4. Tarım ve Orman Şûrası üzerine

N. Erdinç ORHAN - İstanbul Veteriner Hekimler Odası Başkanı
4. Tarım ve Orman Şûrası Sonuç Bildirgesi, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü'nde açıklandı. Öncelikle, gıdanın ülkelerin geleceğini etkileyecek düzeyde stratejik bir önem taşıdığı ve bir milli güvenlik sorunu olduğunu yıllardır her platformda dile getiriyorduk. Hayvansal ve bitkisel üretimde küçük aile işletmelerinin önemi ve kırsalda sürdürülebilir yaşam koşullarının sağlanması için sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim gibi ihtiyaçların giderilmesine yönelik çağrılar yapıyorduk. Kırsal nüfusun yerinde ve üretimin içinde kalması için önlemler alınması gerektiğine işaret ediyor, kadınlar başta olmak üzere her aileden iki kişinin SGK giderlerinin devlet tarafından karşılanması talebinde bulunuyorduk. Kısmen ve geç de olsa bu başlıklara yer verilmiş olmasını önemsiyoruz. Keza, tüm dünyada büyük önem verilen Tek Sağlık yaklaşımı için de aynı şeyler geçerli.
Ancak böyle bir zamanda ve içinde bulunulan tabloda; gerçekçi, bilimsel ve atılan adımlarla kendinden söz ettiren, üreticiye ve alanın tüm paydaşlarına güven veren bir anlayışın hakim olması beklenirdi. Maalesef öyle olmadı. 86 Madde halinde açıklanan bildirgenin; tekrardan ibaret, hayli karmaşık ve icra makamı olarak sahiplenen değil de, işi kendi dışında görerek sürekli yapılmalı/edilmeli şeklinde bir tavsiye diliyle hazırlanmış olması dikkat çekiyor.
Şûra sonuç raporunda, üretim ve ihracatta “tarihi rekorlar kırıldığı”, “yapay zeka” ve “dijitalleşme” ile sahanın planlama ve takibinin yapılacağı iddiaları işi “farklı” bir boyuta taşıyor. En azından Kasım 1997 1. Tarım Şûrasından bugüne, ne kararlar alınmış ve hangileri hayata geçirilmiş diye bir muhasebe yapılmalıydı. Sahanın ihtiyaçlarından kopuk ve uygulanmayan kararlar almanın bir işe yaramadığını ne zaman anlayacağız?
2010 yılından bu yana göreve getirilen tüm bakanlar, “ithalatı bitireceğim” diyerek işe başladılar. Ancak TÜİK verilerine bakılacak olursa, bitmek bir tarafa, ithalatta sürekli ve büyük oranlarda bir artışın yaşandığı görülecektir. Kuruluş amacı ülke hayvancılığını geliştirmek ve üreticiyi desteklemek olan Et ve Süt Kurumu (ESK), ithalatın çözüm olmadığı yönünde kendi hazırladığı raporlara rağmen 15 yıldır adeta bir “ithalat ofisi” gibi çalışıyor. Dahası 1 Mayıs 2025 tarihi itibarıyla, ESK’nın faaliyet alanı genişletilerek damızlık hayvan ithal etme yetkisi de verildi. Peki, yetiştiricinin damızlık hayvan ihtiyacını karşılamak için üretim yapma amacıyla kurulan Damızlık Birlikleri ne işe yarıyor? 2006 yılında çıkarılan Tarım Kanununa göre, yıllık GSMH’nın yüzde 1’nin Tarımsal Destek şeklinde üretici lehine kullanılması gerekirken, bu kanun hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı. 2006-2023 döneminde çiftçiye ödenmeyen tarım desteği, toplam 541 milyar liradır.
Madem “üretimde tarihi rekorlar kırıyoruz”, o zaman gıda fiyatları sürekli bir şekilde neden yükseliyor? Neden sürekli ve artan oranlarda, damızlık, canlı hayvan ve karkas et başta olmak üzere tarımsal ihtiyaç ürünleri ithal ediyoruz? TÜİK 2024 kırmızı et üretim istatistiklerindeki yüzde 11.7’lik düşüşü nereye koyacağız? Neden uzmanlar kişi başı kırmızı et tüketim oranındaki düşüşün toplum sağlığını, özellikle de çocuk sağlığı ve gelişimini tehdit edecek boyutlara ulaştığı yönünde uyarılar yapıyorlar? Bu durum diğer tüm hayvansal gıda ürünleri için de geçerlidir. Üretim, yani hayvan sayımız “artıyorsa” neden veteriner hekimler muayenehanelerini kapatarak çiftlik hayvanı hekimliğini terk ediyorlar? Neden genç ve yeni mezun olan veteriner hekimler çâreyi yurtdışına gitmekte arıyorlar? Kırsal nüfus sürekli olarak düşerken, kent nüfusunun istikrarlı bir şekilde artıyor olması ve tüm bunlar birer tesadüf mü? Kredi borcunu ödeyemeyen, iflasla tarlasını ve hayvanlarını kaybetmiş üreticilerin sesi ne zaman duyulacak?
Raporda sözü edilen tarım alanlarının, meraların, ormanların, su kaynaklarının zarar görmesi ve iklim değişikliğinin sorumlusu; planlama ve yasal düzenleme hataları, çarpık kentleşme, vahşi madencilikle doğanın tahribi ve yanlış jeotermal gibi uygulamalara izin veren kamunun bizzat kendisi değil mi?
Endüstriyel tarıma bağımlı hale getirilen üreticiler, yüksek girdi/düşük alım çarkında yok olmaya devam ediyorlar. Son on yılın, çiğ süt ve buğday taban alım fiyatları ile enflasyon oranları karşılaştırıldığında, yapılan büyük hatalar nedeniyle üreticinin ayakta kalma şansının olmadığı ve bugünlere nasıl gelindiği daha iyi anlaşılacaktır. İlk önce üreticinin sırtından herkes inmelidir, enflasyon altında ezdirme ve ithalatla terbiye etme politikasından vazgeçilmelidir. Toprağını ekemez hale getirilen çiftçilere, “Arazi bankacılığı”, “bütünleşik üretim” ve “arazi kullanım planları” adı altında yeni bir darbe vurulmamalıdır. Ziraat Bankası, çiftçi kredileri üzerinden kârlılık oranını yüzde 199 arttırsın diye değil, bilakis düşük, faizsiz ve gerekirse karşılıksız kredi vermesi için kuruldu.
Destekler arttırılmalı, zamanımda ödenmeli ve doğrudan üreticiye ulaşacak düzenlemeler yapılmalıdır. Tüm bunlara ek olarak üreticiye vergisiz mazot ve elektrik desteği de sağlanmalıdır. İstenirse beş/on yıl gibi bir sürede çok şey değişir. Yeter ki; ülkemizin geleceği ve kamu yararını esas alan, üretici merkezli bilimsel planlama disiplininden sapılmasın.


