ABD’yi savaşta İsrail tutuyor
Bu kez saldırılar sadece rejimi değil, İran’ın kendisini hedef alıyor algısı oluştu. Örneğin 165 kız çocuğunun hayatını kaybetmesi. Ekonomik altyapının hedef alınması. Tarihi eserlerin, üstelik UNESCO koordinatları verilmiş olmasına rağmen vurulması. Bu durum İran milliyetçiliğini konsolide etti.

Yusuf Tuna Koç
ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı savaşın 16. gününü geride bıraktık. Doğrudan Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey liderlerine yönelik suikast operasyonunun ardından İran bölgedeki Amerikan üslerini ve İsrail’i vurarak karşılık verdi.
Gelinen noktada ise müzakere sürecinde son derece tavizkar olan İran, savaşı sürdürme konusunda daha kararlı bir hale gelirken, Washington’un ise soru işaretlerinin arttığı konuşuluyor.
Üstelik, tüm dünya kamuoyunda ABD-İsrail’in emperyalist saldırganlığına tepkiler tırmanarak büyüyor. 7 Ekim’den bu yana soykırımla, işgalle, suikast ve darbelerle önü alınamaz biçimde ilerleyen emperyalizmin maskesi her gün biraz daha düşerken, İran’da bu kez sahada da işler yolunda gitmiyor.
ABD-İsrail’in İran’a müdahalesini, emperyalist saldırganlığın ekonomi politiğini, İran toplumunun yaklaşımını, Kürt grupların durumunu ve Türkiye’de iktidarın tavrını; akademisyen Arzu Yılmaz ile konuştuk.
28 Şubat’ta başlayan ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşının bugün itibariyle 14. gününe girdik. Fakat hala sonuçları ve niyetleri açısından bir belirsizlik var gibi görünüyor. ABD tarafından “bu kadar direnç beklemiyorduk, daha hızlı sonuç bekliyorduk” şeklinde yorumlar gelmeye başladı. Siz bugün gelinen durumu nasıl görüyorsunuz? ABD açısından sonuç almaktan uzak bir tabloyla mı karşı karşıyayız?
Zaten savaşın ilk aşamasında da söylemiştim, son 13 gün içinde ağırlık kazanan genel görüş de bu oldu: Amerika bu savaşa belirlenmiş, net bir stratejiyle girmedi. Bunu anlamak zor değildi. Çünkü daha 3 ay önce Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni yayımlayan ABD yönetimi, Ortadoğu’ya silahlı müdahaleyi düşündüğünü gösteren bir çerçeve ortaya koymamıştı. Bunun ötesinde, savaşın ilk gününde Pentagon’un, Savunma Bakanı’nın ve Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklamalar ile Trump’ın sosyal medya paylaşımları arasında çelişkiler vardı. Bu bile net bir strateji eksikliğini gösteriyordu. Bugün 14. günde geldiğimiz noktada bunu daha net söyleyebiliriz ve ABD şimdi bu savaştan kolay bir çıkış yolu arıyor. Bu mümkün olacak mı olmayacak mı ayrı mesele. Ama şunu da eklemek gerekir: Bu savaşı isteyen ve net bir stratejik hedefi olan taraf İsrail’di. İsrail’in hedefi de İran rejimini yıkmak. Sadece bu savaşta değil, 12 Gün Savaşı’nda da İsrail’in ABD’yi müdahil olmaya zorladığını biliyoruz. Dolayısıyla 12 Gün Savaşı’nda ABD’yi bir şekilde müdahil eden İsrail, bugün de ABD’yi bu savaşın ortağı haline getirdi. Şimdi ABD’nin kendi iç dinamikleri üzerinden bu durumdan çıkmasına İsrail izin verir mi, bunu bilmiyoruz. Ama şunu söyleyebiliriz: İran’ın askeri kapasitesi hafife alındı. 12 Gün Savaşı’nda gördük ki mesele yalnızca nükleer silah değil; İran’ın balistik füze kapasitesi de çok ciddi bir tehdit İsrail için. Hatırlarsanız o dönemde Trump “İsrail bana teşekkür etsin, ben kurtardım” dedi tam da bu nedenle. O yüzden de o tarihten itibaren yürüyen müzakerelerde balistik füzelerin sınırlandırılması nükleer müzakerelerin parçası haline gelmişti. Bugün geldiğimiz aşamada ise sadece rejimin liderlik düzeyinde otoriteyi tahkim etmesi değil, aynı zamanda teslimiyet ya da müzakereye kapı kapatan bir direniş kararı vermesi ve askeri kapasitesinin hafife alınamayacağını göstermesi söz konusu. İran’ın coğrafyası büyük, nüfusu büyük. İran milliyetçiliği yükseliyor. Fakat İran’da bugün rejiminin ve rejimi destekleyen tarafların tutumunu bana kalırsa sadece İran milliyetçiliği ile açıklamak mümkün değil. Zira temel motivasyonun kaynağının milliyetçilikten çok Şii fanatizm olduğu görünüyor. Bu bir dayanıklılık testi. Üç taraf için de bir dayanıklılık testi. Elbette askeri kapasite karşılaştırıldığında, dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD ve Ortadoğu’nun en güçlü hava gücüne sahip İsrail karşısında İran’ın eninde sonunda yenileceği düşünülebilir. Ama zamanın uzaması başka sonuçlar doğurur. Örneğin iç kamuoyu desteğini sürdürmek açısından ABD ve İsrail zorlanacaktır. Bu aşamada savaşın uzamasının getireceği maliyetler belirleyici olacaktır.
HALK REJİMİN DEĞİL ÜLKENİN HEDEF ALINDIĞINI DÜŞÜNÜYOR
İran aslında müzakerelerde daha tavizkar bir görüntü veriyordu. Müdahale bekleniyordu ama ağır bir saldırı olmasına rağmen, hem kadrolar açısından hem de ciddi kayıplar yaşanmasına rağmen içeride beklenen türden bir çözülme olmadı. Öte yandan da bu 13 günde İran’da binden fazla insan öldü. Aralık ayında da ciddi eylemler vardı. Müdahale sonrası içeride ciddi bir konsolidasyon sağlandı belki ama bu şekilde dış baskıyı ne kadar sırtlayabilir?
Dikkatinizi çekmek isterim, İran’ın Hürmüz’ü asla riske atmayacağı söyleniyordu. Çünkü uzun yıllardır ağır ambargolar altında olan, ekonomisi zayıflamış bir İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını riske atmasının kendi bindiği dalı kesmek olacağı düşünülüyordu. Ama görünen o ki İran’ın böyle bir korkusu yok. Son 13 günlük dönemde bu durumu anladık. İkincisi, sözünü ettiğiniz kitlesel eylemler meselesi. Burada bana kalırsa sürpriz bir taraf yok. 12 Gün Savaşı’nda da benzer bir beklenti vardı. Netanyahu doğrudan İran halkına ayaklanma çağrısı yapmıştı. Ama İran halkı o zaman da rejimi yıkmaya dönük bir ayaklanmaya kalkışmadı. Zira İran rejimin sahip olduğu askeri güç yerinde ve orda bir çözülme yok. Bu durumda sivil bir ayaklanma yine katliamla sonuçlanır.
12 Gün Savaşı’nın hemen ertesinde Irak Kürdistanı sahasında İranlılarla yaptığım saha çalışmasında şunu gördüm: Birincisi, Amerika’nın niyetinin net olmadığı düşünülüyordu. İkincisi, sadece hava saldırılarıyla bir rejimin yıkılamayacağına inanılıyordu ve ortada bir kara gücü yoktu. Bugün geldiğimiz noktada da aynı durum büyük ölçüde geçerli. Amerika’nın ne istediği hâlâ muğlak. Yine hava saldırıları var ama kara operasyonuna dair bir işaret yok. Dolayısıyla 12 Gün Savaşı’nda ayaklanma olmamasının nedenleri hâlâ geçerli.
Ama bu savaşta farklı bir boyut daha var. Bu kez saldırılar sadece rejimi değil, İran’ın kendisini hedef alıyor algısı oluştu. Örneğin 165 kız çocuğunun hayatını kaybetmesi, ekonomik altyapının hedef alınması ve en son tarihi eserlerin, üstelik UNESCO koordinatları vermiş olmasına rağmen vurulması…Bu durum belli İran milliyetçiliğini konsolide etti. Rejim hedef alınırsa evet belki kitlesel bir dinamik oluşur. Ama ülkenin kendisi hedef alınıyor algısı oluşunca başka bir dinamik gelişti. Bugün birçok insanın “hedef rejim değil, ülkenin yıkılması” duygusuna kapıldığını görüyoruz. Bu da ayaklanma ihtimalini zayıflatıyor. İkinci bir faktör de rejim taraftarları açısından. Sonuçta 47 yıllık bir rejimden bahsediyoruz. Bu rejimin bir toplumsal zemini var. O zemini oluşturan ideolojik yapı ise Şii fanatizmi. Bugün Kerbela ruhu üzerinden tetiklenen bir ideolojik zemin var. Hamaney’in doğrudan hedef alınmış olması bu zemini güçlendirdi. Kerbela ruhu yeniden mobilize oldu. Dolayısıyla bir tarafta Amerika’nın ne istediği belirsizken, hava operasyonlarıyla sonuç alınamayacağı düşünülürken ve saldırılar ülkenin kendisini hedef alıyor algısı oluşmuşken; diğer tarafta da rejim tabanı Şii fanatizmi üzerinden yeniden mobilize olmuşken, bir ayaklanma çıkmaması anlaşılır. Bu koşullar devam ettiği sürece de çıkmayacağını tahmin edebiliriz.
ABD ÇEKİLİRSE SAVAŞIN SEYRİ DEĞİŞİR
Sahada somut bir gerçekliği yok gibi görünüyor ama savaşın ilk günlerinde CNN bir rapor yayınlayarak ABD’nin İran’daki Kürt güçlerini örgütleyeceğini iddia etti. Son dönemde kara operasyonu seçeneği tartışılırken Kürt grupların adı geçti. Karayılan, Duran Kalkan gibi isimlerden ise aksi yönde açıklamalar geldi. İran’daki Kürt grupların savaşın tarafı olmaması gerektiğine dair çağrılar yapıldı. Sizce böyle bir ayaklanma ya da silahlı kalkışma ihtimali var mı?
Bu savaş çıkmadan önce, önce beş, sonra altı İran Kürt partisi 1979’dan sonra ilk kez geniş bir koalisyon oluşturdular. Bu önemli çünkü 1979’dan sonra ciddi bölünmeler yaşanmıştı. Bu koalisyonun içinde KDP (İran Kürdistan Demokrat Partisi), PAK (Kürdistan Özgürlük Partisi), Komala (Kürdistan Emekçiler Topluluğu) gibi partiler var. Bir de PJAK var. Fakat ABD ve İsrail ile işbirliği konusunda bu partiler arasında bazı farklılıklara dikkat çekmek yerinde olur. ABD ile askeri eğit-donat çerçevesinde ilişki kurmuş olan partiler KDP-İran ve PAK’tır. Bu ilişki yeni değil. 2014’te IŞİD’e karşı kurulan koalisyona kadar gider. ABD, Irak Kürdistanı’nda IŞİD’e karşı mücadele kapsamında bu partilerle askeri eğitim verdi. Bu önemli bir ayrıntı ve genellikle gözden kaçıyor. Fakat bu ilişki PJAK’ı ve Komala’yı kapsamıyor. Bugüne gelirsek, PAK, 12 Gün Savaşı sırasında çok açık biçimde “İsrail’le iş birliğine hazırız, İran’da Molla rejimini yıkmak istiyoruz” dedi. Kürdistan Demokrat Partisi İran ise o savaşta bu kadar açık bir pozisyon almadı. Bu savaş çıkmadan önce oluşturulan koalisyonun ortak metninde rejimin yıkılması, İran’da demokratik sistem kurulması ve Kürt bölgesinin özerkliği hedefi yer aldı. Bu siyasi bir hedef. Ama askeri bir hedef olamaz. Zira bu partilerin askeri kapasitesi İran rejimini yıkmaya yetmez. Bunu netleştirelim. Dolayısıyla bu partiler üç şey talep ettiler: Siyasal güvenceler, hava desteği, hava savunma garantisi ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin güvenliği. Özellikle hava savunma sistemi konusu kritik. Çünkü İran’ın doğrudan bu partilerin bulunduğu kampları vurduğunu biliyoruz. 2022’den itibaren İran bu kampları açıkça hedef aldı. 2023’te Bağdat ile Tahran arasında yapılan sınır güvenliği anlaşması gereği bazı kamplar boşaltıldı. Yani bu partiler zaten İran’ın doğrudan hedefi durumundaydı. Bugün de öyle ve dolayısıyla hava sahasının güvenliği talebi kritik.
Ancak, ABD’nin net bir garanti vermediği, savaşın uzayacağının ortaya çıktığı, hatta ABD’nin zaman zaman geri adım atma sinyali verdiği bir aşamada bu partilerin İran’a karşı doğrudan askeri bir hamle yapmalarını beklemek rasyonel değil, ki onun için beklemedeler.
Bir de Kürdistan Bölgesel Yönetimi faktörü var. Bu partiler fiilen Irak Kürdistanı sahasında konuşlu. İran’a karşı açık bir savaşa girerlerse, Kürdistan Bölgesel Yönetimi kendisini bu işten uzak tutamaz. Bu da Erbil’i doğrudan hedef haline getirir. Zaten Amerikan, Fransız, İtalyan, BAE ve Katar büyükelçiliklerinin hedef alınması riskin büyüklüğünü gösterdi. Dolayısıyla savaşın geldiği aşamada Kürt partiler “bekle-gör” pozisyonu aldılar. Ayrıca zamanlama önemli. ABD’nin bu işten çekilme eğilimi gösterdiği, İsrail’in ise “ben devam edeceğim” dediği bir aşamada Kürt partilerin “biz İsrail’le hareket ediyoruz” demesi beklenemezdi. Çünkü o durumda savaşın çerçevesi değişir. İran–İsrail savaşı olur. ABD çekilirse Kürtlerin İsrail’le açık pozisyon alması bölgedeki diğer fay hatlarını da harekete geçirir. Bu nedenle ben bu pozisyonu, örneğin “Bahçeli bir şey söyledi, aynısını söyleyelim” diye alınmış bir tavır olarak değil, savaşın seyrine uygun rasyonel bir zamanlama tercihi olarak görüyorum.
TÜRKİYE PASİF AKTÖR
Türkiye’ye üçüncü defa roket düşme hadisesi yaşandı. Öte yandan Ankara savaşın başından beri daha bağımsız bir tutum alıyor gibi görünüyor. Üslerin kullanımı konusunda da 12 Gün Savaşının aksine aktif bir pozisyon alınmadı. Roket düşme haberleri konusunda da çok net açıklamalar gelmedi. Akla yatkın bir durum gibi gelmese dahi görünen tabloya baktığımızda İran Türkiye’yi savaşa mı çekmek istiyor, yoksa Körfez ülkelerine yaptığı gibi karşılık mı veriyor?
İran şu ana kadar Tel Aviv’e attığı füze sayısından daha fazlasını Birleşik Arap Emirlikleri’ne attı. Dolayısıyla bu durumu Türkiye’ye özel bir savaşa çekme girişimi olarak okumak bana göre yersiz. Körfez ülkeleri de iki haftadır ateş altında, üstelik Türkiye’den çok daha fazla saldırıya maruz kalmış durumda. Aslında İran açısından Türkiye çok kritik bir sınır. Ekonomik olarak soluk alabileceği önemli bir kanal. Bu aşamada Türkiye’yi karşısına almak İran için rasyonel olmaz. Aynı şekilde İsrail’in de Türkiye’yi savaşa çekmek isteyeceğini düşünmüyorum. İsrail İran sahasında Türkiye’yi kedisine ortak etmek istemez. Ama şunu da söylemek gerekir: Kürecik başından beri İran’ın radar sistemleri açısından dikkatle takip ettiği bir yer. Dolayısıyla bu üs konuşlandığı günden beri İran’ın gündeminde. İncirlik malum. O sebeple tıpkı bölgedeki diğer Amerikan üsleri hedef alındığı gibi Türkiye’de hedef alınıyor ama kesinlikle daha dikkatli bir ölçüde. Her ne ölçüde olursa olsun, bugün Türkiye’nin aktif olmasa da bu savaşın pasif bir tarafı konumuna geldiğini söyleyebiliriz artık. Doğrusu ABD ile son bir haftada gelişen ilişkilere bakınca, örneğin Halkbank davasının sonuçlanması, F16’ların teslimi ve hatta F35 programına geri dönüşün Temmuz’da gerçekleşecek NATO zirvesi öncesinde gündeme geleceğine ilişkin haberler, bu savaşta pekala aktif bir taraf haline gelebileceği de düşünülebilir. Zira bu savaş birilerinin postalı İran’a girmeden bitmeyecek, belli.
Geçtiğimiz çeyrek asırda bölgemizde Irak Savaşı’nı ve Suriye’ye müdahaleyi gördük. Bugün İran ile birlikte düşündüğümüzde her üçü de Türkiye’de aynı hükümet döneminde oldu. Irak’ta tezkere çıkaramadılar ama Suriye’de Türkiye çok daha aktifti. Bugün İran’da neden daha pasif bir tutum alıyorlar?
Türkiye’nin tavrını anlamak açısından önemli bir soru. Türkiye Esad rejimini yıkmak konusunda hevesliydi. Esad’ı ayakta tutan Molla rejimine karşı neden aynı heves yok? Çünkü İran’da rejim yıkılır ve Batı’yla uyumlu bir yönetim gelirse Türkiye’nin jeopolitik konumu sarsılır. 1979’dan beri NATO üyesi Türkiye, Ortadoğu’da önemli askeri ve stratejik avantajlar elde etti. Enerji yolları, ticaret yolları açısından önemli bir konum kazandı. Eğer İran Batı’yla ittifak haline gelirse Türkiye’nin bu ayrıcalıklı konumu zayıflar. İkincisi, Türkiye Suriye sahasını domine edebileceğini düşündü. Suriye’nin coğrafyası, nüfusu ve tarihsel arka planı İran’la kıyaslanamaz. Sonuçta Suriye bir Osmanlı toprağıydı diye baktı iktidar. Fakat İran ne askeri olarak ne nüfus olarak ne de tarihsel arkaplan üzerinden Suriye ile kıyaslanamaz. İran rejimi yıkıldığında Türkiye’nin İran sahasına nüfuz etme kapasiyesi çok sınırlı. Üçüncüsü ise Kürt meselesi, tabii. Suriye’de malum yıllarca “terör koridoru” söylemi tutturuldu. Irak Kürdistanı ve Suriye Kürdistanı arasında bir hat oluşmasından duyulan ciddi bir rahatsızlık vardı Ankara’da. Eğer buna İran Kürdistanı da eklenirse bu Ankara açısından mevcut riskin büyümesi demektir. Ve rejim değişikliği her halükarda İran Kürdistanı’nın statüsünde bir değişimi tetikleyecktir. Bu Türkiye’nin istemeyeceği bir durumdur. Bu üç temel nedenle Türkiye’nin İran’da rejim değişikliğini istememesi anlaşılabilir. Ancak, Türkiye bu savaşı istemese de önünde sonunda rejimin düşeceği beklentisi Türkiye’yi daha aktif bir tutum almaya itebilir.



