ABD Hegemonyası bitti! Merhaba, k(u)ralsız yeni dünya - 1 | Tek kopuş, iki yol

Ahmet ÖNCÜ
Dünya Ekonomik Forumu, kuruluşundan bu yana küresel ekonominin ve dünya siyasetinin nabzının tutulduğu ayrıcalıklı bir buluşma alanı olmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren Davos, çoğunlukla egemen düzenin kendini yeniden teyit ettiği; çatlakların ise dikkatle örtüldüğü bir vitrin işlevi görmüştür. Bu nedenle Davos’ta söylenenler kadar, söylenmeyenler de her zaman önem taşımıştır.
2026 Dünya Ekonomik Forumu ise bu geleneği kesintiye uğratan istisnai bir an olarak kayda geçmiştir. Zirvenin tematik başlığı, uluslararası düzenin çoklu krizler ve artan belirsizlikler altında yeniden şekillendiği bir döneme işaret etmiştir. Ancak asıl dikkat çekici olan, bu belirsizliğin bugüne dek görülmemiş bir açıklıkla dile getirilmesi ve gizlenmeden tartışmaya açılmasıdır. Bu kopuşun en çarpıcı anları, Amerikan üstünlüğüne dayalı küresel düzenin hem fiilen hem de hukuken sona erdiğinin — üstelik Batı ittifakı içinden gelen güçlü siyasal aktörler tarafından — açıkça dile getirilmesi olmuştur.
Kanada Başbakanı Mark Carney ve Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Davos kürsüsünden yaptıkları konuşmalar bu yazının merkezinde yer almaktadır. Farklı önceliklere ve söylemlere sahip olsalar da her iki liderin ortaklaştığı temel nokta açıktır: Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki egemenlik düzeni işlevselliğini yitirmiştir, sona ermiştir ve yeniden kurulması mümkün değildir.
Bu aşamada her iki konuşmanın ayrıntılarına girmeden önce dikkat çekilmesi gereken esas nokta şudur: Carney ve von der Leyen, aynı yapısal kopuşu tespit etmelerine rağmen, Amerikan hegemonyası sonrası dönemde nasıl bir küresel düzen kurulabileceğine dair iki farklı yol önermektedirler. Bu yollar birbirine alternatif gibi görünseler de, kısa ve orta vadede birbiriyle temas kurabilecek ve hatta iş birliği içinde varlık gösterebilecek stratejiler olarak değerlendirilebilirler. Nitekim her iki yaklaşım da “Batı sonrası” bir dünyadan söz etmemektedir. Aksine, ABD üstünlüğü sonrasında şekillenebilecek yeni bir küresel düzenin imkânlarını Batılı perspektiflerden tartışmaya açmaktadırlar. Onlara göre Batı batmamıştır; batan yalnızca ABD hegemonyasıdır.
Tarihsel deneyimler hatırlandığında, hegemonyadan kopuşların ardından gelen dönemlerde birden fazla düzen tasarımı eşzamanlı olarak varlık gösterebilir. Ancak kritik bir aşamada, hangi ilke ve mantık etrafında yeni bir küresel düzenin kurulacağına dair bunlar arasında bir tercih yapılır. Bu tür tercihler genellikle, bir dünya savaşının ardından galip gelen devletin masada dayattığı uluslararası iktidar mimarisine bağlı olarak gerçekleşir.
Bu yazıda incelenen 2026 Davos Zirvesi’nde ortaya konan iki yol, şimdiden küresel düzenin yeniden inşasında belirleyici olabilecek güçlü alternatifler arasına girmiştir. Bugün bu tarihsel aşamanın henüz başında olduğumuzu kavramak son derece önemlidir. Hegemonyanın sona ermesini yalnızca hegemonun güç kaybı olarak görmek yetersiz kalacaktır. Asıl dikkat edilmesi gereken, önümüzdeki yakın dönemde uluslararası düzenin nasıl örgütleneceği ve nasıl işleyebileceğine dair belirsizliklerin daha da derinleşecek olduğudur. Bugün için söylenecek olan kısaca şudur: Kapitalist dünya sistemi yalnızca “kralın” değil, “kuralların” da ortadan kalktığı yeni bir döneme girmiştir — ve bu durum, içinden geçmekte olduğumuz sürecin en temel niteliğini oluşturmaktadır.
TABELAYI İNDİRMEK: CARNEY’İN YARATICI YIKIMI
Bu tartışmaya geçmeden önce, Mark Carney’nin konuşmasında yaptığı sembolik bir göndermeye odaklanmak yerinde olacaktır. Carney, konuşmasının kritik bir anında Václav Havel’in 1978 tarihli Güçsüzlerin Gücü başlıklı kitabına atıfta bulunmuştur. Bu gönderme, konuşmasının ahlaki ve siyasal derinliğini yansıtan bilinçli bir tercih olmanın yanı sıra, entelektüel bir incelik de taşımaktadır.
Havel, söz konusu kitapta Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin yalnızca kaba kuvvetle değil, aynı zamanda bireylerin gündelik yaşamda sergiledikleri bir dizi sembolik eylemle varlıklarını sürdürdüklerini ileri sürmüştü. Ona göre sistem, yurttaşlar yaşanmakta olan büyük bir yalanın farkında olmalarına rağmen, devletin beklediği ritüelleri yerine getirmeye devam ettikleri için ayakta kalıyordu. Örnek olarak, bir manavın vitrinine Marx’ın “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” sloganını bu şiara inandığı için değil, iktidarın beklentisini karşılamak için astığını belirtmişti.
Bu davranış, manavın rejimle ideolojik bir uyum içinde olduğunu göstermiyordu. Ancak sistemin sürdürülebilirliğine katkı sağlayan sembolik bir sadakat biçimi olarak kritik bir öneme sahipti. Havel’e göre sistemden gerçek kopuş, ona karşı sloganlar yaratılmasıyla değil, sadakat sembollerinin sergilenmemesiyle başlayabilirdi. Bu tutum, sistemin devamlılığını sağlayan yalanın terk edilmiş olduğuna işaret edecekti. Yönünü yalandan gerçeğe çeviren birey, bu kopuşu mümkün kılan siyasal bir özneye dönüşecekti.
Carney’nin göndermesi de tam olarak böyle bir yön değişimini ima etmektedir. Konuşmasındaki “manav” karakteri bu kez Batı ittifakı içindeki siyasal karar alıcıları temsil etmektedir. Uzun süredir Batı, Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde inşa edilen düzeni “kurallara dayalı uluslararası sistem” olarak tanımlıyor ve bu düzeni hukuk, normlar ile çok taraflılık ilkeleri çerçevesinde meşrulaştırıyordu. Ancak bu düzen, uygulamada seçici ve araçsal biçimlerde işlemeye devam etti. Ortada büyük bir yalan vardı. Havel’in sözleriyle ifade edecek olursak, bu yalan yalnızca söylenmiyor, doğrudan yaşanıyordu.
Carney, yönünü gerçeğe çevirdi; yalanın sürdürülemeyeceğini açıkça ilan etti. Tabelayı indirdi.
HEGEMONYANIN YAPISAL DÖNÜŞÜMÜ VE DAVOS 2026
Davos 2026 sonrasında dünyanın geldiği aşamanın tarihsel özgünlüğünü anlayabilmek için tartışmanın kuramsal bir zemine oturtulması gerekir. Bu tür bir kuramsal çerçeve kurmaya aday birçok yaklaşım düşünülebilir ve her biri karşımızda duran olguyu anlamaya belli ölçülerde katkı sunar. Ancak ben, teorik karmaşıklığı artırmak yerine, dünya siyasetini uzun dönemli yapılar üzerinden kavramayı mümkün kılan dünya-sistemleri yaklaşımına ve bu yaklaşımın kurucularından rahmetli Immanuel Wallerstein’ın hegemonya kuramına yaslanmakla yetineceğim.
Wallerstein’a göre hegemonya, askeri ve ekonomik üstünlüğün ötesine geçen, bütüncül bir güç örgütlenmesini ifade eder. Bir hegemon, dünya-sisteminde belirli bir dönemde üretim, ticaret ve finans alanlarında görece üstünlük sağlarken, bu üstünlüğü evrensel olduğu iddia edilen kurallar ve normlar aracılığıyla meşrulaştırır. Hegemonik düzenin ayırt edici özelliği, bu kuralların yalnızca güçlü aktöre değil, sistemin tüm bileşenlerine fayda sağlayacak şekilde, kurumsal bir örgütlenme içinde işlevselleştirilmesidir. Bu sayede hegemon, kendi ayrıcalıklarını “doğal” ve “kaçınılmaz” bir çerçeve içinde sunabilir. Kral kazanıyordur; ancak tebaalar da kazanmaktadır. Hegemonya dengesinin esası budur.
Wallerstein’ın özellikle vurguladığı nokta, hegemonyanın tarihsel olarak sonsuza dek sürdürülemeyecek bir yapısal özellik taşıdığıdır. Zaman içinde yeni güçlerin yükselmesi, teknolojik ve ekonomik avantajların yayılması ve rekabetin yoğunlaşmasıyla birlikte hegemonun ayrıcalıkları aşamalı olarak sorgulanmaya başlanır. Bu süreç derinleştikçe, hegemonun kurduğu düzen daha fazla maliyet üretir; hegemon, daha fazla istisna talep eder ve giderek daha yoğun zorlama mekanizmalarına başvurur. Evrensel olduğu iddia edilen kurallar, seçici biçimde uygulanır; düzen, kolektif fayda sağlayan bir yapı olmaktan çıkar ve hegemonun tek başına taşımakta zorlandığı bir yüke dönüşür.
Bu noktada, yapısal bir kopuş anının yaklaşmakta olduğu belirginleşir. Hegemon, kurduğu düzenin “doğal teminatı” olmaktan çıkarak, onu ayakta tutmak için sürekli müdahale eden, zalim bir aktöre dönüşür. Düzenin ürettiği gerilimler, hegemonya adına tolere edilmesi beklenen bedeller olarak sunulur; ancak bu bedeller, zamanla sistemin diğer aktörleri açısından katlanılması güç talepler hâline gelir.
ABD HEGEMONYASININ SONU: CARNEY’NİN KONUŞMASI
Mark Carney’nin konuşması, klasik bir Davos konuşmasından çok, hegemonya döneminin kapanışını ilan eden bir manifestoydu. Konuşmanın ayırt edici özelliği, ABD hegemonyasının sona erdiğini ilan etmekle yetinmemesi; bu düzenin ahlaki, kurumsal ve stratejik yıkıcı sonuçlarını da açıkça dile getirmesiydi. Bu yönüyle Carney, fiili olarak zaten çökmüş olan ABD hegemonyasının 'suçlarını' kayda geçiren bir savcı gibiydi – soğukkanlı ve ikirciksiz.
Aşağıda, Carney’nin konuşmasından seçilmiş bazı temel ifadeler ve bu ifadelerin Wallerstein’ın hegemonya kuramı çerçevesinde nasıl okunabileceğini değerlendiriyorum.
“Kurallara dayalı uluslararası düzen sona erdi. Bu bir geçiş değil, bir kopuştur.”
Bu cümle, ABD’nin küresel düzeninin kriz aşamasını çoktan geçtiğini, hegemonik niteliğini tümüyle yitirdiğini ilan eder. Wallerstein’a göre “geçiş”, hegemonyanın bir aktörden diğerine devrini; “kopuş” ise belli bir hegemonya düzeninin bütünsel olarak sona ermesini ifade eder. Carney'nin işaret ettiği durum, ikincisidir. Günümüzde küresel ölçekte hegemon konumunda bir aktör bulunmamaktadır. Ufukta yeni bir hegemonun belirme ihtimali ise belirsizliğini korumaktadır. Bu bağlamda, “Kral çıplak” ifadesi geçerliliğini yitirmiştir; zira artık ortada ne kral vardır, ne de ona atfedilecek bir görünüş tarzı.
“Ekonomik entegrasyon, karşılıklı fayda üretmekten çok, bir baskı aracına dönüştü.”
Hegemonya yükselirken entegrasyon kamusal bir maldır; gerilerken silahlaşır. Bu ifade, serbest ticaret ve küresel piyasa anlatısının artık evrensel bir fayda üretmediğini, hegemonik çıkarların aracı hâline geldiğini kabul eder.
“Güçlü ülkeler, kuralları artık kendileri için istisna hâline getiriyor.”
Bu, hegemonik meşruiyetin çözülmesinin klasik bir göstergesidir. Evrensel olduğu iddia edilen kurallar, hegemonun ayrıcalıklarını sürdürmek amacıyla seçici biçimde askıya alınmıştır. Düzen, genel çıkarı temsil etme iddiasını taşımamaktadır. Bu koşullar altında, güçlü aktörler güçsüzler üzerinde sınırlama olmaksızın tahakküm kurabilmektedir. Ortaya, deyim yerindeyse, orman kanununun geçerli olduğu kaotik bir tablo çıkmıştır.
“Hegemonlar, ilişkilerini sonsuza dek paraya ve tehdide çeviremez.”
Wallerstein’a göre hegemonya, maliyetleri üstlenme kapasitesidir. İlişkilerin sürekli “faturalandırılması”, hegemonun sistemin yükünü taşıyamadığını, düzenin ise tabi aktörler için yük olmaya başladığını gösterir.
“Uyum göstermek artık güvenlik sağlamıyor.”
Bu cümle, hegemonik düzenin hegemon–müttefik pazarlığı hattının çöktüğünü ifade eder. Sadakat ile korunma arasındaki tarihsel bağ kopmuştur. Hegemonya, rıza üretememektedir. Küresel ortamda artan belirsizliklerin temel nedeni budur.
“Orta güçler masada yer almazsa, menüde yer alır.”
Bu, yarı-çevre aktörlere (mesela Türkiye’ye) yapılmış açık bir çağrıdır. Wallerstein’da yarı-çevre, sistemin pasif bir ögesi değildir; kriz anlarında denge kurucu potansiyele sahip özerk bir güçtür. Carney, bu potansiyeli siyasal özneye dönüştürmeye çalışmaktadır.
“Yeni dönemde düzen, tek bir merkezden değil, ağlar üzerinden kurulacaktır.”
Bu ifade, hegemonya sonrası dünyanın temel özelliğine işaret eder: merkezsizleşme. Wallerstein’ın geç dönem analizlerinde öngördüğü gibi, düzen çoklu odaklar ve geçici koalisyonlar üzerinden şekillenir.
“Dosya bazlı koalisyonlar, yeni dünyanın temel yapı taşı olacaktır.”
Bu, kalıcı blokların yerini işlevsel ittifakların aldığı bir dünya tasavvurudur. Hegemonik düzenin süreklilik mantığı yerini, geçici denge arayışlarına bırakmaktadır.
“Kritik kaynaklarda alıcıların birlikte hareket etmesi bir zorunluluktur.”
Bu ifade, gücün arzdan talebe kaydırılması anlamına gelir. Hegemonik düzenlerde arz kontrolü belirleyiciyken (mesela enerji kaynakları üzerinde), hegemonya sonrasında talebin örgütlenmesi yeni güç alanı hâline gelir. (Yazının ikinci bölümünde bu gelişme ve sonuçları detaylı olarak analiz edilmektedir.)
“Gerçeği yaşamak, artık eski anlatıları tekrar etmemekle başlar.”
Bu, hegemonik ideolojinin terk edildiğinin açık ifadesidir. Düzenin ahlaki anlatısı çöktüğünde, hegemonya yalnızca maddi güçle sürdürülemez. Carney burada, hegemonya sonrası dönemin ideolojik boşluğunu kabul etmektedir.
“Geçmişin düzenine duyulan özlem, bir strateji değildir.”
Bu cümle, hegemonik döngüselliğin kabulüdür. Wallerstein’da hegemonyalar geri dönmez; yalnızca yerlerini başka düzen arayışlarına bırakırlar. Carney, restorasyon ihtimalini bilinçli biçimde kapatmaktadır.
“Yeni düzen, kusursuz olmayacak; ama daha dürüst olacak.”
Bu ifade, hegemonya sonrası dönemin temel niteliğini özetler: belirsizlik. Evrensel olma iddiası yoktur. Düzen arayışları, temeli olmayan sahte meşruiyet iddialarını terk etmek zorundadır.

ABD HEGEMONYASININ SONU: VON DER LEYEN’İN KONUŞMASI
Ursula von der Leyen’in konuşması, ton ve dil bakımından Carney’ninkinden belirgin biçimde farklıydı. Daha kurumsal, daha ölçülü ve daha teknik bir çerçeveye sahipti. Ancak bu fark, yapılan teşhisin farklılığından değil, hegemonya sonrası döneme verilen yanıtın niteliğinden kaynaklanıyordu. Von der Leyen de, ABD öncülüğündeki hegemonik düzenin sürdürülemez hâle geldiğini açıkça kabul ediyordu; fakat bu çözülmeye karşı önerdiği çözüm, ağlara dayalı çoğul bir düzen arayışından ziyade, Avrupa’yı yeniden merkezleştirme hedefi etrafında şekilleniyordu.
Bu nedenle, von der Leyen’in konuşması, hegemonya sonrası dünyada Avrupa’nın “merkez olma iddiasının” bütünüyle terk edilmeyeceğini; aksine ilk aşamlarda bölgesel ölçekte yeniden inşa edilmeye çalışılacağını gösteren önemli bir metin olarak okunabilir. Aşağıda, bu konuşmadan seçilmiş temel ifadeler ve bu ifadelerin Wallerstein’ın hegemonya kuramı çerçevesinde nasıl anlamlandırılabileceği yer alıyor.
“Eski düzene duyulan nostalji, bizi ileriye taşımaz.”
Bu ifade, hegemonik restorasyon beklentisinin bilinçli biçimde reddidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Wallerstein’a göre hegemonya döngüseldir; çöken bir düzen geri gelmez. Von der Leyen, Carney gibi, bu tarihsel gerçekliği kabul ederek, çözüm arayışlarını geçmişi onarmaktan çok geleceği inşa etmeye yöneltmektedir.
“Yaşadığımız değişim geçici değil; kalıcıdır.”
Bu cümle, konjonktürel kriz anlatısının ötesine geçildiğini gösterir. Wallerstein’ın “yapısal kriz” olarak tanımladığı an tam da budur: sistemin olağan araçlarla kendini yeniden üretemediği bir aşamaya gelinmiştir.
“Avrupa, stratejik bağımlılıklarını azaltmak zorundadır.”
Hegemonya çözülürken, eski merkezler hegemon aktöre olan bağımlılıklarını yeniden ve bu kez bir kırılganlık olarak tanımlar. Bu durum, ABD’nin küresel düzenin koruyucusu olma iddiasını terk ettiğini ve AB’nin bu rolün sürdürülebilirliğine yönelik inancını kaybettiğini ortaya koymaktadır.
“Enerji, savunma ve sermaye artık yalnızca ekonomik alanlar değildir; egemenlik meselesidir.”
Bu, ekonomi ile güvenlik arasındaki klasik ayrımın sona erdiğinin açık ifadesidir. Wallerstein’ın geç dönem analizlerinde öne çıkan eğilim burada yeniden görünür hâle gelir: ekonomik alan, doğrudan jeopolitik güç alanına dönüşmüştür.
“Avrupa’nın tek ve derin bir iç pazara ihtiyacı var.”
Bu ifade, Avrupa’nın bir pazar olmaktan çıkıp bir merkez gibi davranma arzusunu yansıtır. Hegemonya sonrası dünyada merkez olma iddiası, ölçek ve bütünleşme gerektirir.
“AB genelinde tek bir şirket rejimi oluşturmalıyız.”
Bu, merkez içi kurumsal tahkimin somut aracını oluşturur. Wallerstein açısından bakıldığında, bu tür hamleler hegemonya sonrasıortaya çıkan belirsizliklere verilen tipik bir tepki niteliği taşır: iç bütünlüğü güçlendirerek dış rekabet baskısını dengelemek. Şirketler aracılığıyla kurulacak ekosistemler üzerinde denetim sağlayarak, yeni hegemon konumuna yaklaşmak hedeflenir. Bu bağlamda Avrupa Birliği, önümüzdeki yıllarda bir egemenlik paylaşımı sistemi olmaktan uzaklaşarak ulus-devlet modeline yaklaşmayı amaçladığını açıklamaktadır. Bu yönelim, Avrupalı kimliğinin ulusallaştırılmasına yönelik bir çabanın sinyalini vermektedir.
“Avrupa’nın küresel ticaret ağlarını genişletmesi gerekiyor.”
Hegemonya sonlandığında eski merkezler çevreyle bağlarını koparmaz; aksine yeni çevreler inşa etmeye çalışır. Bu, eski hegemonun çevre alanlarına ve düzenlemelerine alternatif yeni çevre alanları oluşturma girişimidir.
“Ticaret, tarifeler üzerinden değil; kurallar ve anlaşmalar üzerinden yürütülmelidir.”
Bu ifade, hegemonik düzenin normatif dilinin Avrupa tarafından sahiplenilmeye devam ettiğini gösterir. Ancak bu dil şimdilik evrensel bir düzen iddiasından çok, bölgesel bir meşruiyet alanı yaratma çabasına yönelik olacaktır, denilmektedir.
“Savunma kapasitemizi Avrupa ölçeğinde güçlendirmeliyiz.”
Bu, güvenliğin artık dışarıdan temin edilemeyeceğinin kabulüdür. Hegemonya sona erdiğinde, eski müttefiklik ilişkileri otomatik koruma sağlamaz; merkez ülkeler kendi güvenliklerini sağlamak zorunda kalır.
“Avrupa, kendi kaderinin sorumluluğunu üstlenmelidir.”
Bu ifade, hegemonik vesayetin sona erdiğini kabullenen bir özerklik ilanıdır. Ancak bu özerklik, Carney’nin önerdiği gibi ağlara değil, kurumsal düzenlemelerle merkezleşme stratejisine dayanmaktadır.
“Birlik içinde hareket edersek, küresel ölçekte ağırlığımızı koruyabiliriz.”
Burada birlik, değer temelli bir ideal değil; ölçek yaratma aracıdır. Hegemonyadan kopuş sonrası dünyada siyasi ağırlık, ahlaki iddiadan çok iktisadi kapasiteyle ölçülecektir.
“Avrupa, bu yeni dönemde güvenilir bir aktör olmayı sürdürecektir.”
Bu cümle, hegemonya sonrası dönemde Avrupa Birliği’nin meşruiyet arayışını sürdürdüğünü göstermektedir. AB, Avrupa-merkezci ideolojisinden vazgeçmemekte ve bu ideolojik çerçeveyi koruma yönünde bir irade sergilemektedir. Bu bağlamda, oryantalizmin hem tarihsel yükünü hem de gelecekte doğurabileceği siyasal ve kültürel maliyetleri göze alabileceğine dair bir işaret vermektedir.
Oryantalizm, Edward Said tarafından kavramsallaştırıldığı şekliyle, Batı’nın “Batı-dışını” kültürel olarak “öteki”leştirerek tanımlaması ve bu tanımı kullanarak üstünlük ilişkisi kurmasıdır. Bu yaklaşım, yalnızca bilgi üretiminde değil; siyasal, ekonomik ve kültürel tahakküm biçimlerinde de kendini gösterir. Dolayısıyla AB’nin Avrupa-merkezci konumunu sürdürmesi, oryantalist bir konumlanışın yeniden üretimi anlamına gelmektedir.
ARA SONUÇ: TEK KOPUŞ, İKİ YOL
Davos 2026, yalnızca ABD öncülüğündeki hegemonik düzenin sona erdiğini ilan eden bir zirve olarak değil, aynı zamanda bu kopuşun sonrasında nasıl bir düzen kurulabileceğine dair en az iki farklı yaklaşımın eşzamanlı olarak ifade bulduğu bir tarihsel dönemeç olarak kayda geçmiştir. Mark Carney ve Ursula von der Leyen’in konuşmaları, aynı teşhisi paylaşmalarına rağmen, çözüm arayışında ayrışmaktadır. Carney, merkezi olmayan, ağlara dayalı esnek bir koordinasyon düzenini savunurken; von der Leyen, Avrupa’nın iç bütünlüğünü kurumsal olarak derinleştirerek yeniden merkez olabileceği bir düzenin taslağını sunmaktadır. Girişte ortaya konduğu üzere, bu iki yaklaşım birbirini dışlayan değil, geçici olarak birbirini tamamlayabilen stratejiler olarak bir süre ortak çalışabilirler - ama ancak bir süre.
Yazının ikinci bölümünde, bu iki yaklaşımın pratikte hangi stratejilere karşılık geldiğini ve hangi tarihsel koşullarda düzen kurucu bir kapasiteye dönüşebileceklerini daha yakından inceleyeceğiz. Satın alıcı kulüplerin, Batı dışı dünyayla kurdukları ilişkiler ile Türkiye gibi orta ölçekli güçlerin bu tabloda üstlenebileceği roller, tartışmamızın temel odak noktalarını oluşturacaktır. Yazının sonunda ise şu soruya odaklanacağız: Hegemonyanın sona erdiği bir dünyada, ağırlık kazanacak model hangisi olacaktır — Carney’in ağ temelli esneklik modeli mi, yoksa von der Leyen’in güçlü bölge ve devletlerin kurumsal yeniden yapılanmalar yoluyla oluşturacağı merkezleşme modeli mi?


