Google Play Store
App Store

6 Şubat depremlerinin üzerinden 3 yıl geçti. On binlerce insanımızı yaşamdan koparıp kentlerimizi yerle bir eden felaketin etkileri hâlâ tüm boyutlarıyla sürüyor. Evleri yıkılan ve ağır hasar gören yurttaşlar, memleket sevgisi ve dayanışmanın gücüyle enkazların üzerinde yaşamı yeniden kurmanın mücadelesini veriyor.

Yıkım depremin şiddetiyle geldi belki ama modern zamanlarda sorumlu ne gökte ne de yerin altında aranır. 1999’daki büyük Marmara depreminin ardından Özel İletişim Vergisi adıyla deprem vergisi toplanmaya başlandıktan 3 yıl sonra göreve başlayan ve 6 Şubat depremlerinin yaşandığı 2023’te 21. yılını dolduran AKP iktidarı, devleti yöneten irade olarak yaşananların baş sorumlusudur. Depremin vurduğu 11 kent, aradan geçen 21 yılda bu tür bir afete dirençli hale getirilebilir, hasarın boyutu yıllar içinde yapılacak hazırlıklarla azaltılabilir ve bugün daha fazla insan hayatta olabilirdi. Ama görevin ihmali nedeniyle böyle olmadı.

Depreme “Yüzyılın Felaketi” diyen iktidar, üstündeki sorumluluğu gizlemek için ilk günden bu yana elinden geleni yaptı. Felaketin büyüklüğü karşısında elden bir şeyin gelmeyeceği, yapılacak hiçbir şeyin olamayacağı yönünde bir propaganda yürüttü. Oysa binaların bilime ve çevresel şartlara aykırı yapılmasından kolon kesme gibi vakaların denetlenmemesine kadar onlarca sorun, ülkeyi yöneten iktidarın ve büyün çoğunluğu onun kontrolünde olan yerel yönetimlerin ihmallerinin, hatalarının ve yol vermelerinin ürünüydü. Deprem öncesi gibi deprem sonrası arama kurtarma çalışmalarının yetersizliği ve canlarını zor kurtaran insanların dışarıda çektiği çile de görevini layıkıyla yerine getirmeyen iktidarın suçuydu. Ölümler ve yıkım kadar acı olan bir diğer şey, suçun hesabının gerektiği gibi sorulmaması oldu.

İktidar üç yıldır deprem bölgesinin ayağa kaldırıldığını iddia ediyor. Fakat gerçek şu ki bu konuda da sınıfı geçemedi. Bir yıl içerisinde 319 bin konutun yapılacağı vadedilmişti ama sayı 46 bin ile 76 bin arasında kaldı. İkinci yılın sonunda 200 bin kadarı yapılabildi. İlk yıl için vadedilen sayıya ancak geçen yılın ortalarında ulaşılabildi. Mesele aslında sayılar değil; devlet yapacak tabii ki… Devlet, bunun sorumluluğunu üstlenme mecburiyetindedir. Kaldı ki o konutlar da en nihayetinde halka ait olan kaynaklarla yapılıyor. Sorun, yıkımla ilgili sorumluluk almayan zihniyetin, zaten yapması gereken işlerden siyasi puan kazanma çabası.

AKP’ye ve onun kontrolündeki medyaya bakarsanız, deprem bölgesi günlük güneşlik. Bütün problemler çözülmüş, herkes alacağını almış. Hâlâ konteynerlerde yaşayan insanlar ise “bedavaya alıştıkları” için evde yaşamayı tercih etmiyor! Böyle bir şeyi yazmak aymazlığa mı girer utanmazlığa mı karar vermek zor ama güç ve paranın insanı kolay yozlaştırabildiğini bu türden kiralık kalemler sayesinde öğrendik. Depremzede yurttaşlarımızın payına hem hayatın derdiyle uğraşmak hem de bu çürümüşlüğe maruz kalmak düştü. Kahredici olan da bu…

İyi idare edilen bir ülke olsaydık, bugün en önemli gündemimiz deprem olurdu. Türkiye’nin kaynakları ve enerjisi hem depremin yarattığı yıkımı ortadan kaldırmak hem de depreme hazırlık için kullanılırdı. Ama bugün, büyük bir depremin beklendiği İstanbul başta olmak üzere çok sayıda kentin belediye başkanı, siyasi hesaplar doğrultusunda cezaevinde. Belediyeler, depreme hazırlık gibi kapsamlı bir konu şöyle dursun, rutin hizmetleri bile binbir zorlukla yerine getirir duruma düşürülmeye çalışılıyor.

Dün ülkeyi depreme hazırlamayanlar bugün de yeni felaketlere zemin yaratıyor. O nedenle bu iktidara karşı durmak, basitçe ülkenin yönetimini değiştirme çabası değil, yaşama sahip çıkma mücadelesidir.