6 Şubat bitmedi, sürüyor…

Esat AYDIN
6 Şubat’ın üzerinden üçüncü 365 geçti.
Enkazın kaldırıldığı söyleniyor ama hayat kaldırılamıyor.
Dördüncü 365’e girerken o gün kırılanın yalnızca yer kabuğu olmadığına şahitlik ediyoruz.
O yüzden 6 Şubat depremleri, hala geçmişe yazılamıyor; bu memleketin vicdanında hala şimdide saklı.
Yasın dili hiç küçülmüyor.
Bunca süredir devletin reflekslerinin de kırılmasına şahitlik ediyoruz; hukukun adaletle ve iktidarın hakikatle ilişkisinin kırılmasına da…
O yüzden geçen 1095 günde asrın felaketi diye etiketlenen yıkımın büyüklüğünde bir propaganda dili ile yıkımın içinde ömür tüketen insanların dili arasındaki uçurum da hala orta yerde duruyor.
Bir yanda asrın inşaat seferberliği törenleri, kura çekimleri, rakamlar…
Öte yanda karanlıkta kalan konteynerler, bitmeyen şantiyeler, kesilen elektrik, taşınan mezarlar, yaşamlar…
Resmi söylem “toparlanıyoruz” derken, sahadaki gerçek “toparlanamıyoruz” diye bağırıyor.
∗∗∗
İktidar, ilk günden beri bu felaketi iki katmanlı yönetti.
Bir katmanı betonla, diğer katmanı algıyla örttü.
“650 bin konut yapacağız” vaadini, seçim ikliminde devletin kudreti olarak sundu Erdoğan 2023 seçimlerinden iki gün önce.1
Hatta “319 bini bir yıl içinde…” gibi iddialı bir takvim dillendirildi.
Murat Kurum Kentsel Dönüşüm Zirvesi’nde konuştu bu 3 Şubat’ta; kameralardan bir başarı dili boca edildi ülkeye…
Yine devasa sayılarla konuşuyordu.
“Deprem bölgesinde 45. günde ilk evlerimizi teslim ettik; saatte 23, günde 550 konut ürettik, bugüne kadar 455 konut bitirdik” dedi.
Bakanlığı da 27 Aralık 2025’te aynı toplamı duyurmuştu.
Rakamların kendisi bir şey söylüyor elbette; ama sahadaki gerçek, rakamların ritmine uymuyor.
Ve asıl mesele şu: Rakamlar, hayatın yerini ne zaman aldı?
Bir anahtar teslimi, o evin yaşanabilir olduğu anlamına ne zaman gelmeye başladı?
Hem sofraya oturanlardaki hem halkın sofrasındaki eksilmeyi, çocuğun dersini konteyner sınıfta sürdürmesini, hastanın kesintiler yüzünden tedaviye erişememesini ne görünmez kılıyor?
Tam da bu yüzden devletin bir kanadında başarı diye kurulan cümlelerin yanında, devletin diğer kanadındaki raporlara ve sahadaki gazeteciliğe bakınca bir başka gerçek beliriyor.
Deprem bölgesinde bir dönem “650 bin kişinin barındığı 214 bin konteynerden” söz edildi.
Benim TCK 217/A’ya konu edilecek iddialarım değil bunlar, bu bilgi Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın raporuna da yansıdı.2
IFRC; 6 Şubat’ın ikinci yılı değerlendirmesinde Türkiye’de 400 binden fazla insanın hala geçici konteyner kentlerde yaşadığını söylüyordu.
Aynı kurumun 2025 tarihli değerlendirmesinde ise “2024 verisi” olarak konteyner kentlerde barınanların 675.291 olduğu not ediliyor.3
Yani “anahtar teslim” anlatısı büyürken, “geçicilik” kalıcılaşıyor.
Yine Reuters; Şubat 2025’te, iki yıl dolmadan teslim edilen bağımsız bölüm sayısına dair hükümetin verdiği rakamları ve hedeflerle aradaki mesafeyi aktarıyor.4
Eleştirilerin merkezinde “hedefle teslimat” uçurumu ve yüzbinlerin geçici barınmada kalışı var.
Aradan zaman geçmesine rağmen konteyner yaşamının sürdüğüne dair yeni haberler de var.
Linklerini aşağıya bırakıyorum.
Mevzu benlik değil yani, iktidarlık…
∗∗∗
Demek ki mesele kaç anahtarın dağıtıldığından ibaret değil; mesele, insanların hayatının kaçıncı 365’te “geçici” diye adlandırılan ama kalıcılaşan bir sıkışmaya mahkum edildiği…
Bu mahkumiyetin adı bazen yoksulluk, bazen kesinti, bazen hastalık, bazen de doğrudan güvenlik sorunu oluyor. Hatay’daki konteyner kentlerde elektrik kesintilerinin “hayatı felce uğrattığını”, ısınma, su ve eğitim krizinin derinleştiğini de bir iki Google aramasında görebilirsiniz.5
Kesintiler yüzünden insanların piknik tüpü gibi riskli yöntemlere itildiği ve bunun ağır yaralanmalara yol açtığı örnekler aktarılıyor ikinci 365’teki aynı haberlerde.
Bakın, depremin üçüncü, beşinci, ellinci gününde değil, üçüncü 365’te…
Piknik tüpü gibi riskli yöntemlerle…
Bugünün AKP’li Hatay Büyükşehir Belediyesi, su tesislerine jeneratör takviyesi gibi adımların elektrik kesintilerinde su kesintilerini önlemeye dönük olduğunu duyuruyor.
Bu bile sorunun ölçeğini ele veriyor.6
Normal bir kentte jeneratör olağanüstüdür; burada rutine dönüşüyor. Depremzedeler, üç yıldır hayatta kalmayı bir dayanıklılık sınavı olarak yaşıyor.
Burada devletin yurttaşa verdiği mesaj şu yani: Hayatta kal, ama bedelini kendin öde…
Velhasıl üç yılın özeti; afetin kendisi kadar afetin yönetiminin de bir tür şiddete dönüşmesi…
∗∗∗
Adalet meselesi ise bu depremin can yakıcı başka bir yeri…
Çünkü depremde yıkılan binalar, denetimsizliğin ve cezasızlığın da enkazına dönüştü. Deprem davalarında bazı ağır cezalar verildi, doğru…
Belirli dosyalarda istinaf kararları, sanıklara verilen hapis cezalarını da hukuka uygun buldu.
Ancak genel hal, yargılamaların ağırlık merkezinin müteahhitlere sıkıştığı; kamu görevlileri ve denetim mekanizmalarının sorumluluğuna giden yolların çoğu zaman kapalı kaldığı yönünde.
İnsan Hakları İzleme Örgütü; 27 Mart 2024 tarihli açıklamasında deprem ölümlerinde kamu görevlilerine yönelik soruşturmalarda şeffaflık eksikliğini ve yetkililere ilişkin ceza soruşturması yokluğunu “kaygı verici ve kabul edilemez” diye niteliyordu.7
Bu, hukukun deprem enkazının altından çıkarılamadığı anlamına geliyor.
İşte bu yüzden depremzedeler adalet dediklerinde, rejimin sorumluluk ahlakını talep ediyor.
Bu talep, 11. Yargı Paketi tartışmalarında bir kez daha yükseldi hatırlıyorsanız.
Depremde yakınlarını kaybedenler, devam eden deprem davalarının olası infaz-denetimli serbestlik düzenlemeleriyle cezasızlık alanına itilmemesi için açık çağrılar yaptı; “deprem suçluları istisna tutulmalı” talebi kamuoyuna yansıdı.8
Çünkü burada korkulan şey, cezasızlığın kurumsallaşmasıydı.
Şimdilik korkulan olmadı. Depremin bu artçı sarsıntısı şimdilik daha fazla can yakmadan atlatıldı.
Yine hatırlatayım cezasızlık duygusunun topluma nasıl yayıldığını gösteren en sembolik örneklerden biri, Kızılay’ın deprem günlerinde çadır satışı oldu.
Savcılığın bu satışları belgelediğine dair haberler yapıldı 22 Aralık 2025’te.9
Buna rağmen koruyucu kalkan çalıştı; soruşturmada “kamu zararı tespit edilmediği” türü değerlendirmelerle, “kovuşturmaya yer yok” gibi kararlarla, ifadeye bile gidilmeden dosya kapandı 23 Ocak 2026’da.10
Bunlar da benlik değil, bunlar da iktidarlık…
∗∗∗
Ve can yakan bir mesele daha…
Yıkımın mekanla ilişkisi bir kez daha siyasal bir tercihe dönüştü.
“Rezerv alan, acele kamulaştırma, yerinden dönüşüm” gibi beylik kavramlar, mülkiyetin yer değiştirmesine, yaşam alanlarının zorla yeniden düzenlenmesine dair bir rejim pratiğine vesile kılındı.
İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi’nin izleme raporu; yurttaşların tapulu arazileri ve yaşam alanları üzerinde baskı ve hak ihlali iddialarını kayıt altına aldı.11
Aynı bölgede yurttaşların tapulu arazilerine iş makinelerinin sokulduğu yönünde haberleri izledi memleket…
“Tarım alanları inşaat için feda ediliyor” itirazını dile getirenlere kolluk eşliğinde cevap verildi.12
Deprem, eğer yurttaşın mülkünü ve toprağını da elinden alıyorsa,
barınma çözümü adı altında yeni bir mülksüzleştirme dalgası yaratıyorsa, o zaman enkazın üstüne yeni bir eşitsizlik inşa ediyorsunuz, demek yine memleketin solcusuna, sosyalistine, vicdan ehli insanına düştü.
Bitti mi?
Hayır!
∗∗∗
Bütün bunların üstüne bir de makyaj meselesi gelip oturdu.
Erdoğan’ın Hatay ziyareti öncesi, bitmemiş binaların brandalarla kapatıldığı, çevrenin apar topar düzenlendiği görüntüler dolaşıma girdi en son.
Erdoğan’a “makyajlı karşılama” hazırlanmıştı alelacele…
Sözcü, “brandaların çekildiği Hatay” vurgusuyla o günkü görüntüleri aktardı; aynı haberde Erdoğan’ın “Şu binaların güzelliklerine bak” sözleri de yer aldı.13
Burada kesin hüküm dağıtmak kolay; ama daha önemlisi şu değil mi hakikaten?
Bu görüntüler doğru olsun ya da olmasın, bu ülkenin büyük bir kesimi “makyaj yapılabileceğine” inanıyor mu, inanmıyor mu?
AKP iktidarının hakikatle kurduğu ilişki, yıllardır “göstermek” üzerine kurulu değil mi?
Gerçeği düzeltmek yerine görüntüyü düzeltmek, yarayı sarmak yerine bandajı kameraya göre ayarlamak değil mi bazılarının işi?
Deprem bölgesinde propaganda, bazen acıyı, kahrı, perişanlığı perdelemek için döşenen bir brandaya dönüşüyor diyenler büsbütün haksız mı?
Üçüncü 365’in eşiğindeyiz.
AKP’nin geldiği yer, bir yeniden inşa hikayesinin yanına iktidarını yeniden üretme tekniği koymak oldu.
Dinle teselli, törenle ikna, cezasızlıkla koruma, kamulaştırmayla yerinden etme, sabra zorlama, sabrı zorlama…
Her biri artçı sarsıntı…
Oysa depremzedelerin talebi basit, iktidarın onları sarstığı kadar sarsıcı da değil.
Ev istiyorlar ama adalet de istiyorlar.
Şantiye de istiyorlar ama eşit yurttaşlık da hesap sorulabilir bir devlet de istiyorlar. Çünkü bu felaket onların sadece sevdiklerini almadı.
Enkazın altından sadece bedenler bırakılmadı.
Biliyorlar ki o enkazlardan adalet de çıkarılmadıkça verilen hiçbir anahtar yeni hayata kapı açmıyor.
(3) https://go-api.ifrc.org/api/downloadfile/90734/Türkiye_INP_2025?utm_source=chatgpt.com
(6) https://hatay.bel.tr/elektrik-kesintilerine-karsi-su-tesislerine-jenerator-takviyesi
(7) https://www.hrw.org/tr/news/2024/03/27/turkiye-stonewalling-charges-officials-earthquake-deaths
(9) https://www.birgun.net/haber/cadir-satanlar-yargilanacak-mi-678296
(10) https://www.birgun.net/haber/cadir-tuccarligi-yanlarina-kaldi-686355
(11) https://www.ihd.org.tr/wp-content/uploads/2025/01/Samandağ-Raporu.pdf?utm_source=chatgpt.com


