ABD ve İsrail İran’a saldırdı: Oysa barış mümkündü
ABD’nin karşı karşıya olduğu temel mesele yalnızca İran’ın askeri kapasitesi değil, güvenilirliğidir. Müzakereler sürerken masadan kalkmak diplomasinin her an güçle aşılabileceği algısını pekiştirir. Bu yalnızca Tahran’a değil, dünyadaki diğer aktörlere de mesaj verir.

Bamo NOURI
ABD ve İran’daki müzakereciler bu hafta başında Cenevre’de bir araya geldi. Arabulucular görüşmeleri yılların en ciddi ve en yapıcı temasları olarak nitelendirdi. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, tarafların yerleşik pozisyonları tekrarlamak yerine yaratıcı formüller üzerinde çalıştığını ve benzeri görülmemiş bir açıklık sergilendiğini söyledi. Nükleer sınırlamalar ve yaptırımların hafifletilmesi konusunda esneklik sinyalleri verildi. Arabuluculara göre birkaç gün içinde ilkeler üzerinde bir anlaşmaya varılabilir, ayrıntılı denetim mekanizmaları ise aylar içinde netleştirilebilirdi.
Üstelik bu temaslar göstermelik değildi. Gerçek bir diplomatik efor sarf ediliyordu. İranlı yetkililer, ABD iç siyasetini gözeten öneriler sundu. Enerji sektörüne erişim ve ekonomik iş birliği gibi başlıklar gündeme geldi. Amaç, Donald Trump’ın 2018’de çekildiği 2015 anlaşmasından daha sert ve daha avantajlı bir mutabakat sağladığını söyleyebilmesine imkan tanımaktı. Tahran, Washington’ın ihtiyaç duyduğu siyasi görüntüyü anlamış görünüyordu. Balistik füzeler ve bölgesel vekil ağları gibi tartışmalı konular ise şimdilik çerçevenin dışında tutuluyordu. Tam da bu sırada diplomatik köprü yıkıldı.
Müzakerelerin ne kadar ilerlediğini ve askeri tırmanmanın ne kadar yaklaştığını gören Umman Dışişleri Bakanı Washington’a acil bir ziyaret gerçekleştirdi. Amaç, diplomatik kanalı son bir kez kurtarmaktı.
Arabulucular için alışılmadık bir şekilde kamuoyuna çıkarak CBS’e konuştu. İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarını ortadan kaldırmayı, mevcut malzemeyi ülke içinde düşük seviyeye indirmeyi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından tam denetime izin vermeyi kabul edebileceğini söyledi. Hatta ABD denetçilerinin de sürece katılabileceğini belirtti. İran’ın yalnızca sivil amaçlı zenginleştirme yapacağı ifade edildi. Bir ilkeler anlaşmasının günler içinde imzalanabileceğini dile getirdi. Bu açıklamalar, savaşın eşiğinde olunduğu bir anda neredeyse varılmış bir mutabakatın ana hatlarını ortaya koyuyordu.
Ancak diplomasinin tamamlanmasına izin verilmedi. ABD ve İsrail İran genelinde koordineli saldırılar başlattı. Tahran ve diğer şehirlerde patlamalar yaşandı. Trump, büyük askeri operasyonların başladığını duyurdu. Gerekçe olarak nükleer ve füze tehdidini ortadan kaldırmayı gösterdi ve İran halkını yönetimlerine karşı harekete geçmeye çağırdı. İran ise bölgede ABD üslerini ve müttefik ülkeleri hedef alan füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık verdi.
Dikkat çekici olan yalnızca diplomasinin başarısız olması değil, ilerleme kaydedilirken başarısızlığa uğramasıdır. Arabulucular uygulanabilir bir çerçeveyi açıkça tartışıyordu. Her iki taraf da esneklik göstermişti. Nükleer tırmanışı sınırlayacak bir yol somut hale gelmişti. Bu aşamada askeri seçeneğin tercih edilmesi, müzakerenin savaşa gerçek bir alternatif olduğu fikrini zedeliyor. Barış safça bir hayal değildi. Gerçekçi bir ihtimaldi.
İran’ın Cenevre’deki yaklaşımı teslimiyet değil stratejiydi. Enerji iş birliği gibi ekonomik teşvikler tek taraflı tavizler değil, Washington’da siyasi olarak savunulabilir bir anlaşma inşa etmeye yönelik hesaplı adımlardı. Temel hedef nükleer programı bağlayıcı sınırlamalar ve sıkı denetimle kontrol altına almaktı. Görüşmeler somut önerilere evrilmişti. Yıllar sonra ilk kez nükleer dosyada istikrar ihtimali belirmişti. Bu süreçte saldırıya geçilmesi yalnızca diplomatik bir fırsatı yok etmekle kalmadı, ABD’nin müzakere yoluyla çözüm arayışına dair güvenilirliğini de tartışmalı hale getirdi. Mesaj net: Görüşmeler ilerlese bile güç kullanımı devreye girebilir.
IRAK YA DA LİBYA DEĞİL
Tırmanmayı savunanlar sık sık 2003 Irak’ı ya da 2011 Libya’sını örnek gösterir. Bu benzetmeler yanıltıcıdır. Irak ve Libya son derece kişiselleşmiş rejimlerdi. İkisi de dar bir patronaj ağına ve tek bir lidere dayanıyordu. Merkez ortadan kalkınca sistem çöktü.
İran ise farklıdır. Hanedan tipi bir diktatörlük değil, ideolojik olarak kökleşmiş ve katmanlı kurumlardan oluşan bir devlettir. Dini ve siyasi meşruiyet anlatılarıyla iç içe geçmiş bir yapıya ve Devrim Muhafızları dahil güçlü bir güvenlik aygıtına sahiptir. Yaptırımlara ve dış baskılara rağmen dağılmadı.
2025’te ABD ve İsrail’in 12 gün süren önceki saldırısı da İran’ın misilleme kapasitesini ortadan kaldıramamıştı. Devlet çökmek yerine baskıyı absorbe etti ve karşılık verdi. Böyle bir yapıya azami güçle saldırmak çöküşü garanti etmez. Tersine iç bütünlüğü güçlendirebilir.
REJİM DEVİRME YANILSAMASI
Saldırı söylemi hızla rejim değişikliği diline kaydı. Askeri operasyon yalnızca nükleer ya da füze kapasitesini hedef almakla sınırlı sunulmadı, İran halkına yönetimlerini devirmeleri çağrısı yapıldı. Bu yaklaşım tarihsel olarak büyük riskler taşır.
Irak işgali uyarıcı bir örnektir. ABD, yıllarca muhalif gruplarla çalışmasına rağmen merkezi devlet yapısını dağıttığında ortaya kaos, isyan ve parçalanma çıktı. Bu boşluk IŞİD gibi örgütlerin yükselmesine zemin hazırladı.
İran için benzer varsayımlarla hareket etmek hem kurumsal dayanıklılığı hem de bölgesel dengelerin karmaşıklığını görmezden gelmektir. Tahran’daki istikrarsızlık sınırlar içinde kalmaz.
TIRMANMAYA HAZIR BÖLGE
İran dış müdahaleyi caydırmak için asimetrik kapasitelere yatırım yaptı. Füze, insansız hava aracı ve deniz unsurları Hürmüz Boğazı çevresine yerleştirildi ve bölgesel ağlarla bağlantılı.
Son gelişmelerde İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşılık olarak Irak, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar’daki hedeflere füze ve drone saldırıları düzenledi. Abu Dabi’de can kaybı bildirildi. ABD personelinin bulunduğu üsler hedef alındı. Çatışma İran sınırlarını aşmış durumda. Bölgesel bir savaş ihtimali bir hafta öncesine göre daha yüksek. Yanlış hesaplamalar daha fazla devleti içine çekebilir ve küresel enerji piyasalarını sarsabilir.
TRUMP’IN VAADİ NE OLDU?
Trump siyasi kimliğini sonsuz savaşlara karşı çıkış üzerine inşa etti ve Irak işgalini eleştirdi. Önce Amerika söylemi askeri maceradan kaçınmayı vaat ediyordu. Diplomasi ilerlerken askeri tırmanmayı seçmek ise bu doktrinle çelişiyor.
Eğer gerçekten işler bir nükleer çerçeve ortaya çıkıyorduysa, bundan vazgeçilmesi şu soruyu gündeme getiriyor: Sürekli gerilim bazı stratejik tercihler için kalıcı barıştan daha mı kullanışlı?
Trump’ın Mar-a-Lago konuşması 2003 öncesi George W. Bush’un söylemini hatırlattı. Askeri güç, tehdit büyümeden harekete geçme gerekçesiyle savunuldu. Irak’ta özgürlük ve silahsızlanma birlikte sunulmuştu. Sonuç hızlı demokratik dönüşüm değil uzun süreli istikrarsızlık oldu.
ABD’nin karşı karşıya olduğu temel mesele yalnızca İran’ın askeri kapasitesi değil, güvenilirliğidir. Müzakereler sürerken masadan kalkmak diplomasinin her an güçle aşılabileceği algısını pekiştirir. Bu yalnızca Tahran’a değil, dünyadaki diğer aktörlere de mesaj verir.
Barış garanti değildi. Sınırlı ve kusurlu bir çerçeveydi. Ancak mümkündü ve sanıldığından daha yakındı. İnşa edilen köprüyü yıkmak yalnızca bir anlaşmayı değil, müzakere fikrinin kendisini zedeliyor.
Böyle bir ortamda güven aşınır, caydırıcılık sertleşir ve uluslararası siyasetin dili anlaşma değil güç olur. Tanık olduğumuz şey kurallara dayalı düzen iddiasının giderek tarih kitaplarına karıştığını gösteriyor.
Kaynak: theconversation.com
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ


