Google Play Store
App Store

ABD’nin geçen hafta Venezuela yönetimine el koyması bu ülke ile 80 yıldır çok yakın yaşayan ülkemizde bile tam bir şaşkınlıkla karşılandı.

Oysa ABD bunu, uygun deyimiyle, hep yapıyor.

Arada yalnızca derece farkı var. Venezuela Olayı, emperyalizmin yeni bir aşamasıdır.

Ayrıca, izleyebildiğim kadarıyla bizdeki yazar ve yorumcular Venezuela olayını ele alırken ABD’nin Türkiye’de yaptıklarına hiç ama hiç değinmiyorlar. Bunlar, özellikle o yıkıcı 12 Mart 1971 Türkiye örneğini de görmezlikten geldiler ve geliyorlar.

SUÇLU TÜRKİYE!

1945’ten sonra “her bakımdan” ABD’ye bağımlı kılınmış olan Türkiye, 1960’ların sonlarında Venezuela olayına çok benzer bir suçlamayı ve bunun 12 Mart 1971 ile gelen yıkıcı sonuçlarını yaşamaya başladı.

Vietnam Savaşı’nda yenilmekte olan ABD, tarihinde hiç görmediği bu ağır yenilgisinin nedenini ülkemizdeki haşhaş tarımına bağladı. Haşhaştan elde edilen afyon ABD gençliğini zehirliyordu, haşhaş tarımı “tamamıyla” yasaklanmalıydı. Tam o sırada ABD donanmasına Dolmabahçe’de, “Yankee Evine Git” diye canla başla karşı çıkan bu ülkenin gençlerine karşı yine bu ülkenin kimi siyasal İslamcıları, “kızıl kâfirlere” karşı kutsal savaş çağrıları yapıyordu. Dönemin ABD yanlısı Adalet Partisi iktidarı haşhaş üretimini sekiz il ile sınırlandırmaya gittiyse de bu elbette ABD tarafından yeterli bulunmadı. Sonuç, 12 Mart 1971 askeri darbesiyle ilk işi haşhaş üretimini yasaklamak olan tamamıyla ABD’nin oluşturduğu ve yönettiği bir hükümetin, daha doğrusu baskıcı ya da faşizan “rejimin” işbaşına getirilmesiydi.

Türkiye o tarihten sonra yerinde bir deyimle bir daha belini doğrultamadı.

En başta, ABD’ye karşı çıkanların bireysel ve kitlesel olarak “avlanması”, sonra da ülkenin demokrasisi, hak ve özgürlükleri, ekonomisi ve giderek hukuku 12 Mart’ın açtığı yolda biçimlendirildi; bu yolda “ABD körlüğü” diyebileceğimiz bir duyarsızlıkla yüründü ve bugünlere gelindi.

VENEZUELA İLE GELEN

Venezuela’nın da içinde bulunduğu Latin Amerika-LA, ta 1820’lerden buyana ABD’nin arka bahçesidir.  Aynı LA, halkların ABD emperyalizmine karşı savaşlarının da örnekleriyle doludur. ABD II. Dünya Savaşı sonrasında, başta Türkiye olmak üzere Sovyetler Birliğini çevreleyen ülkelerde LA “modelini” uygulamaya koydu.

Türkiye’deki haşhaş olayına çok benzer bir “kokain-uyuşturucu” gerekçesine dayandırılan son Venezuela Olayı aslında o iki asırlık uygulamanın bir büyük “niteliksel sıçrama” yaparak sürdürülmesidir.

Vurgulamak gerekir ki, Maduro’nun asla kabul edilemez büyük yanlışları vardı. Ancak, ABD’nin yaptığı çok daha büyük ve çok daha ağır sonuçları olan bir yanlıştır ve “amasız, fakatsız” karşı çıkılmalıdır. Maduro ve dünyadaki çok sayıda benzerinin yanlışını ilke olarak başka bir ülkenin gücü değil Venezuela ve ülkelerin halkları düzeltmelidir.

Venezuela olayının asıl nedeninin bu ülkenin dünyanın en büyük ham petrol kaynaklarına, toplamın yaklaşık beşte birine, sahip olması olduğu açıktır. ABD Venezuela’dan sonra Küba, Kolombiya, Grönland, giderek Kanada’nın da kendisine teslim olmasını istiyor. Çünkü eşitlikçi üretim anlayışı ve tüm insanlığın “sağlığına” yaptığı büyük katkılarıyla Küba, ABD yönetimleri için on yıllardır bir büyük baş ağrısıdır. Diğer ülkelerde ise, son yılların teknolojik gelişmesinde “ana kaynak” olan nadir toprak elementleri (NTE) bulunuyor.

Bunun da ötesinde, yaptıkları asla kabul edilemez olmakla birlikte, Trump, “en güçlü ülke ABD’dir” kanısını dünya kamuoyunda ve tartışmasız olarak yerleştirmek istiyor. Bunun için kasabanın tek şerifi anlayışıyla davranan ABD, teknoloji yarışında kendisini geçmekte olan Çin’e üstünlük sağlamak zorunda olduğunun ayırdındadır ve buna göre davranıyor. Ancak, bunu yaparken, esas olarak 1945 sonrasında ABD’nin oluşturduğu dünya düzenini de yerle bir ediyor. Trump amacına ulaşmak için uluslararası hukuku ve kurumları tamamıyla hiçe sayıyor.

Önemle eklemek gerekiyor. Başkan Trump’ın Başkan Erdoğan’ı övgü sözleri bir yana, Trump ABD’sinin Türkiye için hiç de iyi rüya görmediği, Ankara Büyükelçisi ve Suriye Temsilcisi Barrack’ın ağzından aylardır dile getiriliyor.

Türkiye’nin, yeni bir oyun sahneleyen ABD’yi 80 yıllık deneyimiyle yakından tanımış olması gerekiyor. Türkiye, Trump ABD’si ile nasıl başa çıkacağını, geçmişten dersler çıkararak saptamalıdır. Ancak, öncelikle ve özellikle Türkiye ile ilgili ve yasal yasak süresi dolmuş olmasına karşın yıllardır açıklanmayan ABD- CIA “gizli belgelerinin” açıklanması gerçekleştirilmelidir. ABD körlüğü sona ermeden sağlıklı bir dış politika özellikle de Suriye politikası oluşturulamaz; nitekim oluşturulamıyor. Sonrası bu toplumun artan duyarlılığı ile gelecektir.