Google Play Store
App Store

Gazze’nin modern sömürge sistemine dâhil edileceği Trump’ın Gazze Planı, yıllardır süregelen ABD-İsrail işbirliğinin en büyük kanıtı. İsrail, askeri çabalarını veya propaganda savaşını yönetmekte her tökezlediğinde ABD duruma müdahale etti.

ABD-İsrail işbirliği ve Gazze teklifi: Aldatmacanın tarihi
Fotoğraf: AA

Ramzy BAROUD

Siyonizmin tarihi temelde bir aldatmacadır. Bu iddia, bugün kritik öneme sahip. Çünkü Filistinlileri yenmek ve Gazze nüfusunun önemli bir kısmının etnik temizliğini kolaylaştırmak için örtülü bir stratejiden başka bir şey olmayan sözde "Trump’ın Gazze Planı’nı” bağlamsallaştırıyor.

Çatışmanın başlangıcından bu yana, ABD, İsrail'in en güçlü müttefiki oldu ve Filistinli sivillerin açıkça katledilmesini İsrail'in "kendini savunma hakkı" olarak yansıtmaya kadar gitti. Bu tutum, sivil ve savaşçı, kadın, çocuk ve erkek tüm Filistinlilerin topluca suçlu ilan edilmesine yol açtı.

Trump yönetiminin İsrail'i sınırlayabileceğine dair naif umutlar şu zamana kadar asılsız çıktı. Hem Joe Biden'ın Demokrat yönetimi hem de ardılının Cumhuriyetçi yönetimi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun mesiyanik misyonunda coşkulu ortaklar oldular. Aralarındaki fark esasen söylem düzeyindeydi. Biden, güçlü desteğini liberal bir söylemle saklarken, Trump daha doğrudan, açık tehditler içeren bir dil kullanıyor.

Her iki yönetim de, Netanyahu'nun savaşı stratejik hedeflerine ulaşamadığında bile ona zafer kazandırmak için çeşitli yöntemler izledi. Biden, dönemin Dışişleri Bakanı Anthony Bliken’ı tamamıyla İsrail’in çıkarlarına göre şekillendirilmiş bir ateşkese aracılık etmesi için elçi olarak kullanırken benzer şekilde Trump da damadı Jared Kushner ile eski Britanya Başbakanı Tony Blair ve benzeri isimleri paralel bir plan hazırlamak için kullandı.

SARSILMAZ DESTEKÇİ ABD

Netanyahu her iki yönetimden de ustalıkla faydalandı. Ancak Trump dönemi, ABD lobisi ve İsrail’in görünüşe göre Amerikan dış politikasını belirlediğini fark etti. Bu dinamiğin en net göstergesi, geçen nisan ayında gerçekleşen Netanyahu’nun Beyaz Saray ziyaretinde ‘Önce Amerika’ diyen Başkan’ın onun için sandalye çektiği meşhur sahneydi. Bir zamanlar ABD Barış Dörtlüsü’nün yöneticisi olan Blair’ın de ağustos ayında Kushner ile birlikte Saray’a çağırılması bir başka kötü haberin işaretçisiydi. İsrail ve ABD’nin çok daha büyük bir plan yaptığı açıktı: sadece Gazze’yi yok etmekle kalmayıp aynı zamanda Filistin davasının yeniden alevlenmesi girişimlerini de engellemek.

21-23 Eylül tarihleri arasında BM Genel Kurulu'nda on ülke Filistin Devleti’ni tanıdıklarını alkışlar eşliğinde ilan ederken, ABD ve İsrail -İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer’ın da katkılarda bulunduğu- ihtişamlı stratejilerini açıklamak için hazırlanıyordu.

Trump’ın Gazze Planı 29 Eylül'de duyuruldu. Hemen ardından, Filistin'in güçlü destekçileri de dâhil olmak üzere birkaç ülke, desteklerini açıkladı. Ancak bu destek, planın son halinin, Trump ile Arap ve Müslüman dünyası temsilcileri arasında 24 Eylül'de New York'ta görüşülenlerden önemli ölçüde başka olduğu fark edilmeden verildi.

Trump, önerinin İsrail tarafından kabul edildiğini duyurdu ve Hamas'ı, eğer "üç veya dört gün" içinde kabul etmezse "çok üzücü bir son" olacağıyla tehdit etti. Buna rağmen, BM ile birlikte İsrail'i sorumlu tutma konusunda büyük ölçüde başarısız olan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Trump'ın planına destek vererek, "artık tüm tarafların bir anlaşmaya varması ve uygulanmasının hayati önem taşıdığını” belirtti.

ETNİK TEMİZLİK SÜRECEK

Netanyahu, uluslararası baskının nihayet azaldığını ve sorumluluğun Filistinlilere geçtiğini düşünerek yeni bir sevinç duydu. Netanyahu’nun "Arap ve Müslüman dünyası da dâhil olmak üzere artık tüm dünya, Hamas'ı şartları kabul etmesi için baskılıyor" dediği bildirildi. Çarkların kendi lehine döndüğünden emin olarak 30 Eylül'de Gazze'deki hedeflerini açıkça yineledi: "Diri veya ölü tüm rehinelerin İsrail’e teslim edilmesi, İsrail ordusunun da Gazze’nin büyük bir kısmında kalmaya devam etmesi." Arap ve Müslüman ülkeler, Trump’ın ilk planındaki değişikliklere itiraz etseler bile, ne Netanyahu ne de Trump geri adım attı. Netanyahu katliamları sürdürürken, Trump tehditlerini tekrarladı.

Bunun anlamı oldukça net: Filistinlilerin tutumu ne olursa olsun, İsrail, askeri ve askeri olmayan yöntemlerle Gazze'nin etnik temizliği için çabalamaya devam edecek. Plan, Gazze ve Batı Şeria'nın iki ayrı varlık olarak yönetilmesini, Gazze’nin Trump'ın sözde "Barış Kurulu’nun” doğrudan kontrolüne girmesini öngörüyor. Böylece Blair ve Kushner da fiilen Filistin’in yeni sömürge yöneticileri haline geliyor.

Tarih, özellikle de İsrail aldatmasının tarihi burada çok önemli. Başlangıcından itibaren Siyonist sömürgecilik, Filistin üzerindeki egemenliğini bir dizi uydurma ile meşrulaştırdı: Avrupalı yasadışı yerleşimcilerin Filistin topraklarıyla vazgeçilmez tarihi bağları olduğu; Filistin'in "halksız bir toprak" olduğu şeklindeki hatalı iddia; yerli halkın “işgalci” olduğu iddiası ve Arapların doğuştan anti-Semitik olduğu klişesi. Sonuç olarak, etnik olarak temizlenmiş Filistin toprakları üzerinde inşa edilen İsrail devleti, yanlış bir şekilde bir “barış ve demokrasi işareti” olarak pazarlandı.

TARİHSEL ÖRÜNTÜ

Bu yalanlar ağı, her katliam ve savaş sonrasında derinleşti ve daha da belirgin hale geldi. İsrail, askeri çabalarını veya propaganda savaşını yönetmekte her tökezlediğinde, ABD duruma müdahale etti. Bunun en önemli örneklerinden biri, ABD baskısı altında Filistin Kurtuluş Örgütü'ne (FKÖ) bir "barış anlaşması" dayatılan 1982'deki İsrail’in Lübnan işgali. ABD elçisi Philip Habib'in çabaları sayesinde Filistinli savaşçılar, bu adımın binlerce sivilin hayatını kurtaracağı düşüncesiyle Beyrut'tan sürgüne gittiler. Ne yazık ki tam tersi oldu ve bu durum, Sabra ile Şatila katliamlarının ve 2000 yılına kadar İsrail’in Lübnan işgalinin zemin hazırlandı.

Bu tarihsel örüntü bugün Gazze'de kendini tekrar ediyor, ancak artık seçenekler daha belirgin. Filistinliler, Gazze'nin kesin bir yenilgisi -soykırımın kesinliği olmayan, geçici bir yavaşlamasıyla birlikte-  ve kitlesel katliamın devamı arasında bir seçim yapmak zorunda. Ancak, İsrail'in kırk yıl önce Lübnan'daki aldatmacasının aksine, Netanyahu bu sefer kötü niyetlerini gizlemek için hiçbir çaba göstermiyor. Dünya, bu aldatmaca ve soykırımın yanına kar kalmasına izin verecek mi?

Kaynak: counterpunch.org

Çeviren: Melek Eylül BAŞAK