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’de medya ve ifade özgürlüğü alanında yaşananlar artık geçici gerilimler ya da münferit ihlaller olarak okunamaz hale gelmiş durumda. Gazetecilik artık yalnızca çileli bir meslek değil; aynı zamanda siyasal iktidarın sınırlarını belirlediği, hukuki ve idari müdahalelerle çevrili dar bir alanda icra edilen yüzeysel ve operasyonel bir faaliyete dönüşmeye de zorlanıyor. Bu tablo medya alanına özgü bir krizden çok, Türkiye’de demokrasinin işleyişine içkin, kurumsallaşmış bir otoriterleşme sürecinin parçası olarak şekilleniyor.
Gazetecilere yönelik yargı baskısı bu sürecin en görünür başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Haberler, köşe yazıları, televizyon programları ve sosyal medya paylaşımları; “dezenformasyon”, “kamu düzeni” ya da “milli güvenlik” gibi muğlak ve geniş yorumlanabilen kavramlar üzerinden soruşturma ve davalara konu ediliyor. Hukukun sınırlarının belirsizleştiği bu ortamda gazeteciler, yalnızca yaptıkları haberlerden değil, yapmayı düşündükleri haberlerden de sorumlu tutulabileceklerini bilerek hareket ediyor. Bu durum, cezalandırmadan çok daha etkili bir sonuç yaratıyor: En baştan işleyen, süreklileşmiş bir caydırma ve susturma rejimi.
BASKININ GENİŞLEYEN SINIRLARI
2025’i önceki yıllardan ayıran temel özellik ise bu baskı rejiminin medya alanıyla sınırlı kalmayarak toplumun geneline ve doğrudan ana muhalefet partisine yönelmesi. Önceki yıllarda Kürt siyasetçilere ve Gezi direnişi gibi toplumsal hareketlerdeki sembolik isimlere yönelen baskı artık ana akım siyasetin ve ana muhalefetin formel alanlarına yayılmış durumda. Seçilmiş siyasetçilere, muhalefet aktörlerine ve toplumsal muhalefetin farklı bileşenlerine yönelik yargı müdahaleleri, ifade özgürlüğü alanındaki daralmanın siyasal zeminini açık biçimde ortaya koyuyor. Başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere belediye başkanlarına ve muhalif isimlere yönelik yargı süreçleri ve tutuklamalar, yalnızca bireysel davalar olarak değil; seçme ve seçilme hakkının, siyasal temsilin ve kamusal sözün topyekûn hedef alındığı bir sürecin parçası olarak okunmalı. Medya üzerindeki baskı ile siyaset üzerindeki yargı kuşatması, aynı otoriter mantığın birbirini tamamlayan yüzleri.
Bu tabloyu en çıplak biçimde görünür kılan gelişmelerden biri ise muhalif medya kuruluşlarına yönelik doğrudan hukuki müdahaleler oldu. TELE1’e kayyum atanması, yalnızca bir medya kuruluşunun yönetimine el konulması anlamına gelmiyor. Bu adım, muhalif yayıncılığın ekonomik, idari ve siyasal araçlarla tasfiye edilmesinin yeni bir eşiğe ulaştığını gösteriyor. Kayyum uygulaması, medya alanında artık yalnızca içeriklerin ve gazetecilerin değil, kurumların da doğrudan hedef alındığını; muhalif arayışların yapısal olarak ortadan kaldırılmaya başlandığını ortaya koyuyor.
Buna 2025’in son döneminde hızlanan ve iktidara yakın medya kuruluşları ve gazeteciler üzerinden gerçekleşen yeni operasyonlar eklendiğinde, hedefin artık doğrudan muhalefetle sınırlı kalmadığı, iktidar içindeki kavganın da mevcut baskı ikliminin kapsamında yürütülmeye başlandığı anlaşılıyor.
BELİRSİZLİKLE YÖNETMEK
Bu süreç, RTÜK’ün muhalif medyaya yönelik sistematik baskısıyla tamamlanıyor. Para cezaları, yayın durdurmalar ve lisans iptali tehditleri, muhalif medya kuruluşları için süreklileşmiş bir baskı mekanizmasına dönüşmüş durumda. RTÜK kararları, teknik bir denetim aracı olmaktan çıkıp açık bir siyasal disiplin mekanizması olarak işliyor. Hangi sözün, hangi eleştirinin “sınırı aştığı” belirsiz; belirsizlik ise başlı başına bir baskı aracına dönüşüyor.
Bu siyasal iklimde otosansür, belki de en kalıcı ve en görünmez baskı biçimi olarak öne çıkıyor. Gazeteciler açısından mesele artık yalnızca “yasak olan” değil; “hangi haberin hangi sonuçları doğurabileceği”. İşten çıkarılma korkusu, dava riski, kanalın kapatılması ya da kayyum atanması ihtimali, haber üretim süreçlerini baştan şekillendiriyor. Böylece kamusal tartışma alanı, doğrudan müdahaleye dahi gerek kalmadan daraltılıyor. Suskunluk, “bireysel bir tercih” olmaktan çıkıp yapısal bir sonuç haline geliyor.
Dijital alan bu baskı ortamının tamamlayıcı bir boyutunu oluşturuyor. Erişim engelleri, içerik kaldırma kararları ve algoritmik görünmezleştirme, klasik sansür biçimlerinin yerini alan yeni kontrol mekanizmaları olarak karşımıza çıkıyor. Hangi haberin dolaşıma gireceği, hangisinin görünmez kılınacağı çoğu zaman belirsiz; bu belirsizlik hem gazeteciler hem de okurlar açısından süreklileşmiş bir güvensizlik hali üretiyor.
EKONOMİK KRİZDEN SİYASAL SADAKATA
Tüm bunların üzerine medya sektörünün derinleşen ekonomik krizi ekleniyor. Azalan reklam gelirleri, kamu ilanlarının siyasal sadakat üzerinden dağıtılması ve medya sahipliğindeki iktidar yanlısı yoğunlaşma, editoryal bağımsızlığı yok ederken gazeteciliğe güveni sarsıyor. Güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve işten çıkarmalar ise gazeteciliği sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırıyor.
Gazeteciler açısından güvenlik sorunu da bu siyasal iklimden bağımsız değil. Fiziksel saldırılar, hedef gösterme kampanyaları ve dijital tehditler, gazeteciler için mesleğin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. İfade özgürlüğü üzerindeki baskı, doğrudan bedensel ve psikolojik risklere dönüşüyor.
Uluslararası raporlar ve basın özgürlüğü endeksleri, Türkiye’de yaşananların geçici bir gerilemeden ziyade kalıcı bir yönelimi işaret ettiğini ortaya koyuyor. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 2024 yılında 158. sırada iken bu sıra 2025’te 159’a geriliyor. 2024’te 31,6 olan puanı ise 2025’te 29,4’e düşmüş bulunuyor. Bu sıralama ile Türkiye birçok Afrika ve Asya ülkesi ile Ortadoğu’daki birçok ülkenin gerisinde bulunuyor.
YENİ BİR ARAYIŞIN EŞİĞİNDE
Medya üzerindeki baskı, siyasal muhalefetin yargı yoluyla bastırılmasıyla birleştiğinde, sorun artık yalnızca gazetecilerin mesleki koşulları olmaktan çıkıyor. Mesele, toplumun hakikate erişim imkanının ve siyasal tercihlerini özgürce oluşturabilme kapasitesinin giderek aşındırılması oluyor.
2025’te medya ve ifade özgürlüğü alanında yaşananlar, Türkiye’de demokrasinin sınırlarının yeniden ve daha dar biçimde çizildiği bir döneme işaret ediyor. Gazetecilik bu sınırların içinde ayakta kalmaya çalışırken, yaşananları kayda geçirmek, hakikati aramak ve görünür kılmak artık yalnızca mesleki değil, açıkça siyasal ve toplumsal bir sorumluluk haline geliyor.
Tüm bunlar bir bitişi değil, yeni bir arayışı vurguluyor. Başlayacağımız nokta burası olmalı.


