Google Play Store
App Store

Bayramın birinci günü Erdoğan Özmen’in ölüm haberini aldım. 90’lardan beri tanışıklığım vardı, henüz üniversite öğrencisiyken. Pek çok kişinin hayatına sihirli bir biçimde dokunduğu gibi benim için de özel bir yeri oldu her zaman. Kulağımda en çok onun “Acelemiz yok” sözü kaldı. Sonra bu söz benim de içime yer etti. Ne zaman sıkışsam, o söz gelir bulur beni.

Pandemi döneminde Açık Radyo’da Psikosfer adlı programı yaparken, kendisiyle bir söyleşi yapmıştım “ruhun yaşı” başlıklı. O söyleşinin ilgili kısmından bir bölümü buraya aktarıyorum, konuşma dilini yazıya döktüğümü hatırlatarak. Çünkü Erdoğan Özmen için dilin kullanımı çok çok önemliydi. Şöyle demişti programda: “Ölüm meselesine eleştirel yaklaşmalıyız gibi geliyor bana. İnsan ölümlü varlıktır, ölümlü varlık olmasıyla barışamadığı, uzlaşamadığı için bir takım ızdıraplar yaşıyor vs deniyor. İnsan bence ölümsüz varlıktır. İnsan sonsuz potansiyellere sahiptir ve sonsuzdur, ölümsüzdür bence. Ölümlü varlık olduğumuz bilgisine göre yaşayacaksak hiçbir şey yapmayalım. Oturalım bir yerde, doğaya karışalım, inzivaya çekilelim, yiyelim içelim. Öyle değil ama. İnsan tam da ölümsüz ve sonsuz bir varlık olduğu için sürekli üretiyor, yaratıyor, sonsuz ölçüde genişletiyor dünyayı, kendi dünyasını.”

Onun ardından bakınca, bu sözlerinin etkisini daha yoğun hissettim. Hem düşünsel, hem ilişkisel olarak dünyayı genişletti. Ardında güzel ve anlamlı hatıralar, bilgiler, deneyimler bırakarak. Birikim’deki son yazısı “Dünyayı İçine Çekmek”te şöyle yazmıştı: “İyice yavaşlayarak dünyayı içime çekiyorum. Durarak, oturarak, daha çok görerek, dinleyerek, fark ederek … Hızımı azaltarak, sindire sindire. Her şeyi. Yüzleri, mimikleri, hareketleri, kedileri, köpekleri, ağaçları, sokakları, kafeleri, apartmanları, yaprakları. Kendiliğinden oluyor bu, zahmetsizce. Biyolojik ya da fiziksel bir işleyişe ya da yasaya uygun olarak gerçekleşiyor sanki.”

Onu düşünürken babam geldi aklıma. Onu da hep böyle hatırlarım. Tanıdığım en sağlam insanlardan biriydi. Sağlam derken güçlü olmasını kast etmiyorum. Güçlü olmak başka bir şey. Daha çok, hayatta nasıl durduğuyla ilgili. Yanına oturduğumda telaşım sönerdi. Hemen çözüm üretmezdi, akıl vermezdi. Acelesi yoktu. Sanki olanı olduğu gibi kabul edebilen bir tarafı vardı. Başına gelen şeyler onu sarsmazdı demiyorum; ama o sarsıntıdan sonra dağılıp gitmezdi. En fazla bir süre susar, içine çekilirdi. Sonra, yavaş yavaş, yine aynı yerden geri gelirdi. Çocukken bunu anlamazdım. Şimdi dönüp bakınca, o yavaşlığın bir zayıflık değil, başka bir güç olduğunu anlıyorum. Kırıldığında hemen başka bir şeye tutunmamak, orada biraz kalabilmek… Sağlamlık dediğimiz şey buydu.

İnsanın içsel sağlamlığını aşındıran bir düzenin içindeyiz. İnsanları yalnızlaştıran, içe kapanmaya zorlayan, hayal kurma yetisini elinden alan uygulamalar, insanın ölümsüzlüğüne zarar veriyor. Erdoğan Özmen’in son yazısının son cümleleri, bu açıdan çıkış yolunu da gösteriyor: “Başından beri başka her şeyi, başkalarının bana sunduklarını, onların bakışlarını, sözcüklerini, imgelerini, şefkatini, sevgisini, merhametini içime ala ala, kendim kıla kıla, içime yansıta yansıta, hepsiyle özdeşleşe özdeşleşe bir iç yaratıyorum kendime. Bir ben. Başka her şeyle bağlanarak, başka her şeyle birleşerek, başka her şeye uzanarak kendim oluyorum.”

İnsan, kendi içsel dünyasını öteki olmaksızın yaratamaz, ne bir bilgisayar ekranı, ne bir yapay zekâ bu imkânı verebilir ona. İnsanları ayakta tutan, kendileri ve diğer bütün canlılar arasındaki o görünmez bağlar. Doğanın ya da savaşların sert ve zor koşullarında insan o bağlar sayesinde hayatta kalabildi. O bağları yeniden hatırlamak. Ve bu aceleye gelmez.