ABD’de ifade özgürlüğünün sonu
İfade özgürlüğünü basın özgürlüğünden ne ayırır? Eğer kamera önünde haber yapmak yerine slogan atıyor olsaydım, beni tüm güvencelerimden koparacak mıydı? Haklarımın reddedilmesini daha mı kolaylaştıracaktı?

Jalyssa DUGROT
Editör Notu: Aşağıda yazılanlar bağımsız gazeteci Jalyssa Dugrot’un Los Angeles’te 2025 Haziran’ında Amerikan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesine yönelik protestolardaki ilk elden gözlemlerini içermektedir.
10 Haziran 2025 sabahı Los Angeles’e giderek Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesine (ICE) yönelik medyada pek yer verilmeyen eylemleri haberleştirmeye karar verdim. Gece olduğunda çoktan havaalanının yolunu tutmuştum.
Günlerce tüm dünya California’nın yanışını izledi. Araçlar ateşe verildi, havai fişekler atıldı, plastik mermiler uçuştu ve dumanlar havada uçuşurken eylemcilerle gazeteciler kendilerine siper ararken öte yandan gaz maskelerini çıkarıp bir anlık nefes alma çabasındaydı. Olay yeri görüntüleri hepimizi etkiledi. Manşetler de bir o kadar vurucuydu: “İSYANCILAR LOS ANGELES’İ YAKTI”, “LOS ANGELES’TE VAHŞİ EYLEMCİLER”, bu da bana şunu merak ettirdi, ifade özgürlüğü ne zaman şiddetle aynı anlamda kullanılır oldu? Slogan atmak ne zamandan beri biber gazı ve plastik mermiyi meşrulaştırıyor? Bu sorunun cevabını bulmak amacındaydım.
Los Angeles’e sabah 10’da vardım ve doğrudan kalacağım Küçük Tokyo’ya geçtim. Bavulumu boşalttım, gaz maskesi, şarj aleti, piller, mikrofonlar ve cüzdan gibi almam gerekenleri alıp çıktım.
Los Angeles sokakları distopik hissettiriyordu. Güzel binaların duvarlarındaki grafitiler akılsız bir vandallığın değil, keder, meydan okuma ve hayatta kalma duygusunu imliyordu. İnsanların geride bıraktıkları mesajlar duyulmak istiyordu. Güney Alameda Sokağına girdiğim gibi yolun bir tarafını Los Angeles polislerinin motorlarıyla kapattığını gördüm. Polisler dizi halinde durmuş, gözlerini kurdukları barikattan ayırmıyorlardı. Yürümeye devam ettim. Uzaktan, megafonların ve sloganların sesi her adımda giderek daha da büyüyerek yankılanıyordu.
ORADAYDIM
Yaklaşık 80 ila 100 arası eylemci Gazi İşleri merkezi önünde toplanmıştı. Arkalarında, binayı saran California Ulusal Muhafızları ve Los Angeles Polis Departmanı mensupları sessizce bekliyordu. Onların da arkasında üç tane polis akrebi, ellerindeki gücün bir hatırlatması olarak mevcuttu. Bir hoparlörden arka planda müzik çalarken yaşamın her yolundan yürümüş insanlar benimle hikâyelerini paylaştı, çoğu da göçmenlerin California kültürü, iş gücü ce ekonomisini şekillendirmekteki önemini anlattı.
Bir eylemci bana, “Gıdamızı yetiştirmeleri ve en sevdiğimiz yemekleri yapmaları için göçmenlere güveniyoruz. Müzikleriyle, dükkânlarıyla, Los Angeles’in her parçasında onlar varlar” dedi.
Crescenta Vadisi Birleşik Metodist Kilisesinden tanıştığım bir papaz, oraya İsa’nın en kolay incinene yardım etmemiz gerektiği çağrısına uyduğu için geldiğini söyledi. 11 Eylül’den hemen sonra görevlendirilmiş bir Hava Kuvvetleri gazisiyle de konuştum. Bana, Amerika’da unutulan gaziler için dışarıda olduğunu, gözaltı ve sınır dışılar sebebiyle ailelerin yıkıldığını anlattı. “Sorma, Konuşma” direktifiyle yıllarca orduda çalışmış eşcinsel biri ise nasıl yıllardır kendi gerçeğini saklamak zorunda kaldığını ve kendi sessizliğini talep eden bir ülkeye hizmet ettiğini fark ettiğini anlattı.
Tüm bu insanların, en temelinde, göçmen olsunlar ya da olmasınlar kendilerini susturmaya ya da silmeye çalışan bir sisteme karşı onur ve adalet savaşı verdikleri çok açık.
Kısa süre sonra Los Angeles polisi Güney Alameda Sokağının diğer tarafını da tuttu ve biz ablukaya alındık. Eylemciler giderek daha yüksek sesle slogan atmaya başladı ama iş şiddetlenmedi. Los Angeles Polisi dağılma çağrısı yaptı ki bu son derece ilginç bir durumdu. Gazeteciler dahil etrafı tamamen sarılmış insanlar nereye gidebilirdi? Sonraki yarım saat boyunca polis hareket etmeye başladı. Etrafımız sarıldı, bir eylemci polisin bunu eylemlerin hareket alanını sıkıştırmak için hep yapıldığını söyledi.
Los Angeles polisi aralıklarla ilerleyerek, her adımda birkaç metre daha fazla yaklaştı. Biz fark edene kadar eylemciler ve gazeteciler zorla geri çekilmeye başladı. Sokağın her iki ucu da polisler tarafından tutulmuş, arkalarında California Ulusal Muhafızları hazır bekliyordu. Eylemciler sakin kalarak birbirlerine panik yapmamalarını söyledi. Bir eylemci polise “Sizin silahlarınız var, bizim yok!” diye bağırdı.
Ardından polis saldırmaya başladı. Biber gazı kapsülleri fırlatıldı, plastik mermiler kaldırımlardan sekerek insanlara gelmeye başladı. Panik baş gösterdi, kalabalık birbirine girdi, “Ateş açacaklar” çığlığı, birkaç saniye sonra gerçek oldu. Koşarken tek düşünebildiğim şuydu: Buraya nasıl geldik? Neden ateş ediyorlar?
Eylemciler başlatmamıştı, herhangi bir şey atılmamış, kimse karşılık vermemişti. Herkes anayasal hakkını kullanıyordu; ifade özgürlüğü ve barışçıl bir biçimde toplanma hakkı.
Çığlık atmak, slogan atmak, ifade özgürlüğü şiddet miydi? İfade özgürlüğü ne zaman şiddete dönüşmüştü?
Polis ısa süre sonra emredildiği üzere dağılmadığımız için gözaltına alındığımızı söyledi. Etrafımız sarıldı, çevrelendi, gazeteciler dahi herkes oturdu. Polisler bize kelepçelenip hapse gönderileceğimizi, orada bir dedektifin eylemde “kanunlara uygun bir biçimde” durup durmadığımıza karar vereceğini söyledi.
“Ayağa kalkın, duvara dönün” direktifine mecbur boyun eğmek zorunda kaldım. Kelepçelendim, ismim, telefonum ve adresim alındı. Ardından her şeyimi de aldılar, telefonum, cüzdanım, tamamı toparlanıp bir poşete konuldu. Daha uçuşumdan önce telefondan yüz tanımayı kaldırmış ve kitlenirse her şeyi silme özelliğini açmıştım, ne olur ne olmaz diye. Telefonuma erişmeye çalışırlarsa bir şey olmayacağını biliyordum. Diğerleri ise muhtemelen o kadar şanslı değillerdi.
Onlarcamız Gaziler Merkezi’nin duvarına yaslanmış, yüzümüz duvara bakarak aranıyorduk. Arkamdan otobüslerin geldiğini duydum. Hapse gidiyorduk. Bir polise gazeteci olduğumu söyledim. Yaşı olan polis de bana “Demek gazetecisin? Bunu kanıtlayacak bazı işlerini gösterebilir misin?” diye sordu. Sanki belgeleme, konuşma ve tanıklık kazanılması gerekiyor gibi. Bu da beni düşündürdü: İfade özgürlüğünü basın özgürlüğünden ne ayırır? Benim yaptığım işi, yanımdaki eylemcilerden daha doğrulanabilir kılan nedir? Eğer kamera önünde haber yapmak yerine arkasında slogan atıyor olsaydım, bu beni tüm güvencelerimden koparacak mıydı? Haklarımın reddedilmesini daha mı kolaylaştıracaktı?
Barışçıl eylemle suç faaliyetleri arasındaki bu bulanık çizgiler tam da polis devletini besleyen faktörler, ses çıkarmak, toplanmak, görülmek şiddetle karşılanıyor.
Los Angeles’teki ilk günümden çıkarabileceğim tek sonuç da buydu: Mesele kamu güvenliği değil, aykırı sesleri bastırmak.
Kaynak: mintpressnews.com
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ


